• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google+/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
KAYIP KENT: HASAN KEYF
Genel Bilgiler:

Batman'ın tarihi hakkında en eski bilgiler halk hikayeleri, mitler ve Heredot tarihinde verilmektedir. Ortak verilere göre MED kralı Abtyagestin'in torunu Kyros karsıtı Erpagazso M.Ö. 550 yilinda yenilince MED asilzadeleri arasındaki utancından dolayı MED'lerin yasadıgı Media bölgesinin kuzey batı ucundaki topraklarına çekilmek zorunda kalmıs. Başka bir görüşe göre de Kyros pres egemenliği altında kalmamak için bu bölgeye yerleşmiştir. Karaçalı, sazlık ve bataklıktan oluşan bu bölgenin ortasında yapay bir adacık oluşturup, adına han obası anlamında olan "ELEKHAN" denilmiştir. ( M.Ö. 546 ) ELEKHAN 194 yıl bağımsız ve mutlu bir dönem geçirerek 352 yılında Büyük İskender'in istilasına uğramıştır. Daha sonra Lesepkoslar, Partlar, Romalılar, Sasani ve Bizans’ın hakimiyetine girmiştir. Artuklular, Moğollar, Ilhanlılar, Celaliler, Karakoyunlu (Pezrese) Akkoyunlular ve 1500 yılında Savefilerin eline geçmistir.

1515 yılında, 4. Murat'ın Bağdat seferi sırasında kendisine büyük yararlıklar gösteren Turhan oğlu Mahmut Pasa'ya ELEKHANI içine alan Batman suyu ile Botan suyu arasında kalan bölgenin tamamını vermiştir. Bu gelişmeden sonra ELEKHAN telaffuz değişikliğine uğrayarak halk dilinde ELAH zamanla "ILUH" ismini almıştır. İluh köy birimi olarak kayıtlara geçmiş ve Siirt vilayeti, Elmedin kazasına bağlı olarak benliğini sürdürmüştür.

Elmedine yerleşim birimi 1926-27 yılı ilkbaharında bugünkü Batman Çayının taşması nedeniyle haritadan silinmiş ve İluh köyü Beşiri (Kobin) ilçesine bağlanmıstır. Batman isminin nereden geldiği hakkinda görüşler olmayıp, bir görüşe göre bugünkü Batman Çayının adı 1950'li yılların basında Iluh köyüne verilmiştir. Yaygın olan görüşe göre de Iluh köyünün aşağı kısmında ilk deneme kulesi kurulduğunda TPAO'nun tesislerinin bulunduğu bölgeye bakmaktan gelen Batman adı verilmiştir.

1937 yılında bucak haline getirilen Iluh, 1940'lı yılların sonları ile 1950'li yılların başlarında bölgede var olan petrol filizlerinin değerlendirilmesi sonucunda Iluh bucağında her alanda büyük gelişme sağlanmıstır. Bu gelişmeler üzerine 2 Eylül 1957 tarihinde ilçe teşkilatı olarak kabul edilmiştir.

1955 genel nüfus sayımında Iluh nüfusunun 4713 olarak kaydedilmesiyle 2 Kasım 1955 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur. 1990 yılına kadar çok hızlı bir gelişme yaşayan Batman, 16 Mayıs 1990 tarih ve 3647 sayılı kanunla Türkiye'nin 72. ili olma unvanına kavuşmuştur.

BATMAN'IN COĞRAFİ KONUMU

Batman ili 41 derece 10 dakika ve 41 derece 40 dakika doğu boylamları ile 38 derece 40 dakika ve 37 derece 50 dakika kuzey enlemleri arasında yer alır.

RAKIMI: 550 M.

BATMAN'IN KOMŞULARI:Kuzeyde Muş - batıda Diyarbakır - doğuda Bitlis ve Siirt - güneyde Mardin

YÜZEY ŞEKİLLERİ: İlimizin kuzey ve kuzeydoğusu yüksek sarp ve dağlık olup güneyi ise dağlık ve engebelidir.

DAĞLARI: Sason Dağları ( Aydınlık Dağları ) : 2500 m. Meleto 2967m. Kuşaklı Dağı 1947m Avcı Dağı 2121m. Meydanok Tepesi 2042m. Kortepe 2082m.Raman Dağı 1288m.

AKARSULAR VE GÖLLER:


Dicle Nehri, Batman, Sason, Garzan ve Pisiyar çayları ilimizin sınırları içinde geçmekte olan önemli akarsulardır. Sason ve Sorkan çayları Batman Çayına; Kozluk'un kuzeyindeki Aydınlık dağlarından doğan Pisiyar Çayı ve diğer küçük dereler Garzan Çayını oluştururlar. Kulp Çayı Sorkan ve Sason Çayları Batman Çayını oluştururlar. Batman ve Garzan çayları Dicle'ye dökülürler. Ayrıca Gercüş yöresinde Gürbüz ve Aydınlı Dereleri Dicle'ye dökülürler.

Batman Çayı: Batman ile Diyarbakır arasında doğal bir sınır çizer ve 115 Km.lık kısmı Batman il sınırı içinde akar.Dicle Nehri: Dicle Nehri batıdan doğuya doğru akarak Batman Çayı ile birleştiği yerde Diyarbakır il sınırını bittikten sonra Batman il sınırları içinde akmağa devam eder.

Garzan Çayı:

Batman - Siirt illeri arasında doğal sınır çizer. Garzan Çayı, Kozluk ilçesinin kuzeyindeki Aydınlık Dağlarından doğan Pisiyar çayı ve diğer küçük derelerden oluşur. İlimiz sınırları içindeki mesafesi yaklaşık 60 km. olup, Beşiri ilçesi doğusunda Dicle Nehri ile birleşir.

GÖLETLER:

İlimiz sınırları içinde Gercüş - Kırkat Göleti ile Kozluk Ceffan Göleti bulunmaktadır.
Gercüş - Kırkat Göleti 1984 yılında DSİ tarafından yapılmış olup sulama amaçlıdır Kozluk Ceffan Göleti elektrik amaçlı yapılmıştır..

İKLİMİ:

Batman'ın tarihi hakkında en eski bilgiler halk hikayeleri, mitler ve Heredot tarihinde verilmektedir. Ortak verilere göre MED kralı Abtyagestin'in torunu Kyros karsıtı Erpagazso M.Ö. 550 yilinda yenilince MED asilzadeleri arasındaki utancından dolayı MED'lerin yasadıgı Media bölgesinin kuzey batı ucundaki topraklarına çekilmek zorunda kalmıs. Başka bir görüşe göre de Kyros pres egemenliği altında kalmamak için bu bölgeye yerleşmiştir. Karaçalı, sazlık ve bataklıktan oluşan bu bölgenin ortasında yapay bir adacık oluşturup, adına han obası anlamında olan "ELEKHAN" denilmiştir. ( M.Ö. 546 ) ELEKHAN 194 yıl bağımsız ve mutlu bir dönem geçirerek 352 yılında Büyük İskender'in istilasına uğramıştır. Daha sonra Lesepkoslar, Partlar, Romalılar, Sasani ve Bizans’ın hakimiyetine girmiştir. Artuklular, Moğollar, Ilhanlılar, Celaliler, Karakoyunlu (Pezrese) Akkoyunlular ve 1500 yılında Savefilerin eline geçmistir.

1515 yılında, 4. Murat'ın Bağdat seferi sırasında kendisine büyük yararlıklar gösteren Turhan oğlu Mahmut Pasa'ya ELEKHANI içine alan Batman suyu ile Botan suyu arasında kalan bölgenin tamamını vermiştir. Bu gelişmeden sonra ELEKHAN telaffuz değişikliğine uğrayarak halk dilinde ELAH zamanla "ILUH" ismini almıştır. İluh köy birimi olarak kayıtlara geçmiş ve Siirt vilayeti, Elmedin kazasına bağlı olarak benliğini sürdürmüştür.
 
Elmedine yerleşim birimi 1926-27 yılı ilkbaharında bugünkü Batman Çayının taşması nedeniyle haritadan silinmiş ve İluh köyü Beşiri (Kobin) ilçesine bağlanmıstır. Batman isminin nereden geldiği hakkinda görüşler olmayıp, bir görüşe göre bugünkü Batman Çayının adı 1950'li yılların basında Iluh köyüne verilmiştir. Yaygın olan görüşe göre de Iluh köyünün aşağı kısmında ilk deneme kulesi kurulduğunda TPAO'nun tesislerinin bulunduğu bölgeye bakmaktan gelen Batman adı verilmiştir.

1937 yılında bucak haline getirilen Iluh, 1940'lı yılların sonları ile 1950'li yılların başlarında bölgede var olan petrol filizlerinin değerlendirilmesi sonucunda Iluh bucağında her alanda büyük gelişme sağlanmıstır. Bu gelişmeler üzerine 2 Eylül 1957 tarihinde ilçe teşkilatı olarak kabul edilmiştir.
1955 genel nüfus sayımında Iluh nüfusunun 4713 olarak kaydedilmesiyle 2 Kasım 1955 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur. 1990 yılına kadar çok hızlı bir gelişme yaşayan Batman, 16 Mayıs 1990 tarih ve 3647 sayılı kanunla Türkiye'nin 72. ili olma unvanına kavuşmuştur.

Batman Gelenek ve Görenekleri

KIZ GÖRME VE KIZ İSTEME :

Evlenmeler, görücü usülü ile yapıldığı gibi, gençlerin birbirlerini görüp tanımaları ile de yapılmaktadır. Evlenmede görücü usülünü anlatacak olursak; erkek tarafı görücü gözüyle kız evine gider. Gelinlik kız tarafından sunulan kahveyi içerek kızı değerlendirirler. Kızı tekrar görmek isterlerse su isterler. Erkek tarafını temsilen yaşlı bir kadın, su getiren gelin adayının fiziğini süzer. Yürüyüşünü inceler, hafif seslenişle işitme özelliğini, ayrılırken de öperek ağız kokusunun olup olmadığını öğrenmeye çalışırlar.Görücü kız evinden ayrılırken, kendi aralarında beğendikleri kızı kimin için isteyeceklerini, istenildiği takdirde verilip verilmeyeceği hususunu kız yakınlarından sorup öğrenirler. Erkek tarafı bazen aracı kullanarak kız tarafından kız istemek üzere evlerinde çay içmeye gelip gelmeyeceklerini ve gün vermelerini isterler. Kız tarafı gerekli araştırmayı yapmak için “ Biz de aile arasında konuyu düşüneceğiz. “ diyerek zaman isterler. Kız tarafı isteği uygun görürse erkek tarafının aracısı ile çay içmek için misafir oldukları günü bildirirler. Bu da kızın verileceğinin teyidi olur.

   Erkek tarafı imam ile birlikte birkaç kişilik grupla kız evine gider. Kız istenir ve söz kesilir. Bundan sonra nişan ve düğün yapılır. İlimizde düğünler genelde Perşembe ve Cumartesi günleri başlar. Takip eden günlerde devam eder. Düğünlerde davul, zurna, tef, kemençe ve kaval çalınmaktadır.

CENAZE TÖRENLERİ :

   Cenazenin kaldırılmasını müteakiben üç gün taziye kurulur. Bu süre köylerde daha da uzar. Cenaze yakınları bu sürede işlerine gitmez. Başsağlığı vermek üzere çevreden gelenleri karşılarlar. Başsağlığı, ( Taziye ) için cenaze evine gelenler, maddi durumlarına göre beraberlerinde çay şekeri, un, yağ gibi hediyeleri getirirler. Bu durum il merkezinde yapılmaktadır. Başsağlığı ( Taziye ) için gelenler, Kur’an-ı Kerim’den bir sure veya Fatiha Suresini okur. Meftaya rahmet ve mağfiret dilerler. Eve gelen misafirlere çay ve yemek verilir.

SÜNNET :

Dini bir vecibe olan sünnet, ailelerin maddi gücü nispetinde yapılan eğlence ile başlar. Önce sünnet olacak çocuk, arkadaşlarıyla birlikte araba ile şehirde gezdirilir. Sünnet giysileri giydirilir. Sünnet öncesinde evlerde mevlit okunur. Daha sonra davetlilere yemek ziyafeti verilir. Seçilen kirvenin kucağında çocuk sünnet edilir. Kirve, ömür boyu bir akraba gibi değer görür ve aileden sayılır.

Batman Yemekleri:

Damak zevkine sahip yöre insanının, toplandığı Batman’da çok çeşitli yemekler yapılmaktadır. Köftelerin, kebapların, sebze yemeklerinin hemen her çeşidi ilde yapılır.

Ayrıca kırsal kesimde, ( Tifik ve Kıcıl ) denilen ve çamurdan yapılmış ocaklarda pişirilen tandır ekmeği ve taş ekmeği Hevra çok nefistir.

DAĞCILIK VE SU SPORLARI VE AVCILIK

Kentte en çok avlanan hayvanlar tavşan, keklik, bıldırcın, toykuşu, tahtalı güvercin, yabani ördek, kaz, su samuru, sansar, porsuktur. Bunların dışında Raman dağında dağ koyunu, Kozluk-Sason ilçelerinde dağ keçisi bulunmaktadır.

Tabiatın bütün güzelliklerinden nasibini alan Sason İlçemizde, renklerin bütün tonlarını içinde barındıran çiçek ve bitkilerin sarp ve yalçın kayalıklar arasından doğarak insanları güler yüzle karşılaması, insana ayrı bir haz vermektedir. Bu bölgede yaşanan bir başka zevk ise, bir yılan gibi kıvrılarak ovaya süzülen Sason Çayının Mart ve Nisan aylarındaki geçit vermez azgınlığıdır. Bu mevsimde her zaman rafting sporuna uygun bir zemin hazırlayan ve baş döndürücü bir hızla akışını sürdüren Sason Çayı, bu sporu sevenler için gayet uygun bir ortam yaratmaktadır. Yaklaşık 30 Km.lik bir parkur olan bu güzergâhtaki binlerce yıllık su akışının meydana getirmiş olduğu derin kanyonlardan geçerken, çayın şırıltısına karışan yırtıcı kuşların çığlığı ve gök kubbenin üzerinize oluşturduğu siperden başka gözleriniz ve kulaklarınız hiçbir şeyi görmüyor ve duymuyor. O halde tam bir macera yaşamak istiyorsanız haydi Sason’a..

Bunlardan başka, Batman il sınırları içinde doğa aktivitesi niteliğinde olan mağara turizmi, sportif olta balıkçılığı, dağ ve doğa yürüyüşü ile yaban hayatına uygun yer ve mekânlar mevcuttur. Hasankeyf İlçesi ve kırsalında hem doğal hem de insan eliyle oyulmuş mağaralar, Dicle Nehri ve yan kolları olan Batman ve Garzan Çaylarında sportif olta balıkçılığı, Mereto, Aydınlık ve Raman Dağlarında doğa yürüyüşü ve kış sporları bu aktivitelere örnek verilebilir. Ayrıca Gercüş, Sason ve Hasankeyf İlçelerimiz kırsalında 700 yıllık çınar, meşe, menengiç ve ceviz ağaçlarının her biri birer kültür varlığı niteliğinde her zaman görmek mümkündür.

YEREL ETKİNLİKLER

İlde Yapılan Etkinlikler:

Batman’ın il oluş tarihinden başka ilk anma ve kutlama tarihleri belli olmayan, ancak yüzyıllardan beri yerel halk tarafından belirtilen tarihlerde düzenlenen etkinlikler aşağıda gösterilmiştir:

Batman’ın il oluş tarihi: 16 Mayıs 1990

Nevruz Bayramı:
Merkez – 21- 22 Mart
Düzenleyen Kuruluş:
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü öncülüğünde halkın katılımı ile

Turizm Haftası:
Batman-Hasankeyf – 15-22 Nisan
Düzenleyen Kuruluş:İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün organizesinde sivil toplum kuruluşlarının katılımı ile.

Batman Hasankeyf Kültür Sanat Festivali: Merkez – 27 Eylül – 02 Ekim
Düzenleyen Kuruluş: Batman Belediye Başkanlığı

Bal ve Ceviz Festivali:
Sason İlçe Merkezinde 15-22 Ekim
Düzenleyen Kuruluş: Sason Kaymakamlığı ile Sason Belediye Başkanlığı
İmam Abdullah’ı anma haftası: Haziran ayının ilk haftası (Hasankeyf)

Zilan Türbesi anma haftası:
Mayıs ayının son haftası (Merkez)

Meleto Yaylası Helkis şenlikleri:
16 Mayıs günü (Sason)

Seyit Bilal anma haftası:
14-15 Eylül (Gercüş- Vergili Köyü)

 

BATMAN VE PETROL

Batman yöresinde   petrol bulunma ihtimali ilk kez Raman Dağında 1934 yılında söz konusu olmuş   ve ilk jeolojik çalışmalar da 1937 yılında yapılmıştır. Bu çalışmalar sonunda   Raman Dağı eteklerinde bulunan Zivika Alikan köyü civarında bir sondaj   yapılması teklif edilmiş, ancak o günkü ekonomik şartların yetersiz olması   nedeniyle, 350 metre kotta bulunan Maymuniye boğazında kuyu kazılmasına karar   verilmiştir.
 
  20 Nisan 1940 tarihinde 1048 metrede Türkiye’deki ilk petrole rastlanmış,   Raman-1 ismi verilen bu kuyudan günde 100 varil ile üretime geçilmiştir.   Ancak bir süre sonra su üretimindeki artış nedeniyle kuyu terk edilmiştir.   1945 yılı Şubat ayında Avusturya’dan alınan “TRAUZEL KULESİ” ile ilk defa   farklı bir teknoloji kullanılarak sondaj çalışmalarına devam edilmiş ve bu   yöntemle 17.01.1946 tarihinde Ramanda 1361 metrede yeniden petrole   rastlanmıştır. Raman-8 ismi verilen bu kuyudan da yaklaşık günde 45 varille   üretime başlanmıştır. Ancak bu kuyuda 1948 yılında yapılan asit operasyonu   ile günlük verim 450 varile yükseltilmiştir. Günümüzde ise Raman-8 kuyusu 32   varil/gün verimle üretime devam etmektedir.
 
 
 
  1948-2000 yılları arasıdaki 52 yıllık sürede T.P.A.O. nun (Türkiye Petrolleri   Anonim Ortaklığı) Batman yöresindeki muhtelif sahalarda kazdığı kuyulardan   471 adetinde petrol bularak üretimini sürdürmekte ve Pipe Line (boru hattı)   vasıtasıyla Batman Rafinerisine aktarmak suretiyle Türk ekonomisine önemli   katkılar sağlamaktadır.
 
 
 

 

Hasankeyf

Rakım :500   m (1.640 ft), Nüfus (2013) - Toplam    6,748

"Hısnkeyfa olan bu şehrin adı   "Kayahisarı" şeklinde tercüme edilir. Eski tarih ve kavimlerden bu   tür kelimelerin anlamı "korunmaya müsait" yer anlamına geldiği   belirtilmektedir. Kalenin yek pare taştan olmasından çeşitli dillerdeki   Hasankeyf ifadesi "Taş Kalesi" manasına gelmektedir. Hasankeyf'in   ne zaman kurulduğu, şimdiye kadar karanlıkta kalmış, eldeki bilgi ve   verilerin yeterli olmaması nedeniyle kuruluşu hakkındaki görüşler, bir   ihtimal olmaktan öteye gitmemiştir. Şehrin jeopolitik yapısı, önemi ve mesken   olarak kullanılan çok sayıdaki mağaraların, Hasankeyf'in çok eski bir   yerleşim merkezi olduğunu gösterir. Hasankeyf'in tarihi antik döneme kadar   dayanmaktadır."

"Hasankeyf; Diyarbakır ve Cizre şehirleri   arasında önemli bir kara ve su yolu güzergahında olup, savaşların olmaması ve   ticaret yollarının buradan geçmesi bir yerde Hasankeyf'i kültürlerin kavşak   noktası haline getirmiştir. İran ve iç Asya kültürleri, doğu Akdeniz,   Mezopotamya, Roma ve Bizans kültürlerini barındığından, Romalılar, İran   sınırını denetim altında tutabilmek için Hasankeyf'e kale inşa edilmiştir.   Miladi üçüncü asırda İranlılar Mezopotamya’yı ele geçirince Roma imparatoru   Diyokletion harekete geçerek, bütün Mezopotamya ve Dicle nehrinin doğusundaki   yerleri aldı. M.S. 633 yılında Hasankeyf'in Bizanslıların denetiminde olduğu   ve 451 yılında Bizanslılar’ın yaptırdıkları kale ve korunma amaçlı yapıtları   ile şehrin denetimine müslümanlar tarafından fethedilene kadar sahip   olmuşlardır.


Hicri 17. yılda Hasankeyf İslam orduları tarafından ele   geçirilmiştir. Antik kent, sırası ile Emeviler ve Abbasiler döneminden sonra,   Hamdaniler (906-990), Mervaniler (990-1096) denetiminde kalmış, daha sonra   Artukoğulları’nın eline geçmiştir. Artuklular, Türkmen sülalesinden olup,   Hasankeyf'e en parlak dönemini yaşatmışlardır. Artukoğulları Hasankeyf ile   beraber Diyarbakır, Mardin ve Harput'ta hüküm sürmüşlerdir.


Selçuklu sultanı   Alparslan ve Melikşah gibi değerli devlet adamlarının, ileri gelen   komutanlarından Artuk, 1071 Malazgirt savaşından sonra bölgeyi Selçuklular’ın   hakimiyetine katarak Selçuklular’a önemli bir katkıda bulunmuştur. Artukoğlu   Sökmen 1101 yılında Hasankeyf'i ele geçirip burada önemli tarihi eserler yaptırmıştır.   Böylece Devlet idaresinde yeniden bir yapılanmaya gidilmiştir. Göçebelik   hayatından yerleşik sisteme geçilmiştir. Yönetimin halk kitlelerine   dayanması, Artuklular’a bağlı bölgelerde yarı müstakil bir hükümranlık   anlayışı ile divanlar oluşturulmuştur. Haçlı akımlarına rağmen ilim, sanat ve   kültürel sahada büyük çalışmalar gösterilmiştir. Darphaneler kurulup,   devletin iktisadi yapısı hep canlı tutulmuştur. İlime ve ilim adamlarına   büyük önem verilmiş, Hasankeyf şehir kalesine su getirilerek önemli bir   teknik deha yaratılmıştır. Mekanik alanda kitaplar yazılmış, makineler,   pompalar, fıskiyeler, su terazileri ve musiki aletleri yapılmıştır. 1232   yılında Eyübi Sultanı El-Kamil El-Malik tarafından Hasankeyf ele   geçirilmiştir. Ortaçağın ve şarkın en kuvvetli devletlerinden olan Eyyübiler   Mısır, Suriye ve Yemen’de hüküm sürmüşlerdir. Böylece Eyyübi hükümdarlarının   şehri ele geçirmeleri ile birlikte 130 senelik Artukoğulları dönemi sona   ermiştir.

   "Selahaddini Eyyübi’den sonra Eyyübiler   bir çok emirliklere ayrılmış, Hasankeyf Eyyübi hükümranlığı da bunlardan   biridir. Eyyübiler çok önemli eserler yaptırmış, ilim, sanat ve kültürel   alanda miraslar bırakmışlardır. Özellikle mimari sahada faaliyet gösteren   Hasankeyf Eyyübiler’i tarihteki yerlerini almışlardır. Moğol istilasından   Hasankeyf'te nasibini almış, Moğollar burayı ele geçirerek yağma ve tahrip   etmişler. Eyyübiler’den sonra Hasankeyf'e Akkoyunlular hakim olup, 15. y.y başına   kadar hüküm sürmüşlerdir. 1473 yılında uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet   arasında yapılan Otlukbeli savaşında uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey şehit   olmuş ve Hasankeyf'te Dicle Nehri kenarında gömülmüştür. Akkoyunlular’dan   sonra Hasankeyf İran Sefavilerin hakimiyetine geçmiştir.

    1515 tarihinde Yavuz   Sultan Selim'in doğu seferi ile birlikte Hasankeyf Osmanlı egemenliğine   geçmiştir. Bu dönemde Hasankeyf çevredeki aşiretleri idare eden merkezi bir   hanedanlık konumunda olup, buna paralel olarak iktisadi ve ticari yapıda   büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönemde şehir nüfusunun 10.000. civarında   olması ise Hasankeyf'in büyük bir yerleşim merkezi olduğu gösterir. Erken   ortaçağ tarihi ve yapıtlarından anlaşıldığı üzere Hasankeyf'te kültür   uygarlıkların kaynaştığı, yerleşik halkın, 7000. civarındaki yazları serin   kışları sıcak olan ve ortaçağ şartlarında çok modern ev olan mağaralarda   hayatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır.

Coğrafi Konumu:

   Hasankeyf'in denizden   yüksekliği 520 metre olup, coğrafi konumu; 37 derece 43 dakika enlemde; 41   derece 24 dakika boylamda yer almaktadır. İlçemiz güneyindeki Midyat sıra   dağları, kuzeyindeki raman sıra dağları arasında bir vadide yer almaktadır.   Hasankeyf Batman-Mardin ve Batman-Şırnak ana karayolları üzerindedir. İlçede   ortalama sıcaklık 25 derece olup, yazın sıcaklık 38-40 dereceler arasında   kışın ise ortalama sıcaklık 6-8 dereceler arasında seyretmektedir. Yılın   ortalama 90 günü yağışlı geçmektedir. Dicle Nehri, bölgeye hayat veren bir   akarsudur. Hasankeyf'te Dicle Nehri kıyısında kurulmuştur."

 

Hasankeyf, Batman'a bağlı olan, iki yakasını Dicle   Nehrinin ayırdığı tarihi bir ilçedir. 1975 yılı nüfus sayımlarına göre   nüfusu 13.823 olan Hasankeyf, verdiği sürekli göçler nedeniyle 2000 yılında   nüfusu 7493'e düşmüştür. Eski şehrinin tarihi, 10.000 yıl öncesine kadar   gitmektedir. 1981'de doğal koruma alanı ilan edilmiştir.

Kuzeyden güneye kıvrılıp giden Dicle Nehri   üzerinde yer alması ve o günlerde ticaretin önemli bir kısmının nehir yoluyla   yapılması nedeniyle Hasankeyf, ticari ve ekonomik olarak da gelişti.

Hasankeyf'i Artuklular'dan   alan (1232) Eyyubiler,   henüz bölgeye tam hakim olamadan Moğol istilasi ve harabiyeti ile karşılaştı.   Birçok yerleşim yeri gibi burası da altüst oldu.

Eyyubiler, Moğol şokunu atlattıktan sonra 14.   yüzyıl başlarından itibaren Hasankeyf'i yeniden imar etmeye başladı.   Özellikle bugün Hasankeyf'te bulunan birçok eserde imzası bulunan   Eyyubiler'in, Sultan Süleyman zamanında bu imar faaliyeti zirveye ulaştı.   Hasankeyf, bu yıllarda tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşadı.

Ilısu Barajı tehlikesi

Hasankeyf, üzerinde yapılması planlanan Ilısu Barajı ile sular altında kalma ve tüm kültürel   hazinesini yitirme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Yerleşim merkezlerinin ve   10.000 yılı aşkın tarihi bulunan kültürel varlıklarından yanında bilirkişilerce   hazırlanan raporda Ilısu Barajı'nın barındırdığı çevresel tehlikeler şöyle   sıralanmıştır:

      
  • Soyu        tükenmekte olan hayvanların besin ve habitatlarının yok edilmesi
  •   
  • Kitlesel        balık ölümleri
  •   
  • Çökelme        ve ötrofikasyon
  •   
  • Su        kalitesinde ciddi düşüş
  •   
  • Sıtma        gibi su kaynaklı hastalıklarda artış
  •   
  • Su        kaynaklı çatışmalarda artış (özellikle Türkiye ile komşu devletler        arasında)

 

Hasankeyf iklimi Şehrin içinden akan Dicle Nehri   etkilenir.

Dicle nehri   kıyısında kurulan, tarihi köprü, evler ve camisi ile ilgi çeken, son   zamanlarda baraj yapımı ile gündeme gelen ve sert tartışmaların yapıldığı,   günümüzde Batman’a   gidenlerin en çok ilgisini çeken şirin bir ilçe olan Hasankeyf’in   panoramik fotoğrafı.

 

       
   

Ilısu Kurtarma Kazıları

   

                                                                     

 


Hasankeyf   Kazısı:


Hasankeyf Batman il merkezine 37 km uzaklıkta yer alır. Raman   dağlarının güney eteklerinde, Dicle nehrinin iki yakasına kurulmuştur.   Kayalara oyulmuş mağra şeklindeki binlerce konutu nedeniyle, “Mağralar Şehri”   yada “Kayalar Kenti” anlamına Arapça ve Süryanice “Hısnı Keyfa” denilmiştir.   Tarihi kaynaklardaki “Cepha” (Kefa) ve “Hısn-ı keyfa” adı Osmanlının son   zamanlarında “Hasankeyfe” dönüşmüştür. Roma ve Bizans döneminde önemli bir   askeri kent olan Hasankeyf İslami dönemde sırasıyla Emevilerin, Abbasilerin,   Hamdanilerin ve Mervanilerin idaresi altında kalmıştır.

 

   1101   yılından itibaren Artuklular’ın 1232 yılından sonrada Eyyübilerin önemli bir   kenti olmuştur. 1461-1482 de Akkoyunlu hakimiyetinde kalan Hasankeyf,   Karakoyunlu ve Mardin Beyleri arasında süren çekişmelerde sık sık el   değiştirmiştir.

1517 den sonra Osmanlı himayesine giren bu kent 1867 yılından   sonra Mardin Midyat’a bağlı bir konumda iken 1826 da Gerçüş ilçesine   bağlanmış, 1990 yılında Batmanın il olmasıyla ilçe bu şehre bağlanmıştır.   Hasankeyf’te 1975 te başlayan araştırma ve inceleme çalışmaları 1986 yılında   başlayan kazılar ile devam etmiş olup bu çalışmalar günümüze kadar   sürerliliğini devam ettirmektedir.
 
 

 

Türbe Höyük:

Siirt ili Merkez ilçeye bağlı Yokuşbağlar köyü,   Çiçekyurdu mezrasında yeralmaktadır. Türbe höyükte 2002 yılında Yard. Doç.   Dr. Haluk SAĞLAMTİMUR başkanlığında başlayan kazılar 2007 yılında   sonlandırılmıştır. Türbe Höyük de MÖ.6-5 binyıl Halaf ve Ubeid döneminde   yerleşime başlanmıştır.MÖ. 2. bine ait kale yerleşmesi tespit edilmiş ve   Mitanni dönemine ait tablet ele geçmiştir. Daha sonra Demir Çağı, Roma veOrtaçağ’a   ait buluntular ele geçmiştir.
 
 

 

Çattepe: Siirt ili Kurtalan ilçesi, Çeltikbaşı Köyü’nde yer almaktadır. Çattepe de 2009 yılında Yard.Doç.Dr. Haluk SAĞLAMTİMUR   başkanlığında kazılara başlanmıştır. Kazısı devam eden bu yerleşmede ilk   yılki çalışmalar Ortaçağ tabakalarında gerçekleştirilmiştir.

Başur   Höyük: Siirt ili merkeze bağlı Aktaş Köyü, Bakır Mezrası sınırlar içinde   kalmaktadır. Siirt merkezden uzaklığı yaklaşık 20 km dir. Başur höyükte 2007   yılın da Yard. Doç. Dr. Haluk SAĞLAMTİMUR başkanlığında yürütülen kazılar   hala devam etmektedir. Geç Uruk, 2. Bin ve Ortaçağ tabakalarında yoğun olarak   çalışılan Başur Höyük’te daha önceki yüzey araştırmalarında Neolitik, Demir   Çağ’a ait buluntularda ele gelmiştir.
 
  Sumaki Höyük: Batman   ili, Beşiri ilçesi merkezinin Garzan Vadisi çıkısında Garzan vadisinin   kuzeybatısındadır. Sumaki Höyük’te 2007 yılında Doç.Dr. Aslı Erim ÖZDOĞAN   tarafından kazılar başlatılmış ve hala devam etmektedir. Bölgenin önemli   çanak –çömlekli Neolitik yerleşmesidir. Neolitik dönemin yanında Ortaçağ   tabakaları da tespit edilmiştir.

 

Kuriki Höyük: Batman ili , Merkez ilçe Oymataş Köyü yakınlarında   Batman Çayı’nın Dicle’ye birleştiği noktada yeralır. Kuriki Höyük’te 2009   yılında Yard. Doç. Dr. Elif GENÇ tarafından kazılar yapılmıştır. Erken Tunç   Çağı ve 1. Binin 2. yarısına ait buluntular ele geçmiştir.
 
  Gre Amer Höyük: Batman ili, Beşiri ilçesinde, İki Köprü Beldesinden   20 km uzaklıkta Garzan Çayının doğu yakasında Işıkveren Köyü sınırlarında yer   almaktadır. Höyükte kazı çalışmaları 2009 yılnda Yard.Doç.Dr. Gül PULHAN   tarafından gerçekleştirilmiştir. Demir Çağı, Roma ve Ortaçağ buluntuları ele   geçmiştir.

 

Ilısu Höyüğü: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları   ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 02.17.2009 tarih ve 31837-31790 sayılı yazısı   uyarınca Mardin ili Dargeçit ilçesine bağlı Ilısu Köyü sınırları içerisinde   yer alan Ilısu Höyük’ün de çalışmalar 23.02.2009 tarihinde başlamış, Kazılar   Prof.Dr. A.Tuba ÖKSE’nin bilimsel danışmanlığında kazı ekibi Erkan ATAY’ın   alan sorumluluğunda sürdürülmüştür.

 

Ilısu   köyünün üzerine kurulduğu höyüğün kamulaştırılması tamamlanmış, doğu  yamacındaki bahçelik alanlarında açılan sekiz açmada çalışmalar   sürdürülmüştür. Açığa çıkartılan mimari, alüvyon dolgusu üzerine kurulmuş   Ortaçağ’a tarihlenen iki tabakalı yerleşime aittir. Yapılan kazı çalışmasında   Ortaçağ’a ait taş mimari ve bunlara ait döküntü taşlardan oluşan moloz açığa   çıkartılmıştır. Taş duvarlardan meydana gelen, dörtgen planlı yapıların   ortaya çıkarıldığı yerleşmede ayrıca kerpiç döküntüye de rastlanmıştır.   Dörtgen planlı bir yapının iç kesiminde, bir kısmı korunabilmiş, taş döşeme   tespit edilmiştir.
 
 
 

Zeviya Tivilki :


   
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları   ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 02.17.2009 tarih ve 31837-31790 sayılı yazısı   uyarınca Mardin ili Dargeçit ilçesine bağlı Ilısu Köyü sınırları içerisinde   yer alan “Zeviya Tivilki” (Kumru Tarlası) de çalışmalar 23.02.2009 tarihinde   başlamış. Kazılar Prof.Dr. A.Tuba ÖKSE’nin bilimsel danışmanlığında kazı   ekibi Erkan ATAY’ın alan sorumluluğunda sürdürülmüştür.

   Ana kaya   üzerine kurulmuş tek tabakalı bir taş yapı açığa çıkartılmıştır. Kalınlığı   bir metre olan ve tamamı ana kaya üzerine oturan taş duvarlara ait taş   döküntü, tüm alanı kaplamış durumdadır. Yaklaşık 2565 metrekare alan kaplayan   yapının 4 mekandan oluşan güney kanadını diğer bölümden ayıran bir koridor bulunmaktadır.   Yapının kuzey bölümü küçük bir merkezi avlunun (?) çevresine dizilmiş 9   mekandan oluşmaktadır. Kompleksin kuzeydoğusuna eklen miş ince uzun   mekanlardan oluşan üçüncü bölümün depo olarak kullanılmış olabileceği   düşünülmektedir. Yapının güney batısında 159 metrekarelik alan kaplayan 2   mekanlı küçük bir ek bina bulunmaktadır. Yapının güney kanadının güneyinde   taş duvarlı bir su kanalı ile kanalın güneyinde dairesel bir fırın (?)   bulunmaktadır.

 

KÜLTÜR

   Kültür olgusu konusu itibariyle oldukça geniş ve tanımlanması zor bir varlık alanıdır. Yine de bir kültür tanımı yapmak gerekirse bu konuda Tylor’un cümleleri açıklayıcı olacaktır. Tylor’a göre kültür: “Bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun öğrendiği (kazandığı) bilgi, sanat, gelenek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.


    Kültür olgusu birçok bilimin (Sosyal Antropoloji, Sosyal Psikoloji, Tarih, Sosyoloji, Etnoloji) inceleme alanına girmektedir. Ancak bu bilimler kültürü kendilerini ilgilendiren yönleriyle ele almaktadırlar. Buradan da anlaşılacağı üzere kültür birçok bilimin inceleme sahasına girmiş ve onların var oluşlarını ortaya koymakta olan faktörler arasında önemli bir yer edinmiştir. Kültür; insanın grup ve topluluk içinde öğrenme yoluyla kazandığı, edindiği, geliştirdiği maddi-manevi birikim, değerler, yönelimler, teknoloji, duygu dünyası, düşünce dünyası, toplumsal davranışlar, iletişim dünyası, ve sanatsal anlatımlar toplamında oluşan bileşime, genel ortama verilen addır.Yani kültür bir insanın yapıp ettiği her şeydir.
   Bütün toplumsal yapılar benzer olmadığı gibi, kültürlerde farklılık gösterir. Fakat kültür iletişim yoluyla başka insanlara sirayet ederek gelişir dolayısıyla bazı kültürler küçük  bir coğrafyayı etkisi altına aldığı gibi büyük bir coğrafyayı da etkisi altına alabilirler. Bu husus kültür konusunu değerlendirirken göz ardı edilmemesi gereken bir noktadır. Kültür kendi içerisinde çeşitli kollara ayrılır.Biz ise konumuz gereği bu kollardan biri olan halk kültürü yani folklor üzerinde duracağız. 
 
FOLKLOR:


   Folklor sözcüğü ilk kez 1846 yılında İngiliz bilimci William j. Thomas tarafından kullanıldı. İngilizce’deki folk (halk) ve lore (bilim) ya da bilgi sözcüklerinin birleşimiyle oluşmuştur. Türkçe’de ise aynı anlama gelen Halk Bilimi kullanılmaktadır. 1878 yılında İngiltere’de kurulan Folklore Society adlı bir dernek, folklor sözcüğünün bir bilim dalına dönüşmesine önemli katkıda bulundu. Fransa, Rusya, İskandinav ülkeleri ve Portekiz’de de, bu sözcük aynı biçimde kullanılmaktadır.

   Almanca konuşan ülkelerde ise yaklaşık aynı anlamı içeren Volkskunde deyimi kullanılmıştır. Her toplumun kendine özgü bir yapısı olmasından dolayı folklorun tanımlanması ve içeriğinin belirlenmesinde, ülkelerin bilginleri kendi toplumlarının yaşayışına ilişkin değerlendirme yoluna gitmişlerdir. Örneğin folklor, İngiltere’de, gelenekler bilimi olarak algılanır, Almanya’da, siyasal bilimlerin giriş yeri, giriş odası ve sosyal politikanın kökeni olmakla beraber kaynağıdır. Amerika’da folklor, uygarlık tarihini inceleyen sosyal bilimlerden biri olarak kabul edilmektedir, Belçika’daki yorumu ise, halk sınıflarının yaşayışlarına ve uygarlıklarına ait olan her şeyi toplamak, inceleyerek açıklamaktır. Fransa’da ise folklor, halk yaşayışını inceler.

   Folklorun anlamı ve tanımı Halk Bilimciler tarafından çeşitli şekillerde ele alınıp incelenmiştir. Halk bilimi teorisyenlerinden Dan-Ben Amos, halk bilimini topluluklar arasında kurulan sanatsal iletişim olarak tanımlamaktadır. “Folklor, belli zamanda meydana gelen aksiyondur. O artistik bir aksiyondur. O yaratıcılık ve estetik kaygıyı içine alır ve bunların her ikisi de kendiliklerinden sanat formlarında birleşmeye yüz tutarlar. Bu anlayışa göre folklor; sanata ait anlatım yoluyla oluşan karşılıklı bir sosyal etkilemedir.” Folklorun anlamı ve tanımı gibi konular Türkiye’deki halk bilimcileri tarafından da ele alınıp incelenmiştir. Türkiye’de ki halk bilimcilerden biri olan Sedat Veyis Örnek’e göre folklor, bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alanlardaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemlerle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada bir senteze vardırmayı amaçlayan bir bilim dalıdır. Yine önemli bir halk bilimci olan M. Şakir Ülkütaşır’a göre folklor, en derli toplu anlamıyla genel olarak sözlü halk edebiyatı, halk musikisi, halk temaşası, halk gelenek ve inançları gibi tamamen fikri ve manevi oluşumları, özetle halkın manevi kültürünü araştıran bir bilimdir.


   Türkiye’de folklor çalışmaları Batı ülkelerine kıyasla daha geç başlamıştır. Bazı araştırmacılar, folklorun bir bilim olduğundan habersiz, bazı veriler elde edip, bunları bazı dergilerde yayımlamışlardır. Başlangıçta daha çok folklorun ne olduğu üzerine açıklamalar içeren yazılar yazılmıştır. Gökalp, Halka Doğru adlı dergide Halk Medeniyeti-1 başlıklı yazısında folklor terimine karşılık olarak halkiyat terimini (1913) kullanmıştır. Resmi uygarlık ve halk uygarlığı olmak üzere bir kavmin iki uygarlıktan oluştuğunu belirtmiş; kuralları yazılı olmayan, ağızdan ağza geçerek bir soyda uzayıp giden geleneksel uygarlığı konu edinen bilimi de halkiyat olarak tanımlamıştır. Mehmet Fuat Köprülü İkdam Gazetesinde Yeni Bir İlim:Halkiyat-Folklor konulu yazısında (1914) folklorun Avrupa’daki gelişiminden ve ülke için öneminden söz etmiştir. Folklor terimi açık olarak ilk defa bu yazıda geçmiştir. Rıza Tevfik Bölükbaşı Peyam Gazetesi’nin edebiyat ekinde Folklor başlıklı yazısında (1914), kelimenin aslını açıklayarak bizdeki anlamıyla Avrupa’daki anlamı arasındaki farklarına dikkat çekmiştir. Ayrıca halk biliminin asıl konusunun ortak halk edebiyatı ürünleri olduğunu belirtmiş, atasözleri ve türkülerden örnekler vermiştir. Selim Sırrı Tarcan, Türkiye Edebiyat Mecmuasında Halk İlmi (Halkiyat) dergisinde (1924) folkloru tanımlayarak, folklorun birleştirici ve eğitsel bir bilim dalı oluşunun üzerinde durmuştur. Rauf Yekta Bey, Dar’ül Elhan Külliyatı defterlerinin Anadolu Halk Şarkıları adını taşıyan 1. sayısında yazdığı önsözde, folklorcuların derleyip topladıkları ezgi ve sözlerin ulusun geçmişini aydınlatmadaki önemine değinmiş, halk türküleri derlemenin önemini belirtmiştir.


          
   Cumhuriyet dönemine kadar folklor konusundaki çalışmalar, daha çok kişisel ve dağınık görünümdedir. 1927 yılında Ankara’da Anadolu Halk Bilgisi Derneği daha sonra da Türk Halk Bilgisi Derneği adını alan dernek, Türk Halk Bilimine dönük çalışmaları başlatan ilk örgüttür. Bu dernek çıkardığı Halk Bilgisi Haberleri adlı süreli yayınıyla ülkemizin çeşitli yörelerinden derlenen halk bilimi verilerini toplu olarak sunmuştur. Halk Bilgisi Toplayıcılarına Rehber adlı kılavuz da yayınlamıştır. 1955 yılında Türk Halk Sanatlarını ve Ananelerini Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Bu oluşum, iki kez ad değiştirerek günümüzdeki Folklor Araştırmaları Kurumu adını almıştır. 1964 yılında kurulan Y.T.G. Türk Folklor Enstitüsü Kurma Derneği 1966 yılında Türk Folklor Araştırmaları Kurumu adını alarak bu alanda çalışmalar yapmıştır. Bu kurumun başlıca amaçları Türkiye halk oyunlarının yapısını bozmadan sahnelemek, halk müziği çalışmaları yapmak, üyelerinin derleme ve araştırmalarıyla bir arşiv oluşturmak, kaynak yapıtların bir araya toplandığı  bir uzmanlık kitaplığı kurmak, çalışmalarını kamuoyuna duyurmak ve bir yayın organı çıkarmak biçiminde saptanmıştı.


    Yine Türk Dil Kurumu da halk ağzından derleme dergileri, derleme ve tarama sözlükleriyle dil konusunda halk bilimine katkıda bulunan kurumlar arasındadır. Üniversitelerde uzun yıllar bağımsız bir folklor kürsüsü kurulamamıştır. 2000’li yıllar itibariyle bu alanda bağımsız kürsü yalnızca Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinde kurulabilmiştir. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinde 1938-1948 yılları arasında halk edebiyatının yanında halk bilimi konularına da programında yer veren bir kürsü, Pertev Naili Boratav’ın öncülüğünde çalışmalar yapmıştır. Aynı fakültenin Etnoloji kürsüsü ise Etnoloji ve Sosyal Antropolojinin yanı sıra folklor konularını işlemektedir. Halk bilimi alanında hizmet veren resmi bir kuruluş olarak Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü ise, geçmişten bugüne birtakım değişiklikler geçirerek kurulmuştur. İlkin, Milli Folklor Enstitüsü adıyla 1966 yılında kurulmuştur. Amacı folklorun çeşitli konularında çalışmalar yaparak bir folklor arşivi, kütüphanesi, müzesi kurmak, yurdun değişik yerlerinde bu konularda yapılan çalışmaları birleştirip teşvik etmek ve bunlara rehberlik etmektir. 1973 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Milli Folklor Dairesi Başkanlığı adını alan kurum 1982 yılında teşekkül eden Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ana hizmet birimi olarak müstakil daire başkanlığı şeklinde görevini sürdürmüştür. 1989 yılında Halk Kültürlerini Araştırma Dairesi Başkanlığı, 1991 tarihinde de Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü (HAGEM) adını almıştır.


   Yukarıdaki tanımlardan anlaşılacağı üzere folklor, bütün halk kültürünü (yemek, efsane, doğum adetleri, halk oyunları, türkü vb.) kapsayan bir terimdir. Folklorun inceleme alanı da halk kültürüdür. "Halk, sosyal yapısı itibariyle sınıf açısından ele alındığında sınırları durmadan değişen, sürekli olarak değişip yenilenen, iç ve dış etkilenmeler ortamında durmadan oluşan bir karışımdır. İşte halkın oluşumu sırasındaki bu sürekli değişkenlik, folklorun da eski malzemelerden yeni unsurlara, yerliden yabancıya, eski tiplerden yenilerine doğru değişerek bir dinamizm doğurmasına imkan tanımıştır. Ve bu nedenledir ki, yalnız tarihin değil aynı derecede sosyolojinin de kapsamı içerisine girmiştir."


    Folklorun diğer bilim dallarına malzeme verdiği de unutulmamalıdır. Böylece diğer bilim dallarının gelişmesine yardımcı olmaktadır. "Folklorculara göre, halk, ortak sosyal ve kültürel özellikleri bulunan insan topluluğu olarak kabul edilmektedir. Buna göre çiftçi, memur, işçi, profesör, cumhurbaşkanı…v.b. halk kültürünün taşıyıcısı olarak halkı oluşturmaktadır.
Genellikle bir olayın veya kültürel ürünün folklor malzemesi sayılabilmesi için şu özelliklere sahip bulunması gerektiği bilinmektedir;


1- Anonim olması
2- Gerçek hayata ait olması
3- Sözlü geleneğe dayalı olması, yazılı bir kaynağın tekrarı olmaması
4- Nesilden nesile, toplumdan topluma geçerek aktarılması
5- Zamanı açısından uzun bir geçmişe, mekanı bakımından ise yaygın bir alana hitap etmesi
6- Varyant* olabilmesi özellikle içerisinde çeşitli zenginliklerini bulundurması gerekmektedir.
Çağımız halk bilim adamları, bu kuralları geliştirerek, yazılı kaynaklarda folklorik malzemenin bulunduğunu, ayrıca yazılı kaynaklardaki bilgilerin halk arasında yayılırken değişerek yeni folklor ürünlerinin oluştuğunu da kabul etmektedirler. Halk şairlerinin, halk sanatçılarının, zanaatkarların halk kültürü tarzında yaratmış oldukları ürünlerinin anonim olmamasına rağmen birer folklor ürünü olarak kabul edilmeleri de yeni folklor yaklaşımlarının bir sonucudur."
Folklor ürünleri statik, durağan, müzelik değerler olmayıp dinamik, hareketli, durmadan yeni ürünleri doğuran bir yapıya sahiptirler. Her nesil milli folklor değerlerine yeni değerler katmaktadır. Dolayısıyla da, toplumlar ne kadar gelişme gösterirlerse göstersinler, ne kadar sanayileşme süreci içerisine girerlerse girsinler hatta birey toplumun önüne ne kadar geçmeye çalışırsa çalışsın folklor ürünleri daima var olacaktır.


   Türkiye folklorunun temelini halk oyunları oluşturmaktadır. Bu yüzden de folklor halk oyunları anlamında kullanılmaktadır. Bu konuda sıkça düşülen yanlışlardan biri de folklorun halk oyunları anlamında kullanılmasıdır. Fakat, folklor bütün halk kültürünü kapsayan bir terimdir. Halk oyunları ise, sadece yöresel dans ve giyimi kapsayan folklorun bir bölümüdür.

HALK OYUNLARI

Halk oyunları; şehir, köy ve kasabalarda oynanan yöresel oyunları ve yöresel kostümleri inceleyen bir bilim dalıdır. Ayrıca Türkiye'ye özgü ve yeni gelişmekte olan bir sanat dalıdır. Halk oyunları millet fertlerini birbirine yaklaştıran, duyuş ve inanış itibariyle fertleri birleştiren, şahsına karşı güven duygularını yükselten müşterek bir değer, bütün milletin malı olan tükenmez bir hazinedir.
Halk oyunları terimi hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olacaktır. “Halk” terimi yeterince tartışıldığı için, burada “halk oyunları” terimini oluşturan ikinci kelime olan “oyun” kelimesinin anlamı hakkında kısaca bilgi vermek daha anlamlı olacaktır. Bu kelimenin; kökeninde din ve büyü gibi ritüel özellikler taşıdığını, terim olarak Türkçe bir sözcük olduğunu ve kullanımının çok eski zamanlara dayandığını görmekteyiz.


   Peki ama neydi oyun, nasıl başlamıştı insanlar oyun oynamaya? Oyunun bugünkü bilinen anlamları ilkel atalarımızca da bilinmekte miydi? Bilerek mi başlamışlardı oyun oynamaya yoksa rastlantısal bir durum muydu oyun? Bu zor soruları cevaplamaya çalışarak halk oyunlarının ortaya çıkışını açıklayabiliriz.


İlkel toplumlarda doğanın zor koşulları, doğa karşısında zayıf olan bireyleri toplu yaşamaya zorluyordu. Bu sosyalleşmenin en güçlü aracını dinsel törenler ve büyüsel danslar oluşturuyordu. Henüz bilemedikleri doğal olaylar karşısında  korunma iç güdüsüyle bir arada olma, müdahale etmek için topluca hareket etme gibi gereksemelerle çeşitli ayinler yapıyorlardı. İlkel insanda bir ayinin parçası  olmayan bir harekete rastlamak olanaksızdır. Bu noktada Kaeppler; “Bazı toplumlarda insanların tanrı için sergiledikleri hareketler dinsel bir tören olarak kabul edilir. Fakat aynı hareketler bir izleyici karşısında sergilenirse bir dans olarak algılanır” şeklinde bir yorum yapmaktadır.


 Musiki, sözgelimi ölenin ruhunu sakinleştirmek için söylenen bir ağıt olacak, böylece amacı ölüden canlılara gelebilecek zararları önlemeye çalışmak olan karmaşık bir ayinsel törenin bütünleyici bir parçası haline gelebilecektir. Dans ise, sözgelimi bir kavga sahnesinin canlandırılması olacak ve o da törenin bir parçası olacaktır.


   Halk oyunları genellikle yaşam biçiminin bir sonucu olarak belirli bir gereksinimden ortaya çıkar. Giderek yörede sürekli biçimlenip yaygınlaşırlar. Bir eğlence ortamında ve bir çok sosyal ilişkinin iletişim aracı olarak ortaya çıkan halk oyunları sürekli değişim göstererek yayılırlar. Ne halk türküleri ne de halk oyunları çıktıkları ilk gerçek biçimlerini koruyabilirler. Bununla beraber geleneksel yaşam içinde karşılaşılan doğal etkenler, dini etkenler, insan ve hayvan ilişkileri, kişi adları, bölge adlarından etkilenmelerle, doğadaki güzelliklerden, doğadaki renklerden, yaşanan sevgi ve kıskançlıklardan ortaya çıkabildiği gibi daha önce ortaya çıktığı bilinen bir ezgiye oyun eklenmesi yoluyla ya da doğaçlama yoluyla hem ezgi çalarak hem de oynayarak üretilebilmelidir.

    Halk oyunları çıktıkları doğal ortamlarda genellikle yörede yaşayan halk tarafından benimsendikten sonra görerek, duyarak ve taklit ederek ya da sergileme anında, çalıp söyleyene, oynayana katılarak öğrenilir. Halk oyunlarının öğrenilip yaygınlaşmaya başladığı bu ortamlarda öğrenme usta-çırak ilişkisi içinde kendini gösterir. Oyunların ortaya çıktığı bu yörelerde sistemli bir çalışmaya rastlamak veya varlığından söz etmek oldukça güçtür. Halk oyunları ve bunların müzikleri derlendikten sonra, seyirlik veya sanatsal etkinlik amacıyla sahnelemeye başladığı andan itibaren, çeşitli değişikliği, eklemeleri ve estetiği zorunlu kılar. Bu oyunların ilk biçimi akademik bir uzman ya da sanatçı tarafından geliştirilerek sanatsal görünüm kazanır. Eski hali, halkın yabancısı olmadığı ve kolayca benimsenebileceği bir yapı sağlar. Sanatçı bu geleneksel yapıya katkıda bulunarak onu değiştirir ve geliştirir.

    Oyunlar ortaya çıktıkları ortamlarda oynanırken, bilinçli bir değiştirmeden daha çok oynama süreci içinde, oynayan kişilerin o an ki coşkuları ya da ruhsal durumları doğrultusunda, sanatsal kaygı taşımadan zamanla biçimlenirler. Ancak sahneye getirilen oyunun kültürel niteliğinden çok sanatsal, estetiksel yanı ağır bastığından araştırmacıların öznel sanat anlayışları ve estetiksel kaygıları oyundaki değişmeyi etkiler. Halk oyunlarının böyle bir ortaya çıkış serüveni izlediğini söyleyebiliriz.


Doğal ortamdan sahneye gelen oyunlardaki değişmeleri örnekleyecek olursak;

        1)Doğal ortamda oynamak için özel bir hazırlık yapmak gerekmezken, oyunları sahnelemek için oynanacak yerin özelliklerine göre özel bir hazırlık yapmak gerekir.
            2)Doğal ortamda izleyicilerin oyuncular üzerinde belirli bir ölçüde etkileri söz konusu iken, sahnede tüm kaygı izleyicilerin beğenisini kazanmaktadır.
            3)Doğal ortamda izleyerek, yaşayarak öğrenip oynama söz konusu iken, sahnede çoğunlukla ikinci, üçüncü elden öğrenip oynamak söz konusudur.
            4)Doğal ortamda her oyuncunun kendi estetik duygusu oyunu etkilerken, sahnede bu işi görev edinmiş belirli bir kişinin kendi estetik anlayışını dansçılara empoze edip uygulatması söz konusudur.
            5)Doğal ortamda dansçıların üzerinde oynanacağı belirli çizgiler, motifler söz konusu değilken, sahnede oyunları sahneye koyan kişinin sahneleme anlayışına uygun önceden belirlenmiş çizgiler ve motifler vardır.
           6)Doğal ortamda oyunların başlama ve bitişlerinin, oyun geçişlerinin belirli bir düzeni olmayabilirken, sahnede bu düzen zorunludur.
      7)Doğal ortamda bireyler sınırlıda olsa özgürken, sahnede dansçılar birbirleriyle uyum sağlamak zorundadır.
           8)Doğal ortamda oyuncu sayısı genellikle sınırlı değilken, sahnede bu sayıyı önceden belirlemek gerekir.
            9)Doğal ortamda oyuncular tek tip ve uyumlu giysiler giymek zorunda değillerken, sahnede genellikle tek tip ve uyumlu giysiler giymek durumundadırlar.
            10)Doğal ortamda oyuncuların fiziksel uyumları gibi bir kaygı asla söz konusu olmazken, sahnede bu göz önünde tutulması önemli bir etkendir.
         11)Doğal ortamda bulunabilen çalgılar eşliğinde, hatta ıslıkla kendi yaptıkları müzik eşliğinde oyunlar oynanabilirken, sahnede olanaklar zorlanarak yapılabilecek en yetkin müzik yapılmaya çalışılır. Sahnelemenin iyi bir şekilde yapılması halk oyunlarımızın tanıtımında,  beğeni kazanmasında büyük bir etkendir. Eskiden halk oyunu dendiğinde kulakları sağır eden bir davul zurna ile şalvar giymiş birkaç kişinin ileri geri zıpladığını sanan pek çok insan, son yıllarda oldukça gelişen sahneleme çalışmaları sonucunda, sergilenen oyunlarımızın güzelliği ve zenginliği karşısında şaşkınlığa düşmektedir.


Türkiye Halk Oyunları çeşitlilik ve kapsam bakımından dünyada en dikkat çeken folklorik olgulardan birisidir. Şu kadar ki, Türkiye Halk Oyunları derlemeleri hâlâ bitirilememiştir. Fakat çalışmalar devam etmektedir Türkiye, halk oyunları açısından bir laboratuar gibidir. Türkiye, illerde ve köylerde tespit edilen 4000'in üzerinde oyun ile dünya üzerindeki en zengin oyun karakterine sahip ülke olarak tanımlanmaktadır. Çünkü Türkiye'nin hemen hemen her yöresinde ayrı oyunlar, ayrı giysiler ve ayrı müziklere rastlanmaktadır. Bu da yurdun bu alandaki zenginliğinin bir göstergesidir.

   Farklılıkları barındırmasının yanında benzerlilikleri de barındırmaktadır. Şöyle ki aynı oyunlar çeşitli şekillerde farklı illerde çok ince nüanslarla oynanabilmektedir. Örneğin Delilo oyunu Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinde hemen hemen bütün illerde çok ince nüans farklılıklarıyla oynanmaktadır. Halk oyunları; diğer sanat dallarından farklı olarak, ait olduğu toplumun orijinal karakterlerini taşıyan, fertlerin müşterek duygu düşünce ve davranışlarını sergileyen, başkasına göre yalnızca güzel, ama kendi içinde ilgilenen kişinin dünyasını aydınlatma özelliğine sahip bir kültürel kimliktir. Halk oyunları içinde barındırdığı melodi, ritim ve hareket yapısı ile bireyin bedensel ve ruhsal gelişiminde önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Birlikte oynamanın avantajı ile kişiye kaynaşmayı, beraber hareket etmeyi, paylaşmayı ve kendini ifade etmeyi öğretir.


   Halk oyunları çoğunlukla köylü tarafından düğünlerde, nişanlarda, yaylaya çıkış ve inişte, doğumda, dini bayramlarda, kazanılan zaferin sonucunda oynanmaktadır. Oyunlar genellikle oyun oynamaya elverişli açık alanlarda oynandığı gibi kapalı yerlerde oynanır. Özellikle düğünlerde, yörede iyi oynadığı bilinen kişiler davet edilir. Çünkü topluluğun başında yörenin müziklerini, oyunlarını iyi bilen ve saygın kişiler bulunur. Halk oyunları figür bakımından zenginliğini bu kişilere borçludur. Onlar maharetini, ustalığını göstermek için kendine özgü doğaçlama figürler yapar. Böylece oynayan ya da oynamayan insanlara özellikle gençlere oyunlar gösterilmiş, aktarılmış olur.


            Belirli özelliklerine göre halk oyunlarının bölümlenmesine bakarsak, halk danslarının kümelendirilmesinde bir yol olarak bölgesel dağılış ele alınabilir. Çünkü Anadolu’da kimi oyun dalları bölgelere de adını vermektedir. Örneğin Ege, Batı Anadolu Zeybek Bölgesi; Orta ve Güney Anadolu Halay Bölgesi; Doğu Karadeniz Horon Bölgesi; Doğu Anadolu Bar Bölgesi; Trakya Hora Bölgesi adını almaktadır. Ancak bu tür kümelendirmeyi kesin çizgilerle belirlemenin güçlüğü vardır. Öncelikle oyunların bölgeler arasındaki geçişleri göz ardı edilemez. Sözgelişi hâlây ele alındığında Orta Anadolu’nun dışında Doğu’ da, Kuzey’ de ya da başka bölgelerde de rastlamak olanağı vardır. Oyunların değişik nedenlerle bir bölgeden ötekine geçişleri sonucu bir oyunu salt bir bölgeye özgü saymamız da olanaksızlaşır.Bu koşula bağlı kalarak halk oyunlarının bölgesel tür özelliğine göre dağılımını kümelendirebiliriz:


            ZEYBEK: Aydın, İzmir, Muğla, Denizli, Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Çanakkale, Kastamonu, Uşak, Manisa, Balıkesir, Burdur…
         HALAY: Batman, Bitlis, Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Malatya, Kahramanmaraş, Gaziantep, Erzurum, Erzincan, Sivas, Mardin, Muş, Yozgat, Çorum, Adana, Ankara, Siirt, Hatay, Tokat, Şanlıurfa…
            HORON: Trabzon, Samsun, Artvin, Ordu, Rize…
            BAR : Erzurum, Kars, Ağrı, Artvin, Gümüşhane, Bayburt, Erzincan…
            HORA: Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale…
            KARŞILAMA: Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, İzmit, Adapazarı, Çanakkale, Bursa, Bilecik…
            KAŞIK: Eskişehir, Afyon, Kütahya, Bilecik, Kırşehir, Konya, Mersin, Antalya, Bolu, Bursa…
            BENGİ: Balıkesir, Manisa, Bursa, Çanakkale…
Halk Oyunları taklidi oyunlar (doğa oyunlarını, günlük yaşamı vb.) olabileceği gibi, toplumsal olayları, aşkı sevgiyi de konu alan oyunlar da vardır. Bu açılardan konularına göre halk oyunları şu şekilde tasnif edilebilir; Taklit Oyunları (hayvan-doğa); İnsan tabiat ilişkisini konu alan oyunlar. Yağmur, sis, akarsuyu konu alan oyunlar. Bitkileri konu alan halk oyunları. Rakamlarla ifade edilen oyunlar.



    İnsan hayvan ilişkilerini konu alan halk oyunları. Toplumsal olayları konu alan halk oyunları. Kavgayı konu alan oyunlar. Savaşı konu alan oyunlar. Aşkı ve sevgiyi konu alan oyunlar. Kızla erkeğin birbirine kur yapmasını konu alan oyunlar. Tarımı konu alan oyunlar, ekin biçimi konu alan oyunlar, ürünün zarar görmesini konu alan oyunlar. Meslekleri konu alan oyunlar; çobanlarla ilgili oyunlar, kadınların yapmış olduğu günlük işleri taklit ederek erkeklerin oynadığı oyunlar, ekmek yapımı inek sağılması gibi teşbih edilen oyunlar. Bir iş üretimi ile ilgili oyunlar, ip eğirme gibi konuları anlatan oyunlar gibi sınıflamalar yapılabilir. Oyun oynamayı gerektiren nedene bağlı olarak insanlar günlük kıyafet veya özel gün kıyafeti giyerler. Türkiye'de halk oyunlarına mutlaka bir müzik aleti eşlik etmektedir. Kimi yerlerde, özellikle kadınlar türküyle de oynamaktadırlar. Oyunlar isimlerini, yaratıcısı kişinin adından, coğrafi bölge adından, tabiat olaylarından, içerdiği konudan vb. alır.


Halk oyunlarında sınıflama yapılacaksa buna “Hangi kültürde?” sorusuyla başlanmalıdır. Çünkü hangi ülke sınırları içinde olursa olsun, homojen bir kültürden söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki sürekli olarak göç hareketi yaşayan ülkemizde, yeni iskana açılan yerleşim birimlerinde, bir arada yaşayan ve gettolaşan yeni kültürel dokular oluşmaktadır. Dahası, bireyler kentleri kuşatan mahallelerde, kent kültürü içinde yer alabilmek ve kente entegre olabilmek için dernekler kurarak, kendi kültürel kimliklerini korumaya çalışmaktadırlar. Böylesi bir kültürel ortamda da sıkça söz edilen ancak bir türlü tanımlanamayan otantiklik ve yöresellik kavramları da giderek sorunlu bir hal almaktadır. Yöresel tavır ve oyun yöresinden kastedilen, hangi oyunun, hangi kültürde nasıl oynandığı ile ilgili midir? Acaba bir yörede oturanlar kandaş mı kabul edilmektedir? Yoksa Çerkez, Pomak, Kürt, Gürcü, Laz demek yerine, bu kavramlar mı kullanılmıştır? İşte bu noktalar karşımızda bir çelişki gibi durmakta. Dolayısıyla bunlar halk oyunlarının gelişimine engel olmaktadır. Diğer bir yaklaşım da Türkiye Halk Oyunlarını, yalnızca tek bir kültüre mal edip, Türk Halk Oyunları şeklinde bir genelleme yapılmasıdır. Hem bu çabayı gösterip hem de bütün illerden farklı oyun ve kıyafetler beklemek büyük bir çelişki gibi durmaktadır. Öyle ki halk oyunları, günümüzde il sınırlarına göre adlandırılmakta, hangi kültüre ait olduğu gerçeği yok sayılmaktadır. Bu da ulusal kültürleri homojenleşmiş gibi görmekten kaynaklanmaktadır. Oysa ki, ulusal kültür içinde çok farklı dokuların olması yadırganacak, utanılacak bir durum olmaktan öte sosyal bilimlerin doğruladığı ve her ulusun kabullendiği bir gerçekliktir. Çok çeşitli kültürel dokular tek potada eritilerek, tümüne birden Türk Halk Oyunları denmektedir. Örneğin Kürt kültüründe, ağıt yakma ve bunun yanı sıra olayı bedensel devinimlerle anlatma olayı yadırganmazken; Türk kültüründe, bu ayıp sayılmaktadır. Dolayısıyla bizim önerimiz federasyonumuzun da kullandığı şekliyle Türkiye Halk Oyunları kavramının kullanılmasıdır. Her kültürün oyun ve adım yapısı, bilimsel metotla yeniden değerlendirilmelidir. Ancak o zaman Türkiye Halk Oyunlarındaki karmaşa bitecek ve iller arası senin–benim kavgaları bitecektir  ve Türkiye Halk oyunlarının hak ettiği yere gelmesine olanak sağlayacaktır.
BATMAN HALK OYUNLARI:

Batman halk oyunları, yöre genelinde olduğu gibi birlik ve beraberliği simgelemektedir. Oyunlarımız sevgiyi, kardeşliği, coşkuyu, mutluluğu, hüznü, âhengi barındırdığı gibi sertliği de barındırmaktadır. Oyunlardaki figürler, yörenin genel yapısını oluşturan halkın yaşam biçiminden etkilenmiştir. Batman halk oyunları kendi yöresine ait oyunlarıyla çeşitlilik göstermektedir.
Batman’ın da içinde bulunduğu bölgede göçebeliğin olması nedeniyle bölge iller arasındaki coğrafi  ve sosyal ilişkilerde, kültürel noktada başlayan benzerlik kendini folklorda ve halk oyunlarında da göstermektedir. Dolayısıyla,  Batman halk oyunlarında bölge illerin halk oyunlarının izleri de görülebilmektedir. Buna en büyük etken Batman’a göç eden ve yerleşen halkın Mardin, Bitlis, Siirt, Diyarbakır, Muş gibi civar il ve ilçelerden ve yurdun çeşitli bölgelerinden gelmiş olmasıdır. Batman nüfusunun %70’ini bu göçler oluşturmaktadır.


 Bu noktada Batman halk oyunlarını değerlendirirken dikkat edilmesi gereken hususun kendi yöresine has olan özelliklerinin yanında, bölge özelliklerini de içinde barındırdığı noktasıdır.
Batman halk oyunları çoğu zaman Diyarbakır ve Siirt halk oyunlarıyla karıştırılmaktadır. Batman halk oyunlarının bu illerin halk oyunlarıyla karıştırılmasına neden olan faktörler vardır. Bu faktörlere baktığımız zaman karşımıza ilk çıkan unsur oyunlardır.  Çünkü Batman’da oynanan oyunların bir kısmı Diyarbakır’da  ve Siirt’te de oynanmaktadır. Bu karışıklığa neden olan faktörlerden biri de Batman’da giyilen halk oyunları giysileriyle, Diyarbakır’da giyilen giysilerin birbirine benzer olmasıdır. Fakat arada farklılıklar vardır. Batman’ın Siirt’in eski ilçesi olması ve Diyarbakır’la şehirler arası mesafesinin çok az olmasından ötürü bu illerde yaşayan insanlarla etkileşim oldukça fazladır. Bu etkileşim günümüzde bile o kadar yoğundur ki Türkiye’nin en çok araca sahip olan turizm şirketi (Diyar-Bat), Batman ve Diyarbakır arasında hizmet vermektedir. Bu nedenle Batman’ın da içinde bulunduğu bu bölge illerinde oynanan oyunlar arasında benzerliğin bulunması doğaldır. Örneğin, Delilo oyunu hemen hemen bütün Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinde nüans ve isim farklılıkları göstererek oynanmaktadır; fakat temelde benzerlik söz konusudur. Bu illerde oyunlar arasında benzerlik olmasına karşın farklılıklar daha fazladır. İşte bizim bu çalışmayı yapmakta ki amacımızda Batman halk oyunlarının, Siirt ve Diyarbakır halk oyunlarıyla olan farklılıklarını belirtip, Batman halk oyunlarını bu illerden ayıran yönleriyle ortaya koymaktır. Türkiye’de hemen hemen bütün iller halk oyunları açısından yöre olarak kabul edilmektedir. Türkiye halk oyunlarında yöreler, "il sınırları" itibariyle esas alınarak oluşturulmuştur. Buna göre Kocaeli, Düzce, Yalova, İstanbul, Batman hariç tüm illerin yöresel oyunları mevcuttur.[28] Oysa Batman köklü tarihi ve oyunlarıyla bir yöre olma özelliğini fazlasıyla hak etmektedir. Bizde bu çalışmamızda Batman’ın köklü tarihini barındıran halk oyunlarını tanıtmaya çalışacağız. Çeşitlemelerle dolu olan Batman halk oyunları şunlardır:
  1. Dıppe                                                       12- Meyre
  2. Sepe(Üç Ayak)                                          13- Kuştane
  3. Delilo                                                       14- Botane
  4. Batman Halayı                                          15- Hıvırzi
  5. Raks(Gercüş Halayı)                                  16- Raksa Jına( Kadın Halayı)
  6. Hırpani                                                     17- Kemale
  7. Hurizi                                                       18- Teşi
  8. Çepik                                                       19-Gur-u Pez(Kurt-Kuzu)                                                   
  9. Gırani                                                       20- Tayrıke Reş(Kara Kartal)
  10. Doldurğan                                                 21- Zeyni zeyni  
  11. Beylute
DIPPE:


   Damat oyunu olarak da bilinen bu oyun ilimize has olan bir oyundur. Damadın gelin karşısında oynadığı oyun olarak rivayet edilmiştir. Eller serçe parmaklardan, dirsekten kırık olacak şekilde omuz hizasında tutulur. Oyun sırasında ellerin yeri değişir, bel hizasına inip tekrar yerine getirilebilir. Oyuna sağ ayakla başlanır. İkinci sol ayak ise hafif öne eğilerek ve yere paralel bir yarım daire çizecek şekilde sağa doğru atılır. Daha sonra sol ayak ucunda hafif sağa doğru kayılır. Havada kalan sağ ayak geriye doğru atılır, sol ayak olduğu yerde kaldırılır ve yere vurulur, vuruş sırasında kırma yapılır. Daha sonra sol ayak geriye atılır ve sağ ayakta onun yanına getirilip kırma verilir. Bu oyunu hem sadece kız hem sadece erkek hem de kız ve erkek birlikte oynarlar.

SEPE:

   Bu oyun yörede Delilo oyunun farklı oynanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu oyunun diğer bir özelliği ise sadece Batman iline has bir oyun olmasıdır. Bu oyunun ilk kısmı Delilo oyununun ayak vuruşlarıyla aynı olup, ikinci kısmında Delilo oyunundan farklılık gösterir. Bu oyun yan yana serçe parmakların tutulması ve dizili olmasıyla oynanır. Eller dirseklerden itibaren yarım açık, yanındaki oyuncuyla dirsekler bitişiktir. Ayrıca oyuncunun dirseği kendi vücuduyla da bitişiktir. Tempolu ve ritimli bir oyundur ve oyun sırasında zurna farklı ezgiler çalar. İleri giderken sağ ayakla oyuna başlanır. Sağ-Sol-Sağ-Sol olacak şekilde ilk dört adım öne ve hafif sağa doğru atılır. Son sol ayak vurulduktan sonra aynı ayak tekrar yerine çekilir. Daha sonra sağ ayak önce öne doğru vurulur ve sonra hafif  sağa doğru vurulduktan sonra tekrar yerine çekilir böylece sağ ayak 3 defa hareket etmiş olur. Bu oyunun kelime anlamı da bu üç ayak vuruşundan gelir. Sepe’nin kelime anlamı da zaten üç ayaktır. Bu oyunu hem sade erkek hem sade kadın hem de erkek ve kadın birlikte oynarlar.
DELİLO:
      
   Bu oyun bölge genelinde değişik isimlerle oynanmaktadır. Tempolu ve ritimli bir oyundur ve oyun süresince farklı ezgiler çalınabilir. Bu oyun yan yana serçe parmakların tutulmasıyla dizili olarak oynanır. Oyuna sağ ayakla başlayacak şekilde sağ-sol-sağ-sol olacak şekilde dört adım öne ve hafif sağa doğru atılır. Son sol ayak vurulduktan sonra aynı ayak tekrar yerine çekilir ve diğer sağ ayak sol ayağı geçecek şekilde arkaya atılır sonra bunu sol ve son olarak sağ ayak takip eder. Serçe parmakların tutulmasıyla dirsekler yarım açık, yanındaki oyuncuyla dirsekler bitişik ve her oyuncunun dirseği de kendi vücuduna bitişik olarak oynanır. Bu oyun hem sade kadın hem sade erkek hem de kadın ve erkek birlikte oynarlar.
HALAY:

   Halk oyunları sınıflandırılmasında Batman’ı da içine alan bölgenin geneline Halay Bölgesi denir. Dolayısıyla yörede de halay kendine has özellikleriyle oynanmaktadır. Batman halayı Diyarbakır halayından diz kırışları ve ritimleriyle farklıdır. Diyarbakır halayı dört diz kırma ve üç diz çekmedir.


 Batman halayı ise dizden altı yarım ve iki tam kırmadır. Halaya başlamadan önce sağ ayak yukarı kaldırılıp tekrar yerine vurulur, bu esnada sol ayak öne doğru gösterilir, sonra sol ayak yerine çekilir ve sağ ayak öne gösterilir. Daha sonra sağ-sol-sağ şeklinde ayaklar olduğu yerinden yukarı doğru kaldırılır. Son sağ ayağın yerine bırakılmasıyla ilk kırma dizlerden verilir. Altı yarım kırma ve onu takiben iki tam kırma yapılarak oynanır. Halay oynanırken oyunun akışı içersisinde öne çıkılır. Öne çıkışta iki farklı vuruş şekli yapılır. İlki sağ ayak öne doğru çıkarılarak topuk iki defa öne vurulur sonra aynı ayak yerine getirilir ve çift diz kırma verilir. Daha sonra sol ayak öne vurularak çıkış yapılır. Bu çıkışın yerinde oynandığında ise sol ayak öne doğru atılmaz, öne doğru vurulduktan sonra yerine çekilir. Geri gelişte son sol ayak öne doğru vurulduktan sonra arkaya atılır, daha sonra sağ-sol-sağ olacak ve birbirini geçecek şekilde ayaklar geriye doğru atılır, son sağ ayak atıldığında sol öne doğru gösterilir ve sağ ayağı geçecek şekilde geriye atılır sonra sağ ayak öne gösterilir, bu yer alınıncaya kadar böyle sürer. Geri gelişte beklenmeden tekrar öne çıkılabilir. İkinci olarak ise hafif öne doğru eğilinir, daha sonra sağ-sol-sağ şeklinde öne doğru adımlar atılır. Son sağ ayak sol ayağın yanına atılır ve aynı anda kırma yapılır daha sonra sol ayak öne vurulup ileriye doğru atılır. Geri geliş ise aynıdır. Ellerin tutuşu ise omuzların yan yana kenetlenmesiyle her kişi kolunu kendi sağındaki kişinin omzuna kenetleyecek ve üst üste gelecek şekilde atar. Bu oyunu hem sade kadın hem sade erkek hem de kadın ve erkek birlikte oynar.
Batman’da halaylar oynandığında halay sırasında türküler de söylenmektedir.
            “Güzel Batman şen olur
             İçinde petrol olur
             Şu Batman’ın gençleri
              Halayda belli olur.”
Yukarıdaki dörtlük Batman’da halay oynanırken söylenen türkülerden biridir.
RAKS: Bu oyun ilimizin Gercüş ilçesine has bir oyun olup, şehir merkezinde de oldukça fazla oynanan bir oyundur. Bu oyun halk arasında Rakse Kercoski (Gercüş Halayı) olarak bilinir. Bu oyunun diğer bir özelliği ise yöresel bir çalgı olan kemençe eşliğinde oynanan bir oyun olmasıdır. Oyuna diz kırılarak başlanır. İlk kırma yarım ikinci kırma tamdır, daha sonra iki diz çekme ve iki tam kırma yapılır. Bu oyunda da oyun sırasın da öne çıkış yapılır. Çıkış şekilleri ve elleri tutuş biçimleri Batman Halayıyla benzerdir. Bu oyunu hem sadece kadın (Raksa Jına) hem sadece erkek  hem de kadın ve erkek birlikte oynar. Sade kadın olarak oynandığında kırmalar ve vuruşlar biraz değişir, bu kadınlara özgüdür. Onların fiziki yapılarına uygun olarak yapıldığı düşünülür.
HIRPANİ: Bu oyun ilimize has olup tempolu bir oyundur. El tutuşları hâlâyla aynıdır. Oyuna sağ ayakla başlanır. Sağ-sol-sağ-sol olacak şekilde dizler öne doğru çıkarılır, bu sırada ayakların yerden teması kesilmez. Daha sonra dizden her iki ayak kırılır. Oyun sırasında öne çıkış yapılır. Çıkışta öne eğilerek sağ ayak öne doğru iki defa vurulur sonra geri yerine çekilir sol ayak dizi öne gösterilir ve aynı ayak öne vurulup ileriye atılır. Önde oynandığında ise yerinde oynanan şeklinden faklı olarak ayakların teması yerden kesilir. Geri gidişte ise ayaklar bir birini geçecek şekilde arkaya doğru atılır. Hem sade kadın hem sade erkek hem de kadın ve erkek tarafından birlikte oynanır.


HURUZİ: Bu oyun ilimizin Gercüş ilçesine has olan oyunlardan biri olmakla beraber şehir merkezinde de oldukça fazla oynanan bir oyundur. Eller serçe parmaklardan tutulur ve dirseklerden hafif kırık şekilde tutulur. Oyun sırasında eller öne ve geriye doğru oyunun temposuna göre gidip gelir. Oyun sırasında çeşitli şekiller uygulanır. Oyuna sağ ayakla başlanır. Sağ-sol-sağ olacak şekilde ayaklar atılır son sağ ayakla beraber sol ayak yukarı kaldırılıp öne doğru gösterilir. Daha sonra sol ayak yerine çekilip sağ ayak yukarı doğru kaldırılıp öne doğru gösterilir. Bu oyunu hem sade erkek hem sade kadın hem de kadın ve erkek birlikte oynar.

ÇEPİK: Bu oyun kavga oyununun taklididir. Bu oyun da davul, zurna seri çalınır. Yürüyerek ve el çırparak oynanır. Bu oyun Diyarbakır’da da oynanmaktadır. Fakat Batman’da oynanan çepik’ten farklı bir şekilde oynanmaktadır. Diyarbakır’da çepik sağ-sol-sağ-sol ayak sağ ayağın yanına geldiği zaman el vurularak sol adım atılır.Batman’da ise Sağ-sol-sağ ayakla beraber kırma verilir, daha sonra sol ayak öne çıkarılıp yere vurulur bu sırada el çırpılır ve öne doğru atılır, oyun böyle oynanıp tamamlanır. Karşı karşıya gelinerek eller birbirlerine vurulur. Oyunun seyri serbest olmakla beraber genel olarak erkeklere özgü sert bir oyundur. Fakat erkek ve kadınlar birlikte oynadıkları zaman erkekler ayrı kadınlar ayrı yerlerde vuruş yapar. Kadınların oyun sırasında eli belde, erkeklerin eli ise serbest bir şekilde oyunun ritmiyle sallanır.

GIRANİ: Bu oyun yöremize has olan oyunlardandır. Siirt’te de grani oynanır. Siirt’te oynan grani ile Batman’da oynan grani arasında fark var. Batman’da oynanan graniye sağ ayakla başlanır, sağ-sol-sağ ayaklar öne doğru atılır ve kırma verilir. Daha sonra sol ayak kırma yapmadan öne doğru vurulur, sonra sol ayak yerine çekilir ve sağ ayak öne doğru gösterilir sonra sol ayak sonra tekrar sağ ayak öne doğru gösterilir ve yerine çekilip kırma verilir. Oyunun ikinci kısmında ise öne doğru atılan sağ-sol-sağ ayaklarda hafif öne doğru eğilerek ilerlenir. Geri gelişte ise sol ayak öne doğru vurulup tekrar öne doğru gösterilir sonra ayaklar birbirini geçecek şekilde geriye doğru atılıp oyun tamamlanır.

MEYRE: Bu oyun Batman ilimizde oynandığı gibi Diyarbakır ve diğer bölge illerinde de oynanan bir oyundur. Bu noktada Batman’da ve Diyarbakır’da tavır farklılıkları olmak üzere ayak vuruşları aynıdır. Oyuna sağ ayakla başlanır, sağ-sol-sağ ayakla beraber sol ayak öne doğru çıkarılır. Daha sonra sol ayak yerine çekilir ve sağ ayak öne doğru gösterilir ve oyun böylece devam eder. El tutuşları ise avuçlar iç içe geçecek şekilde tutulur ve oyun sırasında serbest bir şekilde ileriye ve geriye doğru sallanır. Oyunun oynanışı sırasında yarım daire veya tam daire olacak şekilde oynanabilir.

TEŞİ: Bu oyun sırasında tutuşlar arka arkaya sıralanacak şekildedir. Müzik eşliğinde yürüyerek el ele tutuşarak arka arkaya olacak şekilde, gidiş ve dönüşü ekip başının gideceği istikamete göre yapılır. Erkeklerin ve kızların gerçek yaşantılarını onların sevinçlerini ve mutluluklarını canlandıran bir oyundur. Sağ-sol-sağ-sağ-sol ayak yürüyerek oynandığında öne atılır yerinde oynandığında yerine çekilir ve oyun böylece tamamlanır. Bu oyun da Batman’da ve Diyarbakır’da tavır farklılıkları olmak üzere ayak vuruşları aynı olarak oynanır.
KURT-KUZU(GUR-U PEZ): Yöremizin en önemli geçim kaynakları tarımla birlikte hayvancılıktır. İnsanlığın ilk zamanlarında doğayla mücadelesi söz konusudur. Özellikle ateşli silahların olmayışı hayvanların diğer hayvanlara karşı heba olmasına sebebiyet vermiştir. Koyunlara ise en büyük bela da kurt olmuştur. Kurtlar koyun sürülerine saldırarak özellikle kendini koruyamayan kuzuları kendilerine yem olarak seçmişlerdir. Bu sebeple özellikle çobanlar kurt tehlikesine karşı yanlarında köpek dolaştırmışlardır. Köpekler bir nevi bu sürü için bekçi vazifesi görmekteydi. Ayrıca çobanlar da av tüfeği taşımışlar. Bu saldırıları halk daha sonra oyun halinde yaşamaya başlamış. Oyun sırasında çoban koyunları otlatırken uyuklar, köpek de o sırada sürüden uzaklaşmıştır. Bunu fırsat bilen kurt sürüye saldırır. Çoban ve köpek bunu geç fark eder. Daha sonra çoban pusuya yatar; çünkü ağzı kanlanan kurdun geri döneceğini bilir. Kurdun ikinci saldırısında çoban tarafından kurt öldürülür. Çobanın isyanı vardır; çünkü sürü sahibine karşı sorumluluğu söz konusudur. Bu oyun için müzik ritmi ve davulun vuruşları serbesttir. Seyirlik oyunlarımızdandır.


BATMAN HALK OYUNLARINDA KULLANILAN ÇALGILAR

Batman halk oyunlarında genel olarak kullanılan çalgılar şunlardır: Davul, zurna, kemençe, düz saz, darbuka, kaval, def(arbane), bıllur, kemane.

DAVUL: Ceviz ağacından yapılır. Keçi veya koyun derisi ile kaplanır. Sağ tarafta kullanılan tokmağın vurulduğu deri kalın ses çıkması istendiği için koyun derisindendir. Sol tarafta kullanılan deri keçi derisi olup çubuk ile tiz sesin çıkarılması sağlanır.

ZURNA: Erik veya gürgen ağacından yapılır. Orta boyda olup 8 deliklidir. Kamış ile kaval arasında dudağı korumak için plastikten yuvarlak bir ekleme kullanılır.

KEMENÇE: Su kabağından yapılır. Balık derisi ile kaplanır, yayı at kuyruğundandır. 3 telli olup, çam sakızı sürülerek çalınır.

DÜZ SAZ: Dut, gürgen veya yaprak ağacından yapılır, 6-7 tellidir.

DARBUKA: Çömlekten yapılır. Koyun ve keçi derisi ile kaplanır.

KAVAL: Erik veya gürgen ağacından yapılır, 8 deliklidir.

DEF(ARBANE): Ceviz ağacından yapılır. Keçi derisi ile kaplanır. Gümüş takılarla süslenir.

BATMAN HALK OYUNLARINDA KULLANILAN GİYSİLER

   Batman halk oyunlarında kullanılan giysileri belirlemek ve anlayabilmek için şehrin coğrafi yapısını ve sosyo-ekonomik düzeyini göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü kıyafeti belirleyen unsurların, bir şehrin coğrafi yapısı ve sosyo-ekonomik düzeyi olduğunu unutmamalıyız. Batman şehri kuzey ve güney doğrultusuna paralel bir şehirdir. Kuzeyi dağlık ve soğuk bir bölge olmasına karşın güneyi ovalık alanlarla çevrili ve sıcak bir bölgedir. Dolayısıyla kıyafetler kuzeyden güneye doğru farklılıklar gösterir. Ayrıca Batman, ticari geçiş noktası özelliğini de taşır. Bu sebepledir ki göç alır. Batman ili Mardin, Bitlis, Siirt, Diyarbakır, Muş gibi civar il ve ilçelerden ve yurdun çeşitli bölgelerinden çok fazla göç almaktadır. Batman nüfusunun %70’ini bu göçler oluşturmaktadır.



 Alınan göçlerin, yöre kıyafetlerini belirleyen unsurlar arasında olduğu da unutulmamalıdır. Bölge genelinde olduğu gibi insanlar burada da hayvancılık ve tarım faaliyetleriyle geçimlerini sağlarlar. Tarım ve hayvancılığın da giysilerin üzerinde önemli bir etkisi vardır. İşte Batman’da  giyilen giysiler de genellikle bu unsurların etkisiyle şekillenmiştir.

Bu bilgiler ışığında Batman’da giyilen giysileri tespit etmek adına araştırmaya koyulduk. Bu araştırma için bütün ilçelere ve köklü tarihi barındıran köylere ziyarette bulunduk. Araştırmamızda özellikle köklü mirası barındıran ve genç nesillere aktaran yaşlı insanları baz aldık. Yapmış olduğumuz çalışmalar ekseninde Batman’da özellikle erkeklerin iki farklı kıyafet giydiğini tespit etmiş bulunmaktayız. Bu ikiliğin nedeni ise hem coğrafi şartlar hem de bölge insanının gelen göçlerle kültür etkileşimini yaşamış olmasıdır. Bu iki kıyafet şalvar–yelek ve derpi–kıras’tır. Fakat ağırlıklı olarak rastladığımız kıyafet ise derpi-kıras’tır. Şalvar–yelek bölgede Batman’la birlikte Diyarbakır ve Bingöl illeri tarafından da giyilmektedir. Fakat kıyafetlerin birbirinden ayrılan yönleri vardır. Aşağıda Batman’da giyilen şalvar–yeleği tanıtmakla birlikte onu diğer illerde giyilen şalvar–yelekten ayrılan yönlerine de vurgu yapacağız. Kadınlarda ise özellikle İslamiyet’in etkisiyle tek bir kıyafet tipine rastlanmaktadır.


1-Erkek Giysileri :

Şalvar – Yelek:

Yapmış olduğumuz araştırmada karşımıza çıkan iki kıyafetten biri şalvar–yelektir. Bu kıyafet türü özellikle şehrin kuzey kesimlerinde yani daha soğuk olan yerlerinde giyilmektedir. Bu kıyafet eskiden el tezgahlarında üretilen yünlerden ve özellikle keçi kılından yapılırdı. Rivayet edildiğine bu şekilde yapılmış bu kıyafetlerin oldukça sıcak tuttuğuydu. Fakat özellikle makineleşmeyle beraber zamanla el tezgahlarının yerini tekstil fabrikaları alınca, şalvar–yelek de bu fabrikalarda üretilen kumaşlardan yapılmaya başlandı. Şalvar bugünkü pantolon niyetine giyilirdi. Bugün bile şehirde şalvarlı insanlara rastlamak mümkündür. Bu aslında insanların alışkanlıklarından vazgeçmesinin ne kadar zor olduğunu gösteren bir durumdur. Yelekler de aynı kumaştan yapılırdı. Şalvar–yelek kıyafeti aynı zamanda Diyarbakır’da da giyilmektedir. Fakat her iki ilde giyilen bu kıyafet arasında bazı farklılıklar vardır. Bu farklılıklardan biri de yelekte kendini gösterir. Diyarbakır’da giyilen yelek kırk düğme, açık ve kapalı diye ayrılır. Batman’da giyilen yelek ise ön kısmı boğazdan gelerek "V" şeklinde bir kesimi vardı ve yelekler 4 veya 5 düğmelidir. Yeleğin arka kısmı ise astarlı ve tokalıdır. Gömlek de yine bugünkü fabrikalarda üretilen kumaşlardan yapılır. Gömlek hakim yaka ve düğmelidir. Fakat düğmeleri gizleyen bir şeridi vardır.

Kırsal bölgelerde ise kolaylık sağlasın diye gömlekler düğmesiz bir şekilde dikilirdi. Renk olarak açık, motif olarak ise genellikle sade veya çizgili motifler tercih edilirdi. Başlık olarak egal (Cemedan) kullanılırdı. Bunun yanında kırsalda ağırlıklı olarak "kum" kullanılırdı. Koyun yününden üretilen çorap giyilirdi. Batman’da ve Diyarbakır’da giyilen kıyafetin farklılıklarından biri de kendini ayakkabıda gösterir. Diyarbakır’da poçikli kundura giyilir ve rengi beyazdır. Batman’da ise ayakkabı olarak poçiksiz kundura giyilirdi. Bu giysiyle beraber pazubent, zincir gibi aksesuarlar kullanılırdı.

Derpi – Kıras: Araştırmamız sonucu tespit ettiğimiz ikinci kıyafettir. Ağırlıklı olarak rastladığımız bu kıyafet derpi–kıras’tır. Bu kıyafet erkekler tarafından alttan giyilen derpi ve üstten kıras olarak giydikleri giysidir. Fakat kıras erkekler tarafından çok fazla kullanılmamaktadır. Sebebi ise araştırma sırasında şahıslarla yapmış olduğumuz görüşmeler sonucu kıras’ın daha çok evde giyildiğini söylemeleriyle ortaya çıktı. Evde giyildiği için bunu dışarıda giymenin ayıp kaçılacağı düşüncesiyle kıras dışarıda giyilmekten ziyade evin içerisinde giyilmektedir. Bu kıyafetin üzerinde İslamiyetin etkisi oldukça fazladır. Çünkü bu kıyafetle ihram arasında büyük bir benzerlik söz konusudur. İhramda ağırlıklı olan beyaz renk derpi–kıras’ta da ağırlıktadır.

Batman’da giyilen giysinin derpi-kıras olduğunun en açık göstergelerinden biri Gertrude Bell’in 1911 yılında Hasankeyf’te çekmiş olduğu resimlerdir. Bell’in çekmiş olduğu resimlere baktığımızda insanların üzerindeki kıyafetlerinin derpi-kıras olduğu çok net gözükmektedir. Derpi-kıras giyilip üzerine de yarım kollu “gaftan” denilen yelekler giyilmiştir. Bele de kuşak takıldığı görülmektedir. Bunların yanında yine başa kum takıldığı ve etrafına da sarık bağlandığını görüyoruz. Aşağıda Bell’in çekmiş olduğu resimlere bakıldığında tespitlerimiz daha iyi görülecektir.


Yine İslamiyet’in etkisiyle bu kıyafetin başlıklarında da görmek mümkündür. Başa "kum" giyilip etrafına da sarık sarılırdı. Kum, koyun ve keçi kılından yapılan bir başlıktır. Araştırmamız sırasında elde ettiğimiz 1965 tarihli resimlerde bu başlık şeklinin kullanıldığı açık bir şekilde görülmektedir.

Takılan sarıklar kumun rengine göre değişirdi. Kumun farklı renklerde kullanılmasının sebebi ise mevsimle alakalıdır. Genelde siyah renkte kum kullanılır ve etrafına beyaz sarıklar bağlanırdı. Fakat yazın bu rengin güneşi daha fazla çektiği bilgisine sahip olduklarından beyaz renkte olan kumlar giyilirdi ve etrafına siyah renkte ipek puşular takılırdı. Puşunun uçlarına da farklı farklı süslemeler yapılırdı. Bunun yanı sıra başlık olarak egal da kullanılırdı.

Derpi şalvarın aynısıdır. Yöre insanlarının kendisi tarafından dokunan beyaz kumaştan yapılır. Derpi kırsal yerlerde biraz faklı olarak giyilir. Normalde derpi’nin altına poçiksiz kundura giyilir ve yün çoraplar derpi’nin içindedir. Kırsalda ise bu yün çoraplar derpi’nin üstüne çekilir ve çarık giyilirdi. Derpi’nin üstüne gömlek giyilirdi. Yine araştırmamız sırasında evine konuk olduğumuz Şehmus Okçu adlı şahsın tam 30 yıllık derpi’sini sakladığını gördük. Şehmus Okçu bize bu derpi’yi tam 30 yıl önce diktirdiğini ve derpi’yi özellikle bir düğüne gidecekse giydiğini söyledi. Diktirdiği günden bugüne kadar düğünlere derpi’yle katıldığını söyledi. Bu alışkanlığın kendisine babasından kaldığını söyleyerek babasının da düğünlere derpi’yle katıldığını dile getirdi. Bu da aslında bu kıyafetin çok eski zamanlardan beri giyildiğinin açık bir göstergesiydi.

Aşağıdaki resimde de gömleğin nasıl olduğunu görüyoruz. Evine konuk olduğumuz bir diğer vatandaşımız ise bu gömleğin 25 yıllık bir gömlek olduğunu dile getirdi. Gömlek de beyaz kumaştan yapılırdı. Gömleğin yakasında ve kollarında yöre kadınlarının el işlemeleri bulunurdu. Gömlek hakim yakaydı ve yakasında iki şerit işleme vardı. Kollarında ise tek şerit işleme mevcuttu. Gömlek düğmeliydi ve bu düğmelerini gizleyen beyaz kumaşı vardı. Kırsalda ise kolaylık sağlasın diye düğmesiz gömlekler yapılırdı.

Gömleğin üzerine giyilen yelek ise günümüzde fabrikalarda üretilen gabardin kumaşından yapılırdı. Yeleğin ön kısmı boğazdan gelerek "V" şeklinde bir kesimi vardı. Yelekler genelde 3 veya 4 düğmeliydi. Yelekler de renk olarak genellikle siyah renk tercih edilirdi, fakat bunun yanında çeşitli renklerde olan yeleklerde giyilirdi. Yeleklerin arka kısmı farklı bir kumaştan yapılırdı. Aşağıda resmedilmiş tarihi bir yelek bunu daha açık göstermektedir.

Kuşaklara baktığımızda ise kuşakların farklılık gösterdiğini görüyoruz. Kuşak takılırken de farklı bağlanış şekillerinin olduğunu görüyoruz. Kuşaklar da hayvancılıkla uğraşan halkın bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün ise fabrikalarda üretilmektedirler. Aşağıda yine çok eski bir kuşak örneğini görmekteyiz.

Bunlarla beraber yün çorap giyilirdi. Ayakkabı olarak ise merkezde poçiksiz siyah kundura giyilirdi. Kırsal kesimlerde çarıkta giyilmekteydi. Aksesuar olarak ise yöre erkekleri pazubent, zincir ve turık kullanırdı. Pazubent, kolun pazu kısmına takılan içinde dua, ayet bulunan bir muskadır. Bu muskalar yörede hemen hemen her erkek tarafından kullanılırdı. Bu muskanın onları kazadan, beladan ve kötülükten koruduğuna inanılırdı. Zincir ise zincirli saatin zincir kısmıdır. Turık ise erkeklerin bağa, bahçeye veya tarlaya giderken yanlarında yiyeceklerini, içeceklerini içine koydukları kesedir.

Aşağıdaki resimde 15 yıl önce çekilmiş bir resimdir. Resimde de görüldüğü gibi ekibimiz derpi–kıras kıyafetinin bir örneğini giymiştir.

2 - Kadın Giysileri:

Erkek giysilerinde olduğu gibi İslamiyet’in etkisini kadın giysilerinde de görmekteyiz. Yörede kadınlar açık saçlarını tülbentle kapatırlardı. Tülbent ince beyaz kumaştan yapılan bir baş örtüsüdür. Bugün bile şehirde özellikle 45 yaş ve üzerindeki kadınlar tülbent kullanırlar. Tülbent’in üzerine de kofi geçirilirdi. Bu başlık tipine Diyarbakır’da da rastlıyoruz. Kofi özellikle 18. yüzyıldan bu yana bölge kadınlarının kullanmış oldukları bir başlıktır. Diyarbakır’da kullanılan kofi fes’lerin değişik tiplerinden oluşur. Birinci kısmı örüklüdür. Diğeri ise saçbağı şeklinde, siyah, çok sık sayıda iplerin aşağıya sarkması ve saçbağı biçimini alması şeklindedir.


 Batman’da kullanılan kofi Diyarbakır’da da kullanılan saçbağı şeklinde olan kofi’ye benzerdir. Bu kofi’nin en alt kısmı tas biçimindedir ve bu kısım kofi’nin düz durmasını sağlayan tenekeden ve tahtadan malzemeler kullanılarak yapılır. Bunun üzerine de fes geçirilir. Bu fes de saçbağı şeklindedir, yani çok sayıda siyah iplerin aşağıya sarkacak şekilde saçbağı şeklini alır. Batman’da  kofi’nin üzerine de temezi’ler sarılır. Diyarbakır’da ise çar’dan sonra temezi sarılır.


 Temezi ince puşulardır. Bu puşuları takarken de pempe, kırmızı, sarı, mor ve yeşil renkleri tercih edilirdi. Temezi’lerin üzerine de yörede beşberlik diye bilinen beşi bir yerde  altın takılırdı.
Batman’da kadınlar fistan (entari) denilen tek parçalı giysileri giyerlerdi. Bu giysi Diyarbakır’da entari olarak giyilirdi.


 Bu fistanların üzerinde genellikle çiçek desenleri bulunurdu. Kırsal yerlerde ise fistanın üzerine Geftan denilen üçetek giyilirdi. En alta da kadın şalvarı giyerlerdi. Bele de kuşak bağlanırdı. Kırsal yerlerde bu kuşağa agabani denilirdi. Fistanın üzerine özellikle kışın kadifeden olan işlemeli hırkalar giyilirdi. Bunlara yelek de denilirdi ve bunlar sıfır koldu. Diyarbakır’da giyilen hırkaların kol uzunluğu ise dirseklere kadardır.
Çorap olarak da yün çoraplar giyilirdi. Ayakkabı olarak ise kadınlar paçiksiz kundura giyerlerdi. Diyarbakır’da ise kadınlar paçikli kundura giyerlerdi.Kırsal yerlerde çarıkta giyilmekteydi.
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
1351 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın