• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google+/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
MEVLANA VE ŞEB-İ ARUS
İÇİNDEKİLER


I. Hz. Mevlânâ'nın Hayatı

1.Adı

2.Doğum Yeri ve Yılı

3.Nesebi (Soyu)
 
A.Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti
 
B.Hz. Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri

1.Belh'ten Göç

2.GöçYolu

3.Göç Yolunda Hz. Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar

   a.Şeyh Artar Hazretleri
   b.Şeyh-i Ekber Hazretleri

4.Hz. Mevlânâ'nın Evlenmesi

5.Hz. Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle ilgili Yorumu
 
C.Hz. Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar

a.Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri

1.Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Eseri Maârif

2.Seyyid Burhâneddin Hazretleri'ni Bekleyiş

b.Seyyid Burhâneddin-i Muhakkık-ı Tirmîzî Hazretleri
 
Ç. Hz. Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati

a.Haleb'e ve Şam'a Gidişi

b.Şam'da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme / 23 c.Hz. Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid

 
D.Hz. Mevlânâ'nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar

a. Şems-i Tebrîzî Hazretleri

1 .Hz. Şems ile Hz. Mevlânâ'nın Buluşmaları

2.Hz. Mevlânâ'nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi

3.Kim, Kimi Aradı?

4.Hz. Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları

5.Hz. Mevlânâ ile Hz. Şems Hakkında

6.Şems-i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı

7.Hz. Şems'in Konya'ya Dönüşü

8.Hz. Şems'in Kayboluşu

9.Hz. Mevlânâ'nın, Şems-i Aramak için Şam'a Gidişi

b.Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri

1 .Hz. Mevlânâ'nın Vecd ile Semâ'ı

2.Hz. Mevlânâ'nın, Şeyh Selâhