• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
İÇİMİZDEN BİRİ:MİDYAT

Gap Turuna Katılmak için Lütfen Tıklayınız.

Adıyaman ve Nemrut Gezi Rehberi için Lütfen Tıklayınız.

Gaziantep Gezi Rehberi için Lütfen Tıklayınız.

Diyarbakır Gezi Rehberi için Lütfen Tıklayınız.

Hasankeyf Gezi Rehberi için Lütfen Tıklayınız.

Midyat Gezi Rehberi için Lütfen Tıklayınız

Mardin Gezi Rehberi İçin Lütfen Tıklayınız


Midyat

Midyat Tarihçesi

Midyat’la ilgili ilk yazılı bilgiler M.Ö 13.Yüzyıla kadar uzanır. Asur kralları için ele geçirilerek talan edilecek bir bölgedir. II. Aşurnasipal M.Ö. 879 yılında gururla: ’Matiate’yi (=Midyat) ve köylerini buyruğum altına soktum. Bol ganimet edinip, onları yüklü haraca ve vergiye bağladım’ der. Midyat bölgesi, tarih boyunca bu türden olaylarla sıkça karşı karşıya kalır. Midyat dünyanın en eski yerleşim bölgesi olan Yukarı Mezopotamya’da yer aldığı için tarih boyunca Sümerler, Asurlular, Urartular, Makedonyalılar, Persler ve Romalılar gibi bir çok uygarlığın egemenliğine sahne olmuştur.

Midyat’ın İslam egemenliği altına girmesi M.S 640 yılında, Hz. Ömer dönemine rastlar. Daha sonra bölgeye yine müslüman olan Emevi ve Abbasiler egemen olmuştur. Özellikle Abbasilerin yöreye hakim olmasıyla birlikte bölgede çok geniş bir imar hareketi başlamıştır. Midyat köylerinin büyük bir kısmı Abbasilerin en parlak dönemini yaşadığı Sultan Harun Reşit zamanında kurulmuştur.

Bir Anadolu Türk beyliği olan Artukoğulları beyliği döneminde, Deyrizbin (Acırlı) beyleri, Artukoğulları beyliğinin egemenliğine girmiştir. 1810 yılında ilçe olan Midyat, 1890 yılında belediye teşkilatına kavuşmuştur. Belediye teşkilatı derken sizlere tüm Midyatlıların bildiği daha 1960’lı yıllarda belki de (elimde kesin veriler olmadığı için) Türkiye’nin ilk Bayan Belediye Başkanı tarafından yönetilme eşitliği ve hoşgörü başarısını gösterdiğini vurgulamadan geçmenin, ilçe halkına haksızlık olacağı inancındayım.

1997 yılı genel nüfus sayımları sonuçlarına göre Midyat merkezin nüfusu 61.378 olarak tesbit edilmiştir. Estel ve Eski Midyat olarak bilinen ve birbirlerine 3 km. uzaklıktaki iki ayrı yerleşim yeri ve dokuz mahalleden oluşan Midyat’ın arazisi çıplak ve sert görünüşlü, kumlu, killi kalkerli kapalı derin vadi ve tepeler şeklindedir. Karasal iklimin hakim olduğu Midyat’ta yağışlar genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde görülür. Bitki örtüsü step şeklinde meşeliklerdir.

Geçmişten günümüze Midyat insanı geçim kaynağını çiftçilik, hayvan yetiştiriciliği ve el sanatları oluşturmuştur. Midyat’ın geleneksel el sanatları taş işlemeciliği, gümüş işlemeciliği (Telkari), bakırcılık, kilim dokuma, kumaş boyama, çömlekçilik, kuyumculuk günümüzde önemini koruyor. Son yıllarda talebinde büyük artış gözlenen gümüş işlemeciliği yurt dışında da kendine pazar bulabiliyor. Eski Midyat’ta yan yana dizilmiş 25 kadar küçük atölyede, gümüş geleneksel işleme ve tamamıyla el emeğiyle işlenerek, yüzük, gerdanlık, vazo, kemer, anahtarlık, çay kaşığı ve bardak altı gibi aksesuarlara dönüştürülerek ülkemizde ve yurtdışına satışa sunulmaktadır. Midyat’ın aslında çok eski geçmişe sahip olup günümüzde tekrar rağbet gören diğer bir sanatı olan taş işlemeciliği, Kaymakamlık tarafından açılan atölyede hizmet vermektedir.
 
İlçemiz Midyat'ın coğrafi olarak konumu, doğusunda Dargeçit ilçesi, batısında Ömerli ilçesi, kuzeybatısında Savur ilçesi, kuzeyinde Batman iline bağlı Gercüş ilçesi, güneyinde Nusaybin ilçesi, güney doğusunda ise Şırnak iline bağlı İdil ilçesi yer almaktadır. Bu ad, ibadet edenlerin dağı, diyarı anlamında kullanılır. Bu bölgenin yüzölçümü 10.000 Km2'den fazladır.
 
İlçemizin ismi ve ilk kuruluşu konusunda, değişik görüşler bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre, İlçenin adı bir çok değişimlerden sonra Farsça, Arapça ve Süryanice karışımından meydana gelmiş "AYNA" anlamına gelmektedir.
 
Başka bir rivayete göre de Midyat, Mağaralar Kenti anlamına gelen " MATİATE" kelimesinden ismini almıştır. Bu görüşü ileri sürenler, "MATİATE" isminin Asur yazıtlarında M.Ö. 9.Yüzyılda geçtiğini ifade etmektedirler. Bu görüşe paralel olarak Midyat'ta ilk yerleşim yerinin mağaralar olduğunu gösteren "Elath" mevkiinin (Midyat'a 3 Km. uzaklıkta ve Acırlı Beldesi yakınında bulunan Ziyaret-Mesire Yeri) Romalılar döneminden günümüze kadar geldiği söylenmektedir.
 
 
1973 Mardin İl yıllığında İlçenin tarihçesi hakkında şu bilgiler yer almaktadır: Orta Asya'dan göçüp Anadolu'ya gelen Eti Türkleri, Mezopotamya dediğimiz Dicle ve Fırat Nehirleri arasında yer alan ve verimli topraklara sahip olan bölgeye yerleşmişlerdir. ( M.Ö. 2000 yıllarında ) Bölgeden geçişleri sırasında Midyat'ı büyük bir mağara şehri halinde kurup, hayvanlarını da burada barındırmışlardır. Midyat'ın altındaki mağaralar o devirlerde barınak olarak kullanılmışlardır. Bu mağaraların birbirleri ile bağlantıları vardır. Daha sonraları bu bölgeye Orta Asya Türklerinin öncü göçebeleri olan Komuk Türkleri gelip yerleşir.
 
Bölgeye gelip yerleşen Komuklar, asırlarca Asurilerle savaşmışlardır. Bu dönemlerde Asurilerin birkaç defa bölgeyi ele geçirdiği görülmektedir. Ancak bu istilaları pek uzun sürmez ve her defasında çekilmek zorunda kalmışlardır. Nitekim Asur Hükümdarı Tıglatninip zamanında Komuklar, tamamen duruma hakim olmuşlardır. M.Ö. 500-100 yılları arasında bölge, değişik kavimlerin istilasına uğramıştır. Makedonyalılar, Persler, Romalılar bu bölgede hüküm sürmüşlerdir. Midyat' ın asıl meskun hale gelişi veya bölge olarak kuruluşu Selefkuslar devrine rastlamaktadır (M.Ö.180 Yılları).
 
 
M.S. V. yy kadar Hıristiyanlık bölgeye hakim olmuştur. VI. asırdan sonra, İslamiyet' in yayılışı ile birlikte Arap akınları başlamış ve VII. yüzyılda Halit B. Velid orduları bölgeyi fethetmişlerdir. Abbasiler döneminde bölgede imar ve kalkınma hareketleri görülmüştür. Midyat köylerinin ekserisi Harun El Reşit döneminde kurulmuştur. Harun El Reşit'in oğlu Memun'un Türk-Arap karışımı olarak kurduğu büyük bir ordu Cizre-Mardin eski patika yolu boyunca yüz karakola yerleştirilmiştir. Mahalmiler böyle doğmuşlardır. Midyat ve çevresindeki köylere verilen "MAHALMİ" adı buradan gelmektedir. Mahalmi; yüz mahalle, yüz yer, yüz ordugah anlamına gelir ve bugün de Cizre'den Mardin'e kadar eski patika yolu, özellikle eski Bağdat yolu üzerindeki ( bu kervan yolu üzerindeki) bu köyler, Türkçe, Süryanice ve ağırlıklı olarak Arapça karışımı Mahalmice diye tabir edilen bir dili konuşur. Bu köyler: Söğütlü, Şenköy, Acırlı, Çavuşlu, Sarıkaya, Gelinkaya, Düzgeçit, Ovabaşı, Ziyaret, Estel Kesimi, Yolbaşı, Sarıköy, Düzova, Yayvantepe, Eğlence, Pelitli'dir.
 
Mahalmice konuşan bu köylerimizin sakinleri konusunda başka görüşler de vardır. Bir görüşe göre bunlar, Necef Çölünde yaşayan cengaver ve savaşçı Benihilal kabilelerinden. Büyük bir kısmının Orta Asyalı Türklerden olduğu da rivayet edilir. Cizre ile Mardin arasında Midyat bölgesinde yerleştirmekle Bizans'a karşı hem savunma hem de futuhat politikası takip etmiş olan Memun, Estel Camii'ni ve Derizbin (Acırlı) Camii'ni inşa ettirmiştir.
 
Yüz ölçümü - Toplam1,083 km2 (0,4 mi2)-Rakım 950 m (3.117 ft)Nüfus (2013)- Toplam

 İl alan kodu-0482-İl plaka kodu-47

Tarihçe

   Mardin ilinin bir ilçesidir. Dinlerin (İslam, Hristiyanlık, Yezidilik) ve dillerin (Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Süryanice) buluşma noktasıdır Midyat. MÖ IX. yy Asur tabletlerinde Matiate olarak tanımlanır. "Matiate" Aramice/Süryani bir isim ve "köyüm", "vatanım", demektir. Asur kralı II. Asur Nasırpal Tur Abidin'in Aramileri talan ettikten sonra, bu savaşın tarihi tablalar yazılmıştır. Midyat'taki ilk Süryani Hristiyanlar da mağaralarda yaşardı. Midyat tarih boyunca birçok kere kuşatılıp talan edilmiştir. Son olarak Birinci Dünya Savaşı'nın karanlık günlerinde, "Ferman" yılında, kasaba sakinlerinin üçte ikisi yaşamını kaybetmiştir. Ancak 1930 yılından sonra kasaba yeniden canlanmış: Kiliseler, evler ve bazı mekanlar onarılmıştır. Ondan sonra yerleşim düzeni zamanla oturmaya başlamıştır.

    İlçenin deniz seviyesinden yüksekliği 1070 metredir. Mardin ilinin en geniş ve nüfus bakımından en kalabalık ilçelerinden biridir. İlçeye bağlı 43 köy ve mezraa bulunmaktadır. Midyat'da Müslüman olarak Kürtler, Türkler ve Araplar yaşamaktadırlar Din ve grupları ise Hristiyan. Dinine mensup Süryaniler, Ermeniler ve Keldaniler yaşamakta bu dil grupları mezhep olarak aralarında Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere üç mezhebe ayrılırlar. Hristiyanlar kendi aralarında çok az sayıda olmak kaydı ile Süryanice konuşmaktadır, Keldanice ve Ermenice bu bölgede unutulmuş dil gruplarıdır ve konuşulmamaktadır. Midyat'da bu dinlerin yanı sıra sayıları çok az olmakla beraber Yezidi dinine mensup insanlar da yaşamaktadırlar. Bu nedenle Midyat'a "Diller ve Dinler Şehri" denir.

 Süryanilerin milattan önceki tarihleri, eski Mezopotamya'da yaşayan ulusların tarihidir. Süryani halkının kökleri de eski Mezopotamya'nın en eski tarihsel dönemine kadar inmektedir.

 Yukarı Mezopotamya'nın yazılı tarih evresi yalnız Asurlar ile başlar. M.Ö. 3000'lerde Sümer'in kuzeyinde yer alan Asurlar ve Akadlar, Fırat'ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurmuşlardır. Buradaki halk, Sümerlere benzeyen bir medeniyetten oluşmaktadır. Bu kabile, bir Sami dili olan Asurca ve Akadça/Aramice konuşuyordu.
 
   İki yerleşim biriminden oluşan, dinlerin ve dillerin birleşme noktası, "Gelen ağlar giden ağlar" sloganı ile adeta özdeşleşen Midyat Güneydoğu Anadolu bölgesinin en gelişmiş ilçelerinden biridir. 1990'lı yıllardan itibaren okur yazarlık oranında büyük bir ilerleme yaşanmıştır. Geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. 2000'li yıllardan itibaren İlçede çekilen Dizi Film ve Sinema Prodüksiyonları sayesinde unutulmakta olan Midyat'ta yaşayan tüm toplulukların ortak değeri olan Telkari (Gümüş İşleme) sanatında büyük gelişme yaşanarak bu sanat tekrar canlanmakta olup endüstri haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmalar iç ve dış turizmin gelişmesine de katkı sağlamıştır. Midyat'a özgü mimarisi olan ve adını yine Midyat'tan alan "Midyat Evleri"ni süsleyen "Taş İşleme Sanatı" (Nahid) da Midyat'ta yaşayan tüm toplumların ortak değeri olarak ayrı bir önem taşımaktadır.

Köyler

Midyat'a bağlı birçok köy ve belde bulunmaktadır. 55 köy ve 6 belde bağlıdır. Bu köy ve beldelere bağlı birçok mezra da bulunmaktadır. Bugün bu mezraların çoğunda kimse yaşamayıp, dışarıdan gelen Koçerlerin hayvanlarını barındırabileceği yer olarak ve mera alanı olarak kullanılmaktadır.

Midyat Evleri

Midyat Evleri

   Yaşam mekanları diğer ismiyle konutlar, insanların günlük hayatını yaşadığı yerler.Konutlar insanların sosyo-kültürel değerlerini bir anlamda dışa vuran bir özelliğe sahiptirler.

   Bu yaşam mekanlarının kendisine has özellikleri bulunan Midyat evleri, bu evlerin en büyük özelliklerinden bir tanesi sevgiyi barışın, duyguların taşlara işlendiği özgün evler. Burada evlerin mimari yapıları, sosyal yaşam tarzlarına özgü yapım şekilleri, figürleri, mekanların kullanış biçimleri, figürlerin anlamları ile Midyat has olan ceviz ağacından yapılan divan takımları ve özellikleri verilmiştir.
Midyat evlerinde kullanılan malzeme taştır. Ancak kullanılan bu taş normal taştan farklıdır. Kalker taşı olarak adlandırılan açık renkli sarımsı yapıdadır. Bu taşların en büyük özelliği çok kolay kesilebilmesinden dolayı rahat bir şekilde işlenebilir özellikte olması zengin süslemelerin elde edilmesini sağlamıştır.

Kolay işlenen ve ocaktan çıkartılan bir süre sonra sertleşen (iklim şartlarına dayanıklık kazanan) bu kireçli oluşum Midyat yapılarının her devrinde aynı rahatlıkla kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Bu evlerde herhangi bir sıva malzemesi kullanılmaz. Belirli zaman dilimlerinde taşların temizlenmesi amacıyla, taş kırıntıları kum haline getirilerek ve bu kum ile duvarlar ovularak temizlenir. Duvarların örülme işleminde ise kireç ile karıştırılan bu kumdan harç elde edilir. Elde edilen bu harç ile duvar örülür. Midyat’ta ahşap malzemenin kullanılmamış olması ağacın yokluğundan değil, Midyatlıların taşçı geleneğine sıkı sıkıya bağlı olmasından kaynaklanmaktadır.Bu gelenek o kadar yerleşmiştir ki bugün bile beton yapılar yadırganmaktadır.

   Hiçbir evin gölgesi birbirinin üzerine düşmemektedir.Güneş ışınlarının aksine düzenlenen daracık sokaklar iklim şartlarına göre yazın kavurucu sıcağında gölgede kalıp insanları sıcaktan korur. Bu evlerde kullanılan taşlar sıcak ve soğukta daha fazla sertleşir. Taşların özelliklerinden dolayı yazları serin kışları sıcak olur. Kat tavanının meydana getirilişinde çapraz tonozlar kullanılır. Tavanlar iki veya dört tonozlu şekilde olur. Evler genellikle iki katlıdır. Alt kat genellikle günümüzde kullanılmamakla beraber; ahır, at barınağı, kiler vb. amaçlarla kullanılmıştır.

   Giriş kapısından alt katın avlusuna girilir. Alt kattan üst kata kesme taştan yapılan bir merdiven ile çıkılır.

   Odalar avluya bakan revak eyvanın yanlarında sıralanmıştır. Yazları kesme taş döşeli eyvanda oturulur, geceleri yatılır. İklime bağlı olarak kapı ve pencereler küçük tutulmuştur.

   Mimari dehanın doruk noktasına ulaşan, bir oya gibi geometrik şekiller ve bitki desenleri ile işlenmiş ve bu şekilde adeta taşın dili meydana getirilmiştir.
Bu durum ön yüzlerine oymalı taş sütunlar kemerli revaklarla devinimli bir görünüm kazandırılmıştır. Sanatkarca işlenmiş taş süslemelerin başlıca motifleri, burma, lale, üzüm salkımları ve karanfildir.

   Midyat evleri kapı ve pencerelerinin etrafında oya gibi işlenen ve büyük bir ihtişam ile taşın dili ile insanların duyguları ortaya çıkarılmıştır. Yeri geldiğinde pekmezini yaptığı üzüm salkımlarını, yeri geldiğinde etrafını süsleyen karanfil ve laleleri ile şanı belli beyaz güvercini taşa işlemiştir.
Kapılar içerisinde dış kapı sade ve yalın bir şekilde genelde üst tarafı kemer şeklindedir.

   Odaların giriş kapıları daha süslü iç içe zengin motifler taşır. Evlerin klasik şekli olan kemerli kapılardır. Kapının üst tarafında çerçeve motifleri ve kapı kenar motifleri arasında yuvarlak bir çerçeve içerisinde, lale, karanfil ve farklı motifleri içeren armalar bulunur yada bu armalar içerisinde Hz. Süleyman mührü bulunur.
Kapı ve pencereler taş figürleri arasında nerede ise kaybolmuştur. Ancak dış kapılar yapı üzerinde etki bırakmıştır. Çok ağır bir şekilde yapılmış olup metal aksamlar ile ahşap bir arada kullanılmışlardır. Kapılarda antik bir yapı vardır. Ahşap olarak gürgen ve meşe kullanılmıştır.

Midyat evlerindeki pencereler temel olarak iki şekilde yapılır.

Birincisinde dikdörtgen ve üstü üçgen şeklindeki alınlık içerisinde kemerli bir şekilde yapılmaktadır.

   İkincisinde ise dikdörtgen pencereler üstlerinde kuşluk denilen küçük bir pencere ve çevresi çeşitli motifler ile süslü yumuşak hatlara sahip bir alınlık içerisinde oluşmaktadır.

Pencereler iklim şartlarından dolayı küçük tutulmuştur. Ancak alınlık ve süslemeler ile bir ağırlık kazandırılmıştır.

Midyat evlerindeki pencerelerin en büyük özelliği pencerenin geometrik şekli ile süslemeli alınlık arasında geometrik zıtlıktan oluşan bir uyum vardır.
Midyat evlerindeki dış cephe özelliklerinden bir taneside her cephede farklı pencereler ve süslemeler yer almaktadır.

   Yumuşak hatlara sahip pencerelerde cephe keskin süslemeler ile süslenmiştir. Ayrıca tavan yüksekliğindenitibaren cephede hareketlilik oluşturan süslemeler yapılmaktadır.

   Midyat’taki evlerin başka bir özelliği de, mimari yapılarda Hırist Süryani imzası vardır. Bunun en canlı örneği Mardin merkezdeki evlerin hepsi güneye bakacak şekilde inşa edilmiş olup güney (kıble) cephesinde mihrabı andıran bir niş olduğunu belirtmiştik.

Ancak Midyat evleri güneyin dışında başka yönlere de bakmaktadır. Evlerdeki mihrap şekli Hıristiyanların kıblesi doğu cephesinde bulunmaktadır.
Midyat evlerinde ayrıca küçükte olsa taş konsollar ile bir balkon oluşturulmuştur.

Midyat Evleri

Midyat Evleri

   Yaşam mekanları diğer ismiyle konutlar, insanların günlük hayatını yaşadığı yerler.Konutlar insanların sosyo-kültürel değerlerini bir anlamda dışa vuran bir özelliğe sahiptirler.

Bu yaşam mekanlarının kendisine has özellikleri bulunan Midyat evleri, bu evlerin en büyük özelliklerinden bir tanesi sevgiyi barışın, duyguların taşlara işlendiği özgün evler. Burada evlerin mimari yapıları, sosyal yaşam tarzlarına özgü yapım şekilleri, figürleri, mekanların kullanış biçimleri, figürlerin anlamları ile Midyat has olan ceviz ağacından yapılan divan takımları ve özellikleri verilmiştir.
Midyat evlerinde kullanılan malzeme taştır. Ancak kullanılan bu taş normal taştan farklıdır. Kalker taşı olarak adlandırılan açık renkli sarımsı yapıdadır. Bu taşların en büyük özelliği çok kolay kesilebilmesinden dolayı rahat bir şekilde işlenebilir özellikte olması zengin süslemelerin elde edilmesini sağlamıştır.

   Kolay işlenen ve ocaktan çıkartılan bir süre sonra sertleşen (iklim şartlarına dayanıklık kazanan) bu kireçli oluşum Midyat yapılarının her devrinde aynı rahatlıkla kullanılmış ve halen kullanılmaktadır. Bu evlerde herhangi bir sıva malzemesi kullanılmaz. Belirli zaman dilimlerinde taşların temizlenmesi amacıyla, taş kırıntıları kum haline getirilerek ve bu kum ile duvarlar ovularak temizlenir. Duvarların örülme işleminde ise kireç ile karıştırılan bu kumdan harç elde edilir. Elde edilen bu harç ile duvar örülür. Midyat’ta ahşap malzemenin kullanılmamış olması ağacın yokluğundan değil, Midyatlıların taşçı geleneğine sıkı sıkıya bağlı olmasından kaynaklanmaktadır.Bu gelenek o kadar yerleşmiştir ki bugün bile beton yapılar yadırganmaktadır.

   Hiçbir evin gölgesi birbirinin üzerine düşmemektedir.Güneş ışınlarının aksine düzenlenen daracık sokaklar iklim şartlarına göre yazın kavurucu sıcağında gölgede kalıp insanları sıcaktan korur. Bu evlerde kullanılan taşlar sıcak ve soğukta daha fazla sertleşir. Taşların özelliklerinden dolayı yazları serin kışları sıcak olur. Kat tavanının meydana getirilişinde çapraz tonozlar kullanılır. Tavanlar iki veya dört tonozlu şekilde olur. Evler genellikle iki katlıdır. Alt kat genellikle günümüzde kullanılmamakla beraber; ahır, at barınağı, kiler vb. amaçlarla kullanılmıştır.

   Giriş kapısından alt katın avlusuna girilir. Alt kattan üst kata kesme taştan yapılan bir merdiven ile çıkılır.

   Odalar avluya bakan revak eyvanın yanlarında sıralanmıştır. Yazları kesme taş döşeli eyvanda oturulur, geceleri yatılır. İklime bağlı olarak kapı ve pencereler küçük tutulmuştur.

   Mimari dehanın doruk noktasına ulaşan, bir oya gibi geometrik şekiller ve bitki desenleri ile işlenmiş ve bu şekilde adeta taşın dili meydana getirilmiştir.
Bu durum ön yüzlerine oymalı taş sütunlar kemerli revaklarla devinimli bir görünüm kazandırılmıştır. Sanatkarca işlenmiş taş süslemelerin başlıca motifleri, burma, lale, üzüm salkımları ve karanfildir.

Midyat evleri kapı ve pencerelerinin etrafında oya gibi işlenen ve büyük bir ihtişam ile taşın dili ile insanların duyguları ortaya çıkarılmıştır. Yeri geldiğinde pekmezini yaptığı üzüm salkımlarını, yeri geldiğinde etrafını süsleyen karanfil ve laleleri ile şanı belli beyaz güvercini taşa işlemiştir.

Kapılar içerisinde dış kapı sade ve yalın bir şekilde genelde üst tarafı kemer şeklindedir.

Odaların giriş kapıları daha süslü iç içe zengin motifler taşır. Evlerin klasik şekli olan kemerli kapılardır. Kapının üst tarafında çerçeve motifleri ve kapı kenar motifleri arasında yuvarlak bir çerçeve içerisinde, lale, karanfil ve farklı motifleri içeren armalar bulunur yada bu armalar içerisinde Hz. Süleyman mührü bulunur.
Kapı ve pencereler taş figürleri arasında nerede ise kaybolmuştur. Ancak dış kapılar yapı üzerinde etki bırakmıştır. Çok ağır bir şekilde yapılmış olup metal aksamlar ile ahşap bir arada kullanılmışlardır. Kapılarda antik bir yapı vardır. Ahşap olarak gürgen ve meşe kullanılmıştır.

Midyat evlerindeki pencereler temel olarak iki şekilde yapılır.

Birincisinde dikdörtgen ve üstü üçgen şeklindeki alınlık içerisinde kemerli bir şekilde yapılmaktadır.

İkincisinde ise dikdörtgen pencereler üstlerinde kuşluk denilen küçük bir pencere ve çevresi çeşitli motifler ile süslü yumuşak hatlara sahip bir alınlık içerisinde oluşmaktadır.

Pencereler iklim şartlarından dolayı küçük tutulmuştur. Ancak alınlık ve süslemeler ile bir ağırlık kazandırılmıştır.

Midyat evlerindeki pencerelerin en büyük özelliği pencerenin geometrik şekli ile süslemeli alınlık arasında geometrik zıtlıktan oluşan bir uyum vardır.
Midyat evlerindeki dış cephe özelliklerinden bir taneside her cephede farklı pencereler ve süslemeler yer almaktadır.

Yumuşak hatlara sahip pencerelerde cephe keskin süslemeler ile süslenmiştir. Ayrıca tavan yüksekliğindenitibaren cephede hareketlilik oluşturan süslemeler yapılmaktadır.

Midyat’taki evlerin başka bir özelliği de, mimari yapılarda Hırist Süryani imzası vardır. Bunun en canlı örneği Mardin merkezdeki evlerin hepsi güneye bakacak şekilde inşa edilmiş olup güney (kıble) cephesinde mihrabı andıran bir niş olduğunu belirtmiştik.

Ancak Midyat evleri güneyin dışında başka yönlere de bakmaktadır. Evlerdeki mihrap şekli Hıristiyanların kıblesi doğu cephesinde bulunmaktadır.

Midyat evlerinde ayrıca küçükte olsa taş konsollar ile bir balkon oluşturulmuştur.

Midyat Camiler

C a m i l e r

Cevatpaşa Camii:

   Merkez Cevatpaşa Camii, 1925 yılında Cevatpaşa tarafından yaptırılmıştır. Cami,kalın duvarlı olup,kare planda Midyat taşından inşa edilmiştir. Avlulu cami tipindedir. Caminin giriş bölümü içeriye girildiğinde üç metre genişliğinde dikdörtgen planda bir bölmeden oluşmaktadır. Namaz bölümünün kapısı kavisli olup,kapının kenarları palmet motifleriyle süslüdür. Aynı kapının üst kısmı iç içe girmiş halka şeklindeki motiflerle süslenmiştir. Caminin giriş bölümü iki dikdörtgen prizma duvar üzerine,caminin namaz bölümünün duvarıyla üç kemer üzerine oturtulmuştur.

    Cami, tabanları kare şeklindeki desteklerle on sekiz yuvarlak sütun üzerine oturtulmuş,on iki kemerden oluşmuş olup,caminin tam ortasında küçük kubbe yer almaktadır. Kubbenin dört yönünde küçük pencereler yer almaktadır. Pencerelerin alt bölümlerine doğru yarım küre şeklinde dört oyuk mevcuttur. Cami pencereleri kemer tipinde inşa edilmiş olup,pencerelerin dış cepheleri iç içe girmiş kare taş dilimleriyle süslenmiştir. Mihrap etrafındaki şekiller dört bölümden oluşmaktadır. Birinci ve ikinci bölüm bitkisel bezemelerle süslenmiş olup,üçüncü bölüm iç içe girmiş kare prizma şeklindeki taş dilimlerinden oluşmuştur. Dördüncü bölümde ise,kenarları dıştan oymalı yarım küre şeklinde taştan şekillendirilmiştir. Minare,Midyat taşından yapılmış silindir şeklindedir. İki şerefeli olup süslemeler şerefede yoğunlaşmıştır. Birinci şerefe ince sütunlarla süslenmiş olup her iki şerefede de bitkisel ve geometrik şekiller şerefelere süsleme yoğunluğu kazandırmaktadır.

Merkez Ulu Camii:

   Merkez Ulu Camii,1800 yılında yapılmıştır. Cami dikdörtgen planda sade bir yapıdır. Cami,yine yöre mimarisine uygun olarak kesme taştan yapılmış olup avlulu cami grubundandır. Avluya sonradan ekleme yapılmıştır.Caminin damı,önceleri çatı şeklinde olup sonradan (yaklaşık elli yıl önce ) bugünkü durumuna getirilmiştir. Cami sekiz duvar üzerine oturan on iki kemerden oluşturulmuştur. Pencerelerde kemer tipinde inşa edilmiştir.

    Caminin güney bölümünde,mihrap ve bir metre sağında minber yer almaktadır. Mihrabın üç tarafı bitkisel bezemelerle süslüdür. Mihrabın üst bölümünde Arapça yazı ile 1319 tarihi yazılıdır. Minber yedi basamaklıdır.Caminin batı bölümünün,kuzey yönünde 4,5 m. en ve boyunda yaklaşık 4 m. Yüksekliğinde kubbe yer almaktadır. Söz konusu bölümün doğu duvarında minarenin temeli başlamakta,yapılan incelemelerde şimdiki minarenin yerinde daha kısa olan minare yer almaktaydı.Minare düzgün kesme taştan yapılmış ve tek şerefelidir. Minare kalın bir silindir şeklinde inşa edilmiş olup süslemeler sadece şerefe bölümünde yer almaktadır. Bu süslemeler,bitkisel bezeme ve geometrik şekillerden oluşur.

H. Abdurrahman Camii :

H. Abdurrahman Camii,Midyat merkezde yer almaktadır. Yapılış tarihi Hicri 1331 Miladi 1915 yılını göstermektedir. Cami kare planda olup süsleme açısından sade bir yapıdır.Cami Midyat taşından yapılmış olup avlulu cami gurubundandır. Cami iki kare duvar üzerine oturan altı kemerden oluşmuştur. Caminin beş tane kemer planında penceresi vardır. Mihrap ve minber bitkisel motiflerle bezenmiştir. Minbere beş basamakla çıkılır,giriş kapısının her iki tarafında ince sütunlu iç içe girmiş motiflerle süslüdür. Caminin giriş bölümünde camiye bağlı küçük bir bölüm vardır.Cami minaresi tek şerefeli olup,Ulu Camiindeki gibi bitkisel bezeme ve geometrik şekillere süslüdür. Minare silindir şeklinde inşa edilmiştir.

Manastır ve Kiliseler

Manastır - Kiliseler

MOR GABRİEL MANASTIRI (DEYRULUMUR):

   Midyat’ın 23 km. uzaklığındadır. Midyat-İdil doğrultusunda, Yayvantepe köyüne varmadan önce, soldan ayrılan 2,5 km. bir yol ile bu manastıra ulaşım sağlanmaktadır. Yöredeki en eski ve en antikmanastır olması nedeniyle yıllardan süzülmüş otantik, tarihsel özelliğini gözler önüne sermektedir. Bu nedenle bu manastırı ziyaret eden kişi, 1600 yılın derinliğinden yansıyan engin bir tarihle karşı karşıya kalır ki, Doğu’nun bu sesiz incisinde soyut anlamdaki insanlık erdemlerini çok daha doğru bir şekilde kavramış olur, aynı zamanda gördüğü görkemin karşısında da şaşkılığını gizleyemez olur. Çünkü bu başyapıt, üstün yapılı manastırın temelleri ilk olarak MS. 397 yılında Roma İmparatorları Arkadius ve Anurius döneminde, Mor Samuel ve Mor Şemun adında iki Süryani rahip tarafından atılmıştır.

   Söz konusu manastır, Midyat platosundaki manastır yaşamını gerçek başlatıcısı olduğu için, daha ilk dönemlerinde yüzlerce rahibi barındıracak bir niteliğe bürünmüştür. Bu manastırın temelleri her ne kadar 397 yılında atılmışsa da tarihin akışı içinde ve özellikle İmparator Küçük Todosius ve Anastas döneminde bu manastırda ilginç fresk ve figürlerle bezenmişti. Mihrab bölümünün tabanında beyaz, siyah, kırmızı ve mavi renklerinden oluşan mozaik ve tavandaki büyüleyici yaldızlı mozaikde o tarihten kalmadır. Büyük kilisenin bitiminden sonra, o tarihlerde manastır rahiplerince manastırın dışında yapılmış derin ve büyük sarnıç hala kullanılmaktadır. 

   Ayrıca manastırın içinde bulunupta 6. yüzyıldan kalma Azizler evi, Meryem Ana Kilisesi ve Teodora Kubbesi yapıları mevcuttur. Bu yapıların en gözdesi Teodora Kubbesidir. Bu kubbe, İmparator Arkadius’un kızı Teodora’nın maddi yardımıyla ovalımsı bir şekilde pişmiş tuğlalardan yapılmış sekiz kavisli ilginç bir kubbedir.

   Eskiden yemekhane olarak kullanılmaktaydı. Bunun hemen batısında ise kuzeyden güneye doğru boydan boya uzanan eski mutfak bölümü bulunmaktadır. Bunlara koşut olarak bu manastır, tarihsel süreç içinde bir çok çapul ve yağmalara sahne olmuş, ağır darbelerle tahrip edilmiştir. Bu nedenle o dönemin başkenti -Roma- İstanbul’un maddi desteğiyle vücuda gelen o güzelim süsler yok olmuştur. Özellikle Perslerin ve Aksak Timur’un 1394 yılındaki darbeleri çok etkili olmuştur. Böylelikle bu şaheser manastır, kilise içindeki mihrab bölümünün taban-tavan mozaiği dışında özgünlüğünden ve bezeli özelliğinden yoksun olarak günümüze kadar gelebilmiştir.


Anıtlı(HAH) Köyünde Bulunan Meryemana Kilisesi:

Anıtlı Köyünün güneyinde yer alan bu kilise günümüzde eşine az rastlanan kiliselerden biridir. Bu Kilse Süryani dilinde "yoldath aloha" ismini taşımasına rağmen çoğu kez Arapça "El Hadra"(bakire) olarak anılır. Kilise kare planı ve merkezi kubbesiyle ancak Mardin yakınlarındaki Deyrulzafaran Manastırının büyük kilisesiyle karşılaştırılabilir. Her iki kilisede büyük olasılıkla 6.y.y. dan kalmadır.Kubbenin dıştan üst yapısı ve çan kulesi 20.y.y. eklemeleridir.Oturma yerleri bulunan bir opsisle ,karşılıklı okuyan iki koroyu barındıracak genişlikte,ama cemaate kapalı bir nef,yöre kiliselerinde hiç rastlanmayan diğer özelliklerdir. Öyle görülüyor ki kilise bir zamanlar metropolitlik merkezliğini üstlenen HAH’ta metropolitin manastır erkanına ayrılmıştır. Midyat’taki diğer manastır kiliseleri gibi buda çapraz neflidir.

   Naos’a hakim dört süslü kemer,kubbenin üzerinde yükseldiği sekizgen kasnağı taşır: Bir kemer sola eklenmiş narteksten kiliseye açılan girişi çevreler; kuzey ve güneyde bulunan diğer ikisi, çift rahip korosu için planlanmıştır;dördüncüsü ise sunak alanını çevirir.Sunak alanını her iki tarafında yan hücreler bulunur. Kemerlerin üzerinde yükseldiği başlıklar,olağan biçimde akantus yaprakları ve girlandlarla bezelidir. Başlıkları ve zarif süslemeleriyle kilise mimari açıdan Turabdin’in incisidir. Hah Meryemana Kilisesi’nin kuruluşu ile ilgili diğer bir söylenceye göre ise;kilisenin kuruluşu Hz. İsa’nın doğumuna (1.y.y.) dayanmaktadır.Yahudiye ülkesinde,bir kralın doğumunu muştuladığına inandıkları parlak yıldızın izini süren on iki kral,doğudan yola çıkarlar. Hah Kralı Hanna’ya vardıklarında içlerinden üçünü Kudüs’e yollarlar. Üç Kral yeni doğan çocuğu bulup ona hediyeler sunarlar. Kendilerine anı olarak verilen Çocuğun bezini Hah’a getirdiklerinde içleri onu parçalamaya el vermez. Yakıp külünü aralarında paylaşmak istediklerinde,aleve atılan bez on iki altın madalyaya dönüşür. Bu mucizeye tanık olduklarında Tanrı Anası adına sonsuza kadar ayakta kalacak bir anıt kurmaya karar veriler.

Hah Harabeleri:

Anıtlı (Hah) Köyü ile Karagöl (Derkube) arasında yer alan harabelerle ilgili elde yazılı bir kaynak olmamakla birlikte büyük bir medeniyetin izlerini taşımaktadır. Özellikle harabenin orta yerinde,özenle yontulmuş taşlarıyla göze çarpan Sarhavdana ,büyük olasılıkla bir meryemana kilisesidir. Kilisenin orta nefinden sunak kısmına geçişi taçlandıran,çift sıra akantus desenli başlıkların taşıdığı taş keme,hala yerli yerindedir. At nalı biçimindeki kemer,gök kuşağının değişik renklerini anımsatan zarif desenli silmeleriyle 8.y.y.taşçı ustalarının maharetlerini sergiler gibidir.



Mor Serkis ve Bakos Manastırı:

Anıtlı’nın (HAH) kuzeyinde Çok sevilip sayılan asker azizler Mor Serkis ve Bakos’un anısına inşa edilmiştir.En eski yapıöğeleri 789 yıllarına kadar uzanmaktadır. Kilise,değerli süslemeleriyle göze çarpmaktadır.


Mor Eliyo Kilisesi:

Anıtlı Köyünün 2km.kuzey doğusunda yer alan Alagöz Köyünde bulunur. İki nefiyle kilise,büyük bir olasılıkla güney cephesindeki genişletilmiş narteksiyle bir bazalikanın yada(daha az bir olasılıkla )çapraz nefli bir manastır kilisesinin değişikliğe uğramış halini yansıtmaktadır. Yapılış tarihi ile ilgili elde mevcut bir bilgi,belge yoktur.


Mor Afrem Kilisesi:

Midyat’ın Bardakçı (Bote) Köyünde bulunan Mor Afrem Kilisesi köyün odak noktasında bir kaleyi andırmaktadır.Köy tarihi süreç içinde pek çok saldırıya maruz olmuştur. Bu saldırılarda köy halkı çoğu jkez ya kiliseye sığınmış yada kendilerini buradan savunmuştur.Kilise alışıla gelmişin dışında ve büyük olasılıkla çeşitli tadilatlardan kaynaklanan bir planı yansıtır: Ortada naos,naosun kuzeyine ve güneyine yerleştirilmiş birer mihraplı iki yan nef ve önde narteks.





Mor Kuryakos Kilisesi:

Midyat’ın Yemişli (Anhel) Köyünde yer alan kilise temel planı bakımından Turabdin’deki çoğu köy kilisesiyle benzeşmesinin yanında bünyesinde bazı değerli eserler barındırır. Kilisenin narteksi önüne,doğuda küçük bir beth slutho’yla son bulan,revaklı bir geçit eklidir. Sıcak yaz günleri rahatça dua edebilmek için düşünülmüş bu yapının ön cephesi başlıklı payeler üzerine bindirilmiş at nalı biçimi bir kemer vurgular. Orta Çağ’dan kalma bir azizname Kiliseyi 734 yılında vefat eden zeytin ağaçlarının banisi (zeytinci) Mor Şemun’a atfetmektedir.Mor Kuryakos Kilisesi’nde büyük olasılıkla 18.y.y.’dan kalma boyalı ahşap oyma sunakların nadide örneklerinden biri yer almaktadır. Ahşap sunakların daha sonra yaygınlaşan taş sunaklara örnek oluşturduğu sanılır. Yemişli(Anhel) de Mor Kuryakos ve Mor Eşayo Kiliseleri yanısıra Meryemana,Aziz Petrus ve Pavlus, Eliyo,Şmuni,Gevergis ve Zeytinci Şemun’a adanmış altı şapel daha bulunur.


Mor Estafanos Kilisesi:

Midyat’ın Güngören (Keferbe ) Köyünde yer almaktadır. Kilisenin güneyinde,doğusu mihrap tarafından kapatılan,yazlık kilise niteliğindeki iç avlu uzanır. Ana kilisenin kuzeyine yüksek tonozlarla ona bağlanan ve vaftizhane olarak kullanılan Vaftizci Mor Yuhanon Kilisesi yerleşmiştir. Kilisenin naosa açılan kapının solundaki yazıtta 778/79 tarihleri okunmaktadır. Mor Stefanos Kilisesinin içi klasik anlamda zariftir. Doğu batı yönünde yerleştirilmiş uzun orta nefiyle Turabdin bölgesindeki en güzel köy kiliselerinden biridir. Oldukça dar yan nefin yan duvarları, yüksek kemerlerle bölünmüştür. Mihrap içinde,kilisenin mekan bütünlüğüne yaraşan uslupta basit bir sunak yer alır.

Telkari Sanatı

Telkari’ nin sözcük anlamı tel ile yapılan sanattır. Ancak bu tanım, tel   ile yapılan her sanatsal çalışmanın telkari olduğu anlamına gelmez. Örneğin,   ’Trabzon işi’ hasır örgü bileziğe tel ile yapılmasına rağmen telkari   denilmez. Yine, ağaç üzerine yollar açıp içine döverek tel gömme işinin de   telkari olduğu sanılmaktadır; oysa bunun adı ’tenzil’ sanatıdır.
 
  Telkari’ye aynı zamanda ’vav işi’ de denilmektedir. Bu isim, Osmanlıca vav   harfinin, uygulamada motif olarak sıkça kullanılmasından dolayı verilmiştir.   Ayrıca bu sanata çift işi diyenler de vardır. Bu ismin kaynağı ise, işin   yapımı sırasında parçaların teker teker biraraya getirilmesinde kullanılan,   cımbıza benzer ancak ucu daha ince olan ve ’çiff’ olarak isimlendirilen   alettir. Bu iki isim de genellikle sanatkarlar, arasında kullanılır.

Bir çok geleneksel sanatımızda olduğu gibi, telkaride de sanatkar işinde   kullanacağı her türlü malzemeyi kendisi yapmak zorundadır. Yani, usta   telkaride kullanacağı telleri kendi atölyesinde ham maddeden elde   etmektedir.Öyle ise biz de, bu sanat dalımızı anlatmaya, kullanılacak telin   yapımıyla başlayabiliriz.
  Ocakta pota içerisinde eritilen maden (bu işte en çok kullanılan maden   gümüştür, bazen altın ve başka madenler de kullanılır) çubuk haline   getirilmek için kalıba dökülür. Yapılacak işin şekline göre çubuk döküm,   üzerinde genişten dara doğru delikleri olan çelikten yapılmış haddeden geçirilir.

Haddeden geçirme işlemi zor ve zaman alıcıdır. Hadde sağlam bir yere   tesbit edilmelidir. Haddenin geniş tarafından sokulan tel öbür ucundan   çekilirken uzar ve aynı zamanda incelir. Maden, bu tekrarlar sırasında   sertleşir; sertleştikçe tavlanır, yani kor haline gelinceye kadar ateşte   bekletilir; soma da haddeden kolay geçsin diye balmumuna daldırılır. Haddeden   çekmek için özel penseler kullanılır.
 
  Haddeden çeken usta beline manda derisinden yapılmış, üzerinde madeni   halkalar olan kalın bir kuşak bağlar. Kol gücünün yetmediği ve telin uzadığı   zamanlar telin ucunu belindeki derinin madeni halkalarına takar ve beden   gücünü de kullanarak işi sona erdirir. Bu yorucu çalışma, kalınlığı aşağı   yukarı 0.5 cm olan gümüş çubuk 1 mm’ lik ince bir tel haline gelinceye kadar   sürer. Her telkari işi iki ana kısımdan meydana gelmiştir. Birincisi işin ana   iskeleti olan ’muntaç’ (kılavuz); ikincisi de muntaç içine yerleştirilmiş   vav, kake, dudey, gül, tırtıl, güverse vb. isimlerle anılan her biri farklı   biçimlerde yapılmış motiflerdir.
 
  Çalışmaya önce muntaç yapımıyla, yani ana iskelet kurularak başlanır.   Muntaçın tel kalınlığı motiflerin tel kalınlığının iki katıdır. Muntaçdan   soma ara boşluklar teker teker büyük bir titizlik ve sabır ile doldurulur.   Bütün bu çalışmalar, ceviz ağacından kesilmiş düz yüzeyli bir levha üzerinde   yapılır. Bu ceviz levha, üst yüzü yakılarak yağı alındıktan soma, ağır demir   levhalar altında iki-üç gün bekletilerek kullanılacak hale getirilir. Son   zamanlarda, ceviz levha yerine iletken özellikleri zayıf, yanmaz amyant   levhalar da kullanılmaktadır.
 
  Bazı kaynaklar, ana iskeletin kurulmasında tellerin ’lehim’le   birleştirildiğinden özetmektedirler. Bu bütünüyle yanlıştır. Çünkü bir gümüş   işine lehim değdi mi, o iş hurdaya atılır. Lehim gümüşü çürütür.
  Gümüş tellerin birleştirilmesinde kullanılması gereken yöntem ’kaynak’ tır.   Mili metrik tellerin kaynak yapılması çok güçtür. Çünkü ısı biraz fazla   kaçırılırsa telin kendisi erir. Dolayısıyla bu çalışma büyük titizlik ve   sabır ister. Bunun için önce, ayarı belli bir ölçüde düşürülen gümüş,   eğelenerek küçük tanecikler halinde bir güderi parçası içine toplanır.   Eğelenmiş gümüş bir kaba konur ve içerisine toz boraks katılır. Suya   daldırıldıktan soma amyant üzerine yerleştirilen ana iskeletin her bir parçası   bu gümüş-boraks karışımı ile kaynak yapılarak birleştirilir.
 
  İskeletin yapımından sonra motif yerleştirme işi, aynı şekilde kaynak   yöntemiyle devam eder. Ancak motif yapımı uzun zaman alır. Bu yapım sırasında   da büyük bir titizlik ve sabır gereklidir.
  Telkariden yapılan işler sayılamayacak kadar çeşitlidirler. Mesela sigara   ağızlıklarından, tütün kutusundan, fincan zarflarından tutun da çeşitli   tepsiler, kemerler, tepelikler, aynalar hep telkari tekniği ile   yapılmışlardır. Bu sanatın kaynağının Mezopotamya ve eski Mısır olduğu   sanılmaktadır. Buralardan Uzak Doğuya, başka bir koldan ise Anadolu’ya ve   Anadolu üzerinden de Avrupa’ya yayıldığı bilinmektedir.
 
  Yurdumuzda ise en önemli telkari merkezi Mardin’in Midyat ilçesi olmuştur.   Midyat işleri son derece zarif ve kıymetlidirler

Süryaniler

Süryaniler, köken olarak Hz. Nuh?un oğlu Sam?a dayanırlar. Semitik ırka mensup bu topluluğun yerleşim alanları genelde Mezopotamya bölgesidir. Bu geniş coğrafya üzerinde Beş bin yıllık gibi uzun geçmişe sahiptirler.
Elli asırlık tarihi süreçte isim değişikliğine uğradıkları söylense de, son yirmi asırdır Süryaniler diye çağırıldıkları kesindir. Kökleri bu kadar tarihi derinliklere inen Süryaniler, kültürlerini ve inançlarını korumuş, her şeye rağmen ayakta kalma başarısını göstermiş, varlıklarını günümüze kadar taşıyabilmişlerdir.
Süryani ataları Aramiler; Hiristiyanlığın, Antakya şehrine girdiği ve Hıristiyan dünyasının üç büyük kürsüsünden ilki olan Antakya Elçisel Kürsüsünün kurulduğu dönemde (M.S. 37-43) bölgede etkin durumdaydılar. Çeşitli putlara tapan Aramiler?in büyük çoğunluğu, İsa Mesih?in öğretisini kabul ederek Hıristiyanlığa geçiş yapmışlardır. Buna paralel olarak Arami olan isimlerini terk ederek Süryani tabirini kullanmaya ve ayni zamanda konuştukları Aramice lisanına da Süryanice demeğe başlamışlardır.
O dönemde, bölgede yeni gelişen Hıristiyanlık inancı ile Süryani ismi özdeşleşmiş, bu iki öğe halk arasında aynı anlam ve manada kullanılır olmuştu. İsa Mesih?in havarileri ile bölge halkı Süryani adını o kadar benimsediler ki Antakya kilisesini bu isimle çağırmaya başlamışlar ve bu ismi Antakya Kilisesinin dini simgesi haline getirmişlerdir. Üçüncü Antakya Patriği Mor İğnatiyos Nurani?nin, M.S. 107 yılında Romalılara yazdığı mektubunda görüldüğü gibi "Antakya Süryani Kilisesi" değimini kullanmıştır.
Arami Kralı V. Abgar, M.S. 34 yılında Hıristiyanlık inancını kabul ettikten sonra, Mezopotamya?nın çeşitli bölgelerine elçiler göndererek, Hıristiyanlık inancının bu coğrafyada yayılmasına öncülük etmiştir. Bölge halklarının Süryanice (Aramice) konuşuyor olmaları bu süreci hızlandırmıştır. Böylece biri diğeri ile özdeşleşmiş, ayni anlam ve manada kullanılan Hıristiyanlık inancı ile Süryanilik, kısa zamanda Mezopotamya bölgesine yayılmıştır.
Günden güne gelişen Süryaniler, yaşadıkları topraklar üzerinde kültür ve sanat alanında eşsiz eserler bırakarak bölgenin sosyal yaşamını derinden etkilemişlerdir. Birçok alim ve bilgin yetiştirerek, bölge medeniyetine yön vermişlerdir.
Süryani bilginleri, dilbilgisi, konuşma (hitabet) ve şiir gibi filoloji bilimlerine yoğunlaşmışlardır. Bunun yanında mantık, felsefe, tabiat bilimleri, matematik, astronomi, jeoloji ve tıpla uğraşmışlardır. Bu değerli bilginler, teorisel din biliminin, ahlakın, kilise ve toplum hukukunun da derinliklerine dalmış bu konularda önemli çalışmalar yapmışlardır.
Uzun zamanlar toplum ve din tarihi, coğrafya, kilise müziği ve hikaye anlatma sanatına değinmişler, genel olarak insani eğitimin en bilinen alanlarını kapsamışlar, bilginin meşalesini doğu ve batı dünyasının en uzak bölgelerine taşımışlardır.
Yunan edebiyat eserleri, zenginliğine, mükemmelliğine ve üstünlüğüne rağmen her ne kadar Süryani ve Latin edebiyatı için bir model olduysa da; bir bütün olarak değerlendirildiğinde Süryani edebiyatının mükemmelliği üzerine geçememiştir.
Süryaniler, tarihlerinde Romalılar, Persler, Bizanslılar, Araplar, Moğollar ve Türkler zamanında en doğru tarihsel dökümanlara sahip olan toplumdur. M.S. 4. yüzyıl Yunanca yazan alimlerin eserleriyle çalkalanırken, Edessa (Urfa) okulu bu yazıların en seçkinlerini Süryanice?ye çevirmekte gecikmemiştir. Edessa okulu Yunanca eğitimi vermeye de başlamış, 12. yüzyılın sonuna kadar olan sürede en ünlü okulları arasında yerini almıştır. Diğer bir yandan çeşitli Süryani alimleri, felsefe ve bilim kitaplarını önce Süryanice?ye daha sonra Arapça?ya çevirmek için büyük çabalar harcamışlardır. Bu edebi hareket ve onun etrafında gelişen çalışmalar sayesinde, asılları kaybolmuş olan Yunanca Hıristiyanlık kitapları, Süryanice?ye yapılmış çevirileri sayesinde korunabilmiştir. Süryani yazarlarının ürettikleri eserler, kendi dönemlerinde adeta başvuru kaynağı olmuş ve çeşitli dillere çevrilmişlerdir.
Beş bin yıllık geçmişe sahip bu zengin kültürün mirasçıları Süryaniler, günümüzde yaklaşık olarak beş milyon tahmin edilen nüfuslarıyla Türkiye, Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Hindistan?da yaşamaktadırlar. Ancak yirminci asrın son çeyreğinde, büyük bir bölümü Türkiye ve Ortadoğu?dan ayrılarak, başta Avrupa ve İskandinavya ülkeleri olmak üzere Amerika?ya, Avustralya?ya göç etmişlerdir.
Yezidilerde Hac ve Laleş

Midyat?ta eskiden bir kaç tane yezidi köyü vardı. Şimdi Midyat?ta yezidi sayısı parmakla sayılacak kadar azaldı. Yezidilerle iç içe yaşamamıza rağmen ben şimdiye kadar yezidilerin kutsal merkezi olan laleş hakkında çok sınırlı bilgiye sahiptim. Laleşte hac ve vaftiz törenlerini hiç görmemiştim. Merak edenler için yezidi hacı ve Laleşteki kutsal tapınakta bulunan kutsal zemzem suyu...
Ezidilik doğadaki çok sayıda varlığı, Tanrı’yı ve Tanrı’nın yardımcısı, meleklerin başı Tawusi Melek’i kutsallaştıran bir dindir. Ezidilerin Tanrı inancı taşımaz olarak değerlendirilmelerinin bir sebebi meleklerin farklı adlandırılmış ve kutsallaştırılmış olmasıdır. Kitaplı dinlerde adı geçen melekler, Ezidi inancında, Şeyh Adi’nin yanına gelen ilk müritleriyle/akrabalarıyla eş tutulur. Ezidi dini kastlarını oluşturan ve dini ibadetlerini şekillendiren bu melekler (Şeyh Hasan, Şeyh Ebubekir, Şeyh Şemsettin, Şeyh Fahrettin, Melek Sıcaddin, Amadin ve Nasreddin) cemaat tarafından yarı insan/melek olarak tanımlanır ve “Xudan” diye adlandırılan bu melekler tüm ibadetlerde kutsanırlar. Diğer tek tanrılı dinlerden farklı olarak meleklere verilen bu önem Ezidilerin “şeytana tapanlar” olarak tanınmalarına yol açmıştır. Kitaplı dinlerdeki biçimiyle adlandırılan ve tanımlanan Tanrı, Ezidi dininde de yer alır: Yeri göğü, tüm varlıkları yaratan O’dur; Tawusi Melek’i de yaratan O’dur. Ama Ezidiliği onlardan ayıran meleklerin anlamlandırılışıdır; adları ve işlevleri farklıdır. Ezidi inancına göre, Tawusi Melek Tanrı tarafından affedilendir ve meleklerin başı seçilmiştir. Tanrı bir ve iyidir. 0 yeryüzündeki her hareketin ve duygunun sahibidir. Yeryüzünde var olan hiçbir şey Tanrı’dan habersiz ve izinsiz değildir. Ve dünya şekillenirken, Tawusi Melek, Tanrı’nın en sadık yardımcısıdır.
12. yüzyılda Şeyh Adi bin Musafir ve öğrencileri tarafından Hakkari dağlarında şekillenen ve Sincan’a (Irak/Musul) kadar taşınan bu öğretiye Hıristiyanlık’tan, Zerdüştilikten ve özellikle heterodoks İslamdan kimi ögeler eklemlenmiştir: İsa’ya gösterilen saygıdan ve Laleş’te bulunan çok eski bir kilise harabesinden dolayı Hıristiyanlıktan etkilendiği iddia edilir. Ayrıca her Ezidi beş yaşına basmadan, Laleş’te bulunan kutsal suyla bir nevi vaftiz olmalıdır. Zerdüştilikle güneş, ateşin kutsanması, kötülük meleğine bir önem atfedilmesi gibi benzerlikleri vardır. Ama sonuç olarak şu bir gerçek ki bugün Ezidilik ve Zerdüştilik arasında bir bağ kalmamıştır. En açık örneğiyle Zerdüştiliğin ana kaynağını oluşturan iki tanrının hüküm savaşı Ezidi mitolojisinde ve dini kaynaklarında yoktur. Öte yandan, Şeyh Adi’nin Emevi hanedanlığına mensup olması dolayısıyla, Ezidiliğin Müslümanlıktan kopma bir din olduğu öne sürülür. Şeyh Adi’nin ilkin Adavi tarikatını kurduğunu ve bu tarikatın Şeyh Hasan’a kadar Müslüman bir tarikat olduğu yaygın bir söylemdir. Adaviler olarak bilinen tarikat, Şeyh Hasan zamanında Ezidi olarak anılmaya başlamıştır. Ayrıca bazı ibadetler şekil olarak da benzer: hac, oruç, namaz, sünnet, kurban.
Yine de, her koşulda Ezidi cemaati bu din sistemleriyle olan tüm etkileşimleri Emir, Şeyh, Pir, Kawal, Fakir, Koçek ve Mürit’ten oluşan kast sistemi içinde eritmiştir. Kast sistemi dini iş bölümüne dayanır:
Emirler, cemaatin dünyevi işlerin den sorumludur ve Şeyh Adi’nin ölümü sonrası yetkilerini bıraktığı aile içinden seçilir.
Şeyhler, dini törenlerden ve işleyişten sorumludur. Şeyler, Şeyh Adi’nin akraba ve öğrencilerinin soyundan gelenlerdir. Şeyhlik çoğunlukla Arap kökenli aşiretlerde yaygındır.
Pirler şeyhlere yardımcıdır ve dini törenlerin düzeninden sorumludur. Şeyh Adi’nin yanına gelen Kürt müritlerinin oluşturduğu aşiretlerden seçilirler.
Kawallar, her yıl düzenli olarak tavus biçimindeki bir büstü cemaat içinde gezdirirler. Büst her gece bir başka köyde bırakılır; tüm Ezidiler tarafından, bir nevi, tavaf edilir ve büstün yanında bulunan kaseye yıllık zekat bırakılır. Güvenlik sorunlarından dolayı yaklaşık elli yıldır Kawallar Türkiye’yi ziyaret etmiyorlar. Önceleri saf altından yapılmış Tawus heykelleri gezdirilirken şimdi, güvenlik sebebiyle, tunçtan ya da bakırdan yapılmış bir kopyaları gezdiriliyor. Tawus büstlerinin bulunduğu ana merkez Laleş’tir. Yedi Tawus büstü vardır ve bunlar birbirinden yedi coğrafyaya dağılır: Irak ve İran bölgeleri arası, Sincan/Laleş, Halep, Teb Diyarbakır, Rusya (Moskova, Ermenistan, Gürcistan) ve Hakkari.Koçekler, Ezidi cemaati içinde çok önemli bir yere sahiptir: Müritler için rüyaya yatarlar. Ezidi cemaatince uygulanan bazı yasaklar Koçeklerin gördükleri rüyalar üzerine hayata geçirilmiştir.Müritler, günde üç kez ibadet ederler:
Sabah, öğle ve akşam. Sabah ve akşam duaları farzdır, ama öğle duası müritler için farz değildir. Her duadan sonra kişi “Xudan”ı için de dua okur. Eğer sabah duası sırasında güneş herhangi bir şeyin gölgesini oluşturacak kadar yükselmişse dua kazaya girer ve bir de kaza duası okunur. Toplu ibadet edilen tek mekan hac mekanıdır. Her yıl ekim ayının ilk haftası yapılan hac törenleri “kutsal toprak” Laleş’te yapılır. Aralık ayının son cuma günü Şeyh Adi Bayramı, nisan ayında Kırmızı Çarşamba Bayramı ve eylül ayında Cemaat Bayramı kutlanır. Ezidiler, belki de, yaşarken arzu ettikleri gibi ifade edemedikleri inançlarını bir Ezidinin ölünün ölümü vesilesiyle gösterirler: Cenaze defnedilmeden önce tüm cemaat tabutu havaya kaldırıp indirirken üç kez “Hola hola ho la, hola Sultanê Ezida Sora” diye bağırır. Zorunlu olmamakla birlikte, her Ezidi bir Ahiret Kardeşi seçer. Ahiret kardeşleri arasında sevaplar ve günahların ortak olduğuna inanılır. Ahiret kardeşi daha çok şeyhlerden veya kast üyesi başka birinden seçilir. Ezidiler için sünnet olmak farz değildir. Türkiye’deki Ezidiler bunu bir zorunluluk olarak yerine getiriyorsa da, Türkiye dışındaki Ezidiler bu geleneğe uymaz. Ne kız ne de erkek çocuklar bağlı oldukları şeyh, köye gelip de yüzlerine dokununcaya kadar saçlarını kesmezler. Hatta şeyhleri gelmediği için 17, 18 yaşına kadar tıraş olmamış erkekleri vardır. Bu törene Bısk töreni denmekte. Ruhani meclise ait olanlar her iki baharın başında başlayarak 40 gün oruç tutarlar. Marul, lahana, balık yemez mavi renkte giyinmezler. Aşırı dindar Ezidilerden tavuk ve horoz yemeyenler de vardır. Ateş mümkünse hiç söndürülmez. Siyah yılan asla öldürülmez. Viranşehir’de bazı “yılanlı türbeler” vardır ki, insanlar bu türbelere gidip yılanların gelmesini bekler. Yılanın kişinin üzerinden geçmesiyle ettiği duanın kabul olunacağına inanılır


Yezidiler ve İnançları

1. İSMi VE MENŞEİ

   Çeşitli dillerde, pekçok araştırmalar yapıldığı, kitap ve makaleler yayınlandığı halde Yezidilerin ismi ve menşei hakkında kesin bir sonuca varılmış değildir. Yezidi ismi, eski İran dinindeki "hayır" tanrısı olan "izd" veya "yezdân" kelimesinden gelmektedir. Diğer taraftan Zerdüştlükte "horoz" kutsal bir hayvandır. Yezidilikte de mukaddes ve herşeyin yaratıcısı durumunda olan "Melek Tavus" horoza benzer bir şekilde tasvir edilir ama aynı zamanda da Horoz Yezidilik inancında kutsal tanımlanır. Ayrıca bu topluluğa göre Adem peygamberden sonraki ikinci ataları Ezda (Tanrı verdi)’dir. Bunlara ona nisbetle "Ezdai (Ezidi=Yezidi)"denmiştir. Nitekim kendilerinin "Ez-da"dan geldiklerine inanan Yezidiler, kendi soylarından olmayan birinin bu mezhebe girebilmesini mümkün görmezler; çünkü onlara göre Yezidi soyu temizdir, üstündür. Onlar saf olarak Hz. Adem’in terinden yaratılmıştır; oysa diğer mezheblere mensup insanlar Havva´nın terinden olmalarıdır

   Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı İslam Ansiklopedisi’nin Yezidiler maddesini yazan Menzel ile bu maddeyi geniş bir şekilde tadil ve ikmal eden İhsan Süreyya Sırma ise bu konuda şu görüştedirler:

   Yezidilerin bizzat yeni olduğu hussunu taşıdıkları Yezidi adı, hiçbir şekilde, ne Yezid b. Muaviye, ne Yezid b. Unaysa, ne de İran’daki Yezd şehri ile ilgilidir. Bu isim, muhtemelen fonetik kanunlarına uygun olarak gelişen şekli gösteren yeni Farsça’daki İzed (melek, tanrı ), Avesta dilinde yazata (saygıya, tapınmaya layık olmak), Pehlevi dilinde Yezdan, modern Farsça’da Yazdan (Tanrı), Avesta’da Yazatanam, Pehlevi’de Yaztan, Yazdan, İzed’den gelmektedir ve Avesta’da geçen Yazdan ayin ve merasimle ilgili olarak Yeni Farsça’ya girmiştir. Buna göre, bu kelime bizzat kendileri tarafından kullanıldığı gibi, Ezidi, İzidi veya İzdi (Tanrıya tapanlar), Yezidiler tarafından da bilinen bir iştikak olmalıdır.

   Şeyh Adiy b. Musafir, muhtelif islam kaynaklarının bildirdiklerine göre Suriye’de Baalbek dolaylarında doğmuştur. Yezidiler tanrısal varlığın iyilik ve kötülük şeklinde ikiye ayrıldığğını kabul eder; Tanrı’nın iyiliği, melek-i tavus (şeytan) kötülüğü temsil ettiğine, Tanrı ile melek-i tavus (şeytan) arasında sürekli bir çekişme bulunduğuna inanırlar. Çünkü Tanrı hiç bir zaman kötülükleri sevmez ve iyiliği savunur. 


2. KUTSAL KITAPLARI

   Yezidilerin Kitêb a-Cilwa (Vahiy kitabi) ve Mishafa-Reş(Kara kitap) olmak üzere iki kutsal kitabi vardır. Yezidiliğin temel ilkeleri bu iki kitaptan kaynaklanmaktadır. 

   Bunlardan ilki, Melek Şeyhsın(Melek Şêxsin) ne " Melek" Tavus tarafindan vahyedildiğine, Kitêb a-Cilve’dir. Kitêb a-Cilve, kitabin Kürtçe adidir. Yezidiler buna çogunlukla Kitab-a Celve derler. Bilinen nüshasi 8 sahife, 109 satırdır.
Kitêb a-Cilve hakkında Menzel şu bilgileri vermektedir:

   Yezidilerin iki mukaddes kitaplarından biri olup, Mıshaf a-Reş ile birlikte, mezheplerinin dini temelini teşkil eder. Yezidilerin ibadet dili ve bizce malum olan bütün Yezidi duaları Kürtçe olduğundan mevcudiyetleri uzun zamandan beri bilinen ve asıllarının kopyeleri nihayet Avrupalıların eline geçmiş bulunan, Yezidilerin bu iki mukaddes kitabının (eski Kürtçe yazmaları) Arapça ya benzer bir şekli olduğundan dolayı hep Arapça yazılmıştır diyorlar!!!! 

   İlk defa olarak Bağdatlı P. Anastase Marie, Sincar’daki kitapların muhafızına para vermek suretiyle, 1904-1906’da iki mukaddes kitabın asıllarının doğru kopyelerini yaptırmaya muvaffak oldu. Asılları muhtemel olarak deri üzerine, eski bir Kürt lehçesi ile ve Arami yazısına benzeyen, oldukça nadir ve şifreli bir yazı ile yazılmıştır. Bu şifreli yazı ile yazılmış olan metin aslında Arap yazısı ile yazılmış bir nüshadan istinsah edilmiş olduğunu, kati bir şekilde (gösterir)??. Fakat bu kopye işine esrarlı bir mahiyet verilmiş olması muhtemeldir; nitekim Avrupalı alimlerin Yezidilere karşı gösterdikleri alakanın neticesi olarak Musul’daki mütehassıslar daima yeni metinler keşfetmek gayretine düşmüşlerdir. 

   Migana, Alkoş manastırının eski bir rahibi olan ve 1906’da ölen Kerkük metropolitlişinden Şammas Eremia Şamir’i, Browne, Chobot, Giamil ve Isya Joseph taraflarından neşredilen bütün metinleri uydurmakla itham ederek, maskesini düşürmeye çalıştı. Bununla beraber Kürtçe metnin mevcudiyeti Max Bittner’in Die heiligen bücher der Yeziden oder Teufelsanbeter adlı monografisinde Denkschriftten d. Wien. Ak. D. Wiss.daki ilavesinde yaptığı lisani araştırmalar sayesinde reddedilmez bir şekilde ispat edilmiş oldu. Bu kitapların dili bugün (bütün) Yezidilerin kullandıkları konuşma dilinin aynı değildir. 

   Mevcudiyetleri uzun zamandan beri bilinen ve asıllarının kopyaları Avrupalı bazı oryantalistlerin eline geçmiş bulunan Yezidilerin bu iki mukaddes kitabının muhtevası hurafelerle doludur. Yukarıda belirttiğimiz gibi Melek Şeyhsın(Melek Şêxsin) tarafından kendi kalemiyle yazılmıştır ama kesin yazılış tarihi elimizde olmamasına rahmen M.Ö 2700 ile 4200 Yılları arasında yazılmış olabilir. Asıl nüshası 1982 tarihinde Bahadre’de Pî Haydar’ın evinde bulunan ve yılda iki defa Şeyh Adiy’nin mezarına götürülüp orada okunan Kitabu’l-Cilve küçük bir eserdir(burası kesin bir bulguyu ele vermiyordur)??. Mıshaf a-Reş ise daha geniştir. Kürtçe aslı, 152 satırlı şifreli bir yazı ile yazılmış bir tomar halindedir. Bu, daha çok dünyevi, daha normal ve esasında Kitêba a-Cilve’den daha anlaşılır haldedir. Tezatlar ile doludur ve birden bire kesiliverir.


3. TANRI, İNSAN, KAiNAT VE AHiRET TASAVVURLARI

   Yezidiler’e göre tanrı kendi özünden, ateşinden ve nurundan Melek Tavus’u yaratmış ve ona evreni biçimlendirme ve insanı yaratma görevini vermiştir. 

   Gnostisizm’de görülen insanın tamamlanmamış, mükemmel olmayan bir varlık olduğu düğüncesi Yezidilikte de vardır. Öte dünyaya, ölümden sonraki bir yaşama inanmayan Yezidiler, insanın bu dünyada cezalandırılmasını ve ödüllendirilmesini savunurlar. Onlarda cennet veya cehennem hayatının olacağı inancı yoktur. Mükemmel bir varlık olmayan insan, daha iyi olmak için çaba göstermelidir. Ölümden sonra beden toprağa karışır ve ölmüş olan insana tanrı tarafından yeniden yaşam verilmez. İnsan ölür, toprağa karışır, toz olur; yalnız ruh ölümsüzdür. 

Mıshaf a- Reş’te insan ve kainatın yaratılışıyla ilgili enteresan bilgiler vardır:

   Allah kainatı yalnız başına yaratmıştır. Başlangıçta beyaz bir inci yaratıp bunu, "Enfer" veya "Anfar" adlı kendi yarattığı kuşun sırtına koydu. O zaman sadece denizin olması Tanrı bir ağaç yarattı, adı Daimi Ağaç tır(Dara Herherê) Tanrı Melek-i Tawusa buyurur" Ben kimim sen kimsin? Melek-i Tawus cevap verir" Ben benim sen sensin" Tanrı 90.000 yıl Tawis-i Melek Anfar olan kuşun sırtında uçar. 90.000 yıl sonra ikinci sefer Anfar kuşu Ebedi Ağacın dallarına konar, yine Tanrı Tawis-i Melek´e buyurur ve der; Ben kimim sen kimsin? Twais-i-Melek yine cevap verir; Ben benim sen sensin. Yine ikinci sefer Tanrı onun sırıtına oturur ve 90.000 yıl Tawis-i-Melek Anfar kuşu karanlıklar arasında uçar ve sonunda Ebedi Ağacın dalarına konar ve yine Tanrı ona buyurur; Sen kimsin ben kimim? der; Tawis-i-Melek Tanriya buyurur; Sen beni yaratansın ben ise senin yaratanınım, Bir rivayete göre önce dünya su ile kaplıydı, kimse yoktu. insan yaratılmamıştı. Tanrının emri üzerine bir ağaç Ebedi Ağaç,Kürtçesi Dara Herherê) yükseldi. Kökleri yere gömülüydü, dalları göğe yükseliyordu. Tanrı bir kuş şeklinde bu ağaca konmuştu. Melek Tavus da birkuş şeklinde dünyada dolaşıyordu, yorgundu, konacak yer yoktu, ağaca yaklaştı, tanrı konmasına engel oldu. Sonra tanrının kendisiyle karşılaştı. Tanrı sordu: Dünyada bir şey gördün mü? Melek Tavus:"Hayir, her yer su ile kaplı, bir agaç ile üstünde bir kuş var, konmama razı olmadı" dedi. Bunun üzerine Allah "Git ve ona sen halk edensin, ben halkedenim de" deyince Melek Tavus aynisini yapti ve böylelikle ağaca konabildi.. Sonra, Yezidilerin tarikat şeyhlerinin onların vekilliğini yapacağı 7 ilahi meleği yarattı.

   Allah Pazar günü yedi meleğin en büyüğü olan Azrail’i yarattı ki bu, Melek Tavus’tur. Pazartesi günü Melek Derdail’i yarattı ki bu, Şeyh Hasan’dır. Salı günü melek İsrafil’i yarattı ki bu, Şeyh Şems’tir. Çarşamba günü Melek Mikail’i yarattı ki bu, Şeyh Ebu Bekir’dir. Perşembe günü Melek Cebrail’i yaratti ki bu Seccadeddin’dir. Cuma günü melek Şemnail’i yaratti ki bu, Nasiruddin’dir. Cumartesi günü Melek Nurail’i yaratti ki bu da Fahreddin’dir.

   Sonra yedi kat göğü, yeri, güneşi ve ayı yarattı. Daha sonra, son yaratılan Melek Fahreddin insan ve hayvanları yarattı ve onları hırkasının yakasına koydu. 

   Allah o zaman meleklerle birlikte inciden çıktı ve inciye öyle bir bağırdı ki, inci derhal dört parçaya ayrıldı. İnciden akan sularla deniz meydana geldi. Dünya da deliksiz deşiksiz yusyuvarlak oldu ve Allah Cebrail (Seccadeddin)’i bir kuş şeklinde yarattı ve salıverdi. O da incinin parçalarından güneşi, ayı ve yıldızları, dağları, bitkileri, meyve ağaçlarını ve arşı yarattı. Allah’ın kendisi de bir gemi yaratarak içinde 30.000 yıl seyahat etti. Sonra gelip Laleş’te oturdu.

   Mıshaf a-Reş’te şu bilgiler de yer almaktadır: Tanrı Karadağ’a indi, haykırdı ve 30.000 melek yarattı ve onları göğe çıkardı. Meleklerin kendisine 40.000 yıl ibadet etmesinden sonra tanrı, Cebrail’e dünyanın dört köşesinden toprak, hava, ateş ve su getirmesini emretti. Bunların cümlesinden Adem’i yarattı ve Cebrail’e Adem’i cennete yerleştirmesini söyledi ve Allah, Adem’e buğdaydan başka bütün meyvaları yemesini emretti. 100 sene sonra Melek Tavus, Adem’in neslinin çoğalamayacağını Tanrıya söyleyince, Tanrı ona tam bir hareket serbestliği verdi. Melek Tavus Adem’i yasaklanmış buğdayı yemeğe ikna etti; bunun neticesinde henüz karnında bir açıklık bulunmayan Adem cennetten kovuldu ve Allah bir kuı gagası ile karnını yardırıncaya kadar müthiş ızdıraplar çekti. Yeniden geçen bir yüz sene daha sonra Tanrı Cebrail vasıtasıyla Adem’in sol koltuk boşluğunun aşağı parçasından Havva’yı yarattı. Bunlardan yer yüzünde bir millet oluıtu. Bu millet Melek Tavus’a hürmet edecektir ve Yezidi diye anılacaktır.

Yezidi inancını aksettiren Mıshaf a- Reş’e göre de hiçbir şey yokken yüce bir varlık olan "Tanrı" vardı. Tanrı, 

1) Göğü (ve buna bağlı olarak; güneşi, ayı, yıldızları...)
2) Yeri (ve buna bağlı olarak; dağları, ovaları, suyu, bitkileri, ağaçları...)
3) İnsanlığı (Adem ve Havva’yı ve bunlardan zuhur eden Yezidi soyunu ve 7 kutsal "şeyh"i ki, bu şeyhler "melek" kabul edilerek yüceltilmişlerdir)
4) Yezidi soyu için "Şeyh Adiy"i yaratti ve onu Laleş’e gönderdi. 

4. DÎNÎ İNANÇ VE İBADETLERİ

Yezidilerin dini bakımdan yerine getirmeleri zorunlu olan bazı görevleri vardır. Bunun baışnda namaz, oruç, hac ve zekat gelmektedir.

NAMAZ: Yezidiler, sabah güneş doğarken ve akşam güneşin batişi sirasinda, güneşe yönelerek üç defa rükuya varip toprağa kapanmak suretiyle namaz kılmış olurlar. Namazdan önce el ve yüzlerini yikarlar. Namazda Kürtçe, bir dua okurlar. Yezidi duası dört tanedir: Sabah duası, Eğver duası (bu dua da sabahları okunur), Güneş batışı duası, Akşam veya şehadet duası. 

Yezidilerin güneşe taparlar ve ona saygi gösterirler.

Yezidiler namaz kılarken bunu başka dine mensup kimselerin görmesini kesinlikle istemezler. Şayet yanlarında başka dine mensup biri varsa, o zaman, avucunun içini güneş ışığına tutarak, ellerini gizlice ağızlarına götürüp öperler ve böylece namazlarını kılmış sayılırlar.

ORUÇ: Yezidilerin iki çeşit orucu vardir. Birincisi genel oruçtur. Bunu her Yezidi tutmak zorundadir. Bu oruç, her yıl Aralık ayında üç gün olarak tutulur. Yezidi inancina göre Allah üç gün oruç tutulmasini buyurmuştur. Kürtçe yaziyla se, yani üç.

Özel oruç seksen gün tutulur kışın ve yazın ikiye bölünür. Bu orucu din adamları ve yaşlı kesim tutarlar. Orucun 40 günü Haziran´nin 24. başlar ve ikinci 40 günü de 24 Aralıkta, başlar. Sonra Şeyh Adiy’in Laleş’teki türbesini ziyarete gidilir ve orada da üç gün oruç tutulur. Oruç, sabahleyin güneşin sarılığının görülmesiyle başlar, akşam gün batıncaya kadar devam eder. İftarda yemekle birlikte şarap içilir. Gün boyu yemek içmek yasaktır. Şayet bu arada oruçluya bir şey ikram edilirse geri çevrilmez, yenir veya içilir.

ZEKAT: Yezidilerin en alt tabakasını meydana getiren müritler, yekatlarını kendi kabile şeyhlerine verirler ve bunların dışında Fakirler de halkın arasında dolaşır ve Fakirlere her yönden yardımlar verilir. Ama yekat ise sadece müritler ile kabile şeyhleri verilir. Ne ve nekadar verilecek müridin kendisi belirler.

HAC: Yezidiler Şeyh Adiy’in Laleş’teki mezarini ziyaret ederler, böylece hac görevlerini yerine getirmiş olurlar. Yezidiler her yil Eylül ayinin son haftasında buradaki Şeyh Adiy’in türbesini büyük bir coşku ile ziyaret etmekte, kurbanlar kesmekte, davul, def, kaval vs. gibi çeşitli çalgılar eşliğinde dini törenler icra ederek ilahiler söylemektedirler. Mevlevilerin yaptikları semalar gibi bunlar da etraflarında dönerek (sema çekerler). Bu törenleri "kavval" ve "koçek" denilen din adamları yönetmektedir. Bunların eski. Bu esnada Koçek, uzun saçlarını salıverip etrafında dönmeye başlar ve diğerlerini de vecde getirir


5. SOSYAL SINIFLAR

Yezidiler kastlara ayrılmış bir topluluktur. Antik çağın Gnostik topluluklarında görülen bu hiyerarşiyi Yezidiler bugüne kadar sürdürmüşlerdir.

MİRLER: En üst yönetici tabakayıı oluştururlar. Soylarını Şeyh Adiye, kadar götürürler. Bugünkü inanışa göre, Şeyh Adi dünyadaki görevini tamamladıktan sonra yerine Mala Mira kabilesinden Berekat’ı bırakmıştır. O tarihten itibaren Mirler bu aileden seçilir. Mirler, din ve her türlü dünya işlerinde buyruk sahibidirler. Diğer sınıflardan kız alıp vermezler. 

ŞEYHLER: Bunların ihtiyar veya Baba Şeyh adı verilen üst tabakada bulunanları, Şeyh Fahreddin soyundan gelmelidirler. Mir bulunmadığı zaman ona vekalet ederler. Yezidilerin en yüksek fevta makamını temsil etmektedirler. Saç ve sakallarını asla kesmezler, beyaz bir elbise giyinirler. Diğer şeyhler ise üç kabileden gelmektedir: Adaniler, Şemsaniler, Kataniler. Bunların en önemli görevleri halkı irşat etmektir. Beyaz elbise ve cübbe giyerler.

FAKİRLER: Sürekli olarak Yezidiler arasında dolaşır ve onlara vaaz verir, telkin ve nasihatta bulunur, aralarındaki anlaşmazlıkları gidermeye çalışan bir sınıftır. Bunlar bu ağır ve yorucu işlerinden ötürü cennetle müjdelenmişlerdir. Sırtlarına giydikleri siyah kıldan örülmüş hırkalarını, ölünceye kadar sırtlarından çıkarmazlar. Boyunlarına "tok" dedikleri bir tasma takarlar. Başlarında aynı zamanda kırmızımsi da bulunan siyah bir sarık vardır. Sadaka ile geçimlerini saglarar. Siyah bir sarik sararlar. Bellerinde kirmizi, sari veya portokal rengi bir kuşak vardır. Cenaze törenlerini bunlar yönetir, zekat toplayarak gerekli yerlere dagıtırlar.

PİRLER: Daha çok soylu bir kökenden gelen ruhanilerder. Yalnız kendi aşiretlerinden evlenebilirler. Hacca gidenlerin yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçlarını gidermek bunların görevidir. Kıdem bakımından şeyhlerden sonra gelirler. Cenazenin yıkanması sırasında şeyhin eline su dökerler. Pirler ve Şeyhler gerçek din adamları olarak halka doğru yolu göstermede bayram, oruç, sünnet, vaftiz gibi işlerde öncü olurlar. Kutsal toprak uygulamasıyla hastaları tedavi ederler. Pirlerin elbiseleri siyahtır. Başlarında siyah veya kırmızı renkli sarık bulunur.

KAVVALLAR: Şeyh Adi’nin türbesi etrafinda otururlar. Beyaz, bazen de alacali bir elbise giyerler. Başlarında siyah bir sarık vardır. Yilda bir defa Yezidi köylerini dolaşmak ve hacca gelmeyenlerle konuşmak için Laleş’ten ayrilirlar. Kavvallar ayrica Şeyh Adiy türbesinden getirdikleri toprak ve zemzem suyu ile hastalari tedavi ederler, bu toprak ve suyu satarak bir nevi ticaret yaparlar. Birde yılda bir Tawus’un şekli olan Yezidilerin Dini sancağı yezidilerin arasında dolaştırırlar.

KOÇEKLER: Bunların görevi Şey Adiy’nin türbesinde bekçilik edenleri kontrol ve yönetmektir. Sayıları 30 ile 300 arasında değişir. Bayramlarda uzun çözük saçları ile korkunç ve ilginç bir cezbe ile oynarlar. Koçekler de başka sınıflardan kız alamazlar. Sadece Müritlerle evlenebiliyorlar çünkü onlarda mürittirler. 

MÜRİDLER: Yezidilerin en alt tabakısını oluşturan müritler, köylerde yaşarlar ve genellikle çiftçilikler uşraşırlar. Kendi kabilesinden olanlarla evlenebilirler. Temel görevleri "efendimiz" dedikleri üst sınıflara mensup olanlara hizmet etmek, vergi ödemektir.

Yezidilikteki bu sınıflar son derece katıdır ve bir sınıftan diğerine geçiş, kesinlikle mümkün değildir.


6. GELENEK VE GÖRENEKLERİ

Yezidiler Mıshaf a- Reş’te yasaklanan hususlardan başka, şeytan ismini telaffuzdan sakınırlar. Şayet ondan söz etmek zorundakalırlarsa, ya Tavus Melek ya da dolaşık bir ifade ile "o bildiğin, cahillerle mecnunların telin ettiği o" şeklinde konuşurlar. Yezidiler şarap içerler.

Yezidilerin Yezidi olmayan bir kadının yüzüne bakması haramdır. Yezidi bir kadın, Yezidi olmayanlarla, evlenemezler. En büyük yeminleri Melek Tavus, Êzid ve Şeyh Adi adı üzerine yapılan yeminlerdir. 

Her Yezidinin bir ustası, bir şeyhi, bir piri, bir mürebbisi ve ahiret kardeşi bulunur. Her Yezidi kendi denkleri arasından biri erkek, diğeri kadın olmak üzere iki ahiret kardeşi edinmek zorundadır. Bu ahiret kardeşleri ömür boyunca birbirlerine yardım ederler, armağanlarlar verirler. Bunlardan biri ölümlük bir hastalığa tutulduğu zaman diğeri ona Yezidi imanını telkin etmekle yükümlüdür. Öldüğünde öbür dünyada rahat edebilmesi için niyazda bulunmak onun görevidir. 
Bir kız kocasını kendi seçme hakkını haizdir. Rızası alınmadan evlendirilmez. Kocasını seçen kız, babasına haber vermelidir. 

Evlenmede esas yaygın olan geleneğe göre tek kadınla evliliktir. Birden çok kadınla her yezidi evlenebilir. Evlenmede başlık verme geleneği yürürlüktedir. Evlenme, Şeyh veya Pir tarafından bir ekmeğin ikiye bölünüp yarısının geline yarısının da güveye verilmesi ile yerine getirilmiş olur. 

Düğünlerde gelin Kırmızıbeyaz elbise giyer. Güvey, gelin eve girerken itaatin bir işareti olarak ona bir Elma vurur. Yezidi olmayan biriyle evlenen kız veya erkek aforoz edilir. Tarafların birbirlerini boşama hakları vardır. Karısını boşamak isteyen erkek, karısına üç defa "sen benim şeyhim ve pirimsin" demekle onu boşamiş olur. Kadin da ayni şekilde kocasini boşama hakkina sahiptir. 

Yezidilerde boşanma yok denecek kadar azdir. Baldizla evlenme yoktur. 

Doğan çocuklarını mümkün ise bir hafta içinde değilsi iki yaşına kadar mutlaka vaftiz ederler. Vaftiz, şeyhin doğan çocuğu Şeyh Adi’nin türbesi civarında bulunan zemzem suyuna üç defa sokup çıkarmasıyla yapılmış olur. Laleş dışında yaşayan Yezidiler Kavvalların getirdikleri zemzem suyunu kullanırlar. Vaftizten sonra Şeyh, Melek Tavus’tan çocuğun imanı salih, uğurlu, yararlı, uzun ömürlü, mutlu bir çocuk olması için niyazda bulunur, dua eder. Sünnet de vaftizten kısa bir süre sonra yapılmalıdır. Çocuk ölü dahi doğsa sünnet ederler. Kirvelik geleneği Yezidilerde de vardır. Kirve kızı alınmadığı için kendi sınıfları dışından başka bir deyişle şeyh, fakir, pir sınıfına mensup bir kirve temin edemedikleri takdirde, sünnilerden bir kirve seçerler. Kendi aralarından birine kirve yapmayı, nüfusları az olduğundan birbirlerinden kız alıp vermeyi engellememek için sakıncalı bulurlar. 

Ölü, yüksek sesle salavat getirilerek, ahiret kardeşinin huzurunda Yezidi şeyhi veya fakir tarafindan yikanir; ölüye abdest aldirma onlarda yoktur. Ceset kollari çapraz vaziyette ve baş kismi doguya, yani güneşin doğduğu tarafa gelecek şekilde gömülür. 

Ölenin mirası yalnız erkek çocuklarına kalır. Eğer erkek çocuk yoksa, miras ölenin kardeşlerine, amcalarına, bunlar da yoksa ailedeki diğer erkeklere intikal eder.

Kutsal günleri Çarşamba, istirahat günleri cumartesidir.
En büyük bayramları yeni yıl bayramıdır. Buna sersal derler. Her yılın Nisan ayının ilk Çarşamba günü, en güzel elbiselerini giyip kıra çıkarlar. Her aile kendi yiyecek ve içeceğini getirir veya orada pişirir. Bu yiyecek ve içecekler orta yere dizilir. Hep birlikte öğle yemeğini yerler. Kurban bayramını da kutlarlar ve bu bayramda kurban keserler. 

Yezidilerin diğer bayramları şunlardır:

Îda Şêşims (Güneş bayramı): Aralık ayının birinci günü kutlanır. Bu bayram sebebiyle üç gün oruç tutarlar.
Îda Êzî (Ezi bayramı): Îda Şêşims orucunun sonunda kutlanır.
Îda Xidir-İlyas (Hızır-İlyas bayramı): Bu bayramları 18 Şubattadır. 15-17 Şubatta üç gün oruç tutarlar, sonunda bu bayramı kutlarlar.


7. YAYILMA ALANLARI VE NÜFUSLARI

Yezidiler, Kuzey Irak’ta Musul bölgesinde ve Sincar dağları eteklerinde; İran’da Tiflis ve Erivan’da; Halep dolaylarında; Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde bulunan Siirt’in Beşiri, Kurtalan, Batman; Mardin’in Midyat, Savur, Nusaybin; Urfa’nın Viranşehir, Ceylanpınar, Suruç; Diyarbakır’ın Çınar, Bismil ilçelerine bağlı köylerde dağınık bir halde ve az miktarda da Gaziantep, Kilis yörelerinde yaşarlar.

Son yıllarda , Almanya, Fransa ve diğer bazı Avrupa ülkelerine çalışmak ve baskı nedenlerden dolayı göç edenlerde vardır.

Nüfusları çeşitli yerlerde değişik bir şekilde verilmiştir. İslam Ansiklopedisinin Yezidiler maddesinde ise şu bilgiler vardır:

Sayıları asrımızın başında takribi olarak 60.000-70.000’dir. Halbuki bir asır önce bu sayı, 120.000-150.000 kiıi idi. Osmanlıların son zamanlarında yapılan nüfus sayımı (1912)’na göre, altı vilayetteki Yezidilerin sayısı 37.000; 1923’te ise, 264.000 müslümana karşı 18.000 Yezidi gösterilmiıtir. 1922-1924 Irak sayımına göre, Yezidiler (1923’te Irakla birleşen Sincar’ın dışında) 26.257 kişi idi. Nuri, Şeyhan ve Sincar’daki Yezidilerin sayısını 35.000 olarak gösterir. Her halde mübalağa edilmiş bir değerlendirmeye göre de şimdi Irak’a bağlanan Sincar’da 36.000 Yezidi bulunmakta idi. İran’daki Yezidilerin sayısı birkaç yüzü geçmez.

Ru sayımında ise Kafkasya (Tiflis, Erivan)’da Yezidiler 14.522 olarak gösterilir.
1966’da Türkiye’ye gelen ve Yezidilerin o tarihte lideri olan Emir Muaviye Emvaiye, kendisiyle röportaj yapan Erol Erk’e 

Yezidilerin nüfusu hakkında şunları söylemiştir:

Dünya yüzünde halen 10 milyon 600 bin Yezidi mevcuttur. Yeryüzündeki dağılış şekillerine göre Türkiye’de 50 bin, Suriye’de 50 bin, Irak’ta 1 milyon, Hindistan’da 3 milyon, Himalayalar’da 1 milyon, İran’da 1 milyon Yezidi yaşamaktadır.
Yezidiler üzerinde araştirmalariyla taninan Gazeteci-yazar B. Murat Öztemir’e göre ise günümüzde Siirt, Batman, Mardin ve Şanliurfa’da yogunlaşan ve ülkemizde 60-70 binkişiyi bulan Yezidiler, Irakta 400 bin, Suriye’de 200 bin, Azarbeycan’da 80 bin, Avrupa ülkelerinde ise 125-150 bin kişi olarak toplam 750 bin kişi kadardırlar









Midyat Yemek Kültürü

                                                                      
  
  ETLİ EKMEK


    

Sembusek

Yöreye özgü saç böreği. İç olarak   soğan, ince kıyılmış et ve çeşitli baharatlar konularak yufka yarım ay   şeklinde kapatılır ve saçta pişirilir. İsteğe bağlı olarak içine nane,   fesleğen ve maydanozda katılmaktadır.


    

İçli Köfte

4 Kişilik
  Hazırlama süresi: 2 saat 15 dakika
  Pişme süresi: 40 dakika

İÇ MALZEMESİ
  250 gr kıyma
  2 soğan
  2 çay kaşığı kırmızı pulbiber
  1 yemek kaşığı reyhan
  2 çay kaşığı karabiber 
  2 yemek kaşığı tereyağı

KÖFTE MALZEMESİ
  2 su bardağı bulgur
  2 su bardağı kaynar su
  1 su bardağı dövülmüş bulgur

İÇİN HAZIRLANIŞI
  Soğanları rendeleyerek altın rengi olana kadar tereyağında kavurun. İçine   kıymayı ekleyerek kavurmaya devam edin. Kıyma kavrulduktan sonra, diğer iç   malzemelerini de ilave edip, 10 dakika daha ateşte çevirin.
  Daha sonra buzdolabında soğumaya bırakın.

KÖFTENİN HAZIRLANIŞI
  Köftenizi hazırlamak için kaynar suyun içinde bulgurları iki saat bırakın.   Bulgurlar kabarmaya başlayınca, sakızlaşıncaya kadar yoğurun.
  Bulgurdan elde ettiğiniz hamurdan yumurta büyüklüğünde parçalar alıp   yuvarlayın.
  Minik parçaların ortasını başparmağınızla çukurlaştırıp içine harcı ilave   edin. Sonra köfteleri tekrar yuvarlak hale getirin.
  Derin bir tencereyi yarısına kadar suyla doldurun.
  Su kaynadıktan sonra hazırladığınız köfteleri kaynar suda haşlayın.
  Haşlanıp su yüzeyine çıkan köfteleri kevgir yardımıyla süzerek alın. Sıcak   servis yapın.


    

İşkembe dolması

Bu yemeğin de hazırlanışı mumbar   dolması gibidir farklı olarak, temizlenen işkembe kare parçalar halinde   kesilir. Daha sonra bu parçalar kese şeklinde dikilir. İçi hazırlanan içle   doldurulduktan sonra açık olan tarafta dikilir ve pişirildikten sonra sıcak   olarak servise sunulur.


    

Kaburga Dolması

4 Kişilik 
  Hazırlama süresi: 1 saat
  Pişme süresi: 2 saat 50 dakika

İÇPİLAV MALZEMESİ
  1 su bardağı pirinç
  2 yemek kaşığı tereyağı 
  1 su bardağı su
  1 çay bardağı rendelenmiş badem
  2 çay kaşığı kırmızı pulbiber 
  1 yemek kaşığı karareyhan 
  1 demet maydanoz (ince kıyılmış) 
  karabiber 
  tuz

KABURGA MALZEMESİ
  1.5 kg kaburga eti (ön koldan) 
  1/2 yemek kaşığı biber salçası 
  1 yemek kaşığı tereyağı 
  1 çay kaşığı karabiber 
  3 su bardağı su

İÇPİLAVIN HAZIRLANIŞI
  İçpilavı yapmak için pirinç ile bademi tereyağında kavurun.
  Kavrulmuş pirinç-badem karışımının yarısını bir kenara ayırın. Diğer yarısına   suyu ilave ederek haşlayın. Haşlanan pilavı yelpaze yardımı ile soğutun.
  Pilavın üzerine pul biber, karabiber, maydanoz, karareyhan ve kenara   ayırdığınız pirinç-badem karışımını ekleyin, iyice karıştırın. Böylelikle iç   pilavınız hazır olacaktır.

KABURGANIN HAZIRLANIŞI
  Kaburganın içine pilavı doldurup iğne iplikle dikin.
  Bir tencerenin içine kaburga malzemelerini ilave ederek iki saat haşlayıp   sudan çıkarın. Daha sonra orta ısıdaki fırında 30 dakika pişirin. Sıcak   servis yapın.

DİKKAT!
  Kaburgayı doldururken içinde boşluk bırakmayı ihmal etmeyin. Eğer içinde   boşluk olmazsa, kaburga patlayabilir.


    

Bumbar Dolması 
  
  4 Kişilik
  Hazırlama Süresi: 1 saat
  Pişme süresi: 2 saat 50 dakika

İÇ MALZEMESİ

  1 kg bumbar (Koyun İnce barsağı)
  2 su bardağı pirinç 
  1 yemek kaşığı nane
  1 yemek kaşığı biber salçası
  2 çay kaşığı kırmızı pulbiber
  karabiber
  tuz

TERBİYE MALZEMESİ
  1 yemek kaşığı tuz 
  5 su bardağı su
  1 yemek kaşığı tereyağı
  2 çay kaşığı nane

HAZIRLANIŞI
  Bir kapta pirinç, nane, biber salçası, pulbiber, karabiber ve tuzu   karıştırın.
  Ayrı bir kapta bumbarları tuzlu suda ters yüz ederek iyice   temizleyin.Temizlediğiniz bumbarların içine hazırladığınız harcı doldurun.   Bumbarların dış yüzeyini bir kez daha tuzlu suyla yıkayın. Terbiye   malzemelerinin hepsini bir tencerede karıştırın.Tencerenin içine bumbarları   yerleştirin, bir saat pişirin. Sıcak servis yapın.

 

    

DOLMA

MALZEME

1 - 1 kg Patlıcan 
  2 - Yarım Kğ Dolmalık Biber 
  3 - 1 kğ Yağlı Kuzu Eti 
  4 - 1 Su Bardağı Prinç
  5 - 4 Tane Orta Boy Domates
  6 - 1 Tane Orta Boy Soğan
  7 - 3 Tane Biber
  8 - 1 Deste Maydanoz 
  9 - 1 çay kaşığı karabiber
  10 - İsteğe göre Kırmızı Biber
  11 - 1 kaşık Biber ve Domatas Salçası Karışımı Salça
  12 - tuz 
  13 - Sumak
  14 - 1 kaşık Tereyağı veya Mergarin

YAPILIŞI

Midyat mahalli yemekleri içerisinde   önemli bir yer tutan Dolma Yemeğini Yapmadan Önce Geniş bir kaba 1 avuç sumak   konarak üzerine iki su bardağı su ilave edilip beklemeye bırakılır.   Patlıcanlar oyulur. Biberler Ayıklanarak Hazırlanır.

DOLMA HARCININ HAZIRLANMASI

Dolmanın içine konacak oalan yağlı   kuzu eti elde ince ince doğranarak küçük bir leğenin içine bırakılır. Domates   Biber Soğan Maydanos İnce İce Kıyılarak etin üzerine ilave edilir. Harcın   içine katılacak olan Prinç yıkanarak harca ilave edilir. 1 kaşık salça, tuz,   karabiber ,Tereyağı ,kırmızı biber harca katılarak hep beraber karıştırılır.   Sumak suyu ilave edilir Hazırlanmış biber ve patlıcan ve sarma yapraklarına   doldurularak tencereye dizilir. İki Su bardağı Kaynamış su ilave edilir ve   üzerine Biraz Tuz İlave Edilir Kısık Ateşte 25 dk pişirilir. 


    

BABAĞANNUÇ 

  İstenen miktarda patlıcan közde veya ocakta ısıtılır. İyice piştiğinden emin   olunduğunda kabukları soyulur. Bir çatal yada kör bir bıçıkla iyice ezilir.   (Sakın blendırda yapmayın ya da annenizi bu konuda ikna edin. Çünkü tadından   çok şey kaybediyor). Meze olarak sunulmak istenirse, rengini biraz   değiştirecek kadar yoğurt ve az miktarda zeytinyağıyla karıştırılır. Yemek   olarak sunulacaksa yumurta ile terbiye edilir. Yada başka bir tavada   pişirilen kıyma patlıcanlara ilave edilir. İsteğe bağlı olarak sarmısakta   konabilir.

Abuganuç olarak bilinen yemekte ise   gene patlıcanlar közde iyice pişirilir. Fakat bu kez yanına biber ve   dometesde konur. Hepsinin kabukları soyulduktan sonra ezilir ve karıştırılır.   Başka bi tavada pişirilen kıyma yemeğin üzerine ilave edilir. İsteğe bağlı   olarakta sarmısak konabilir.

  
2191 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın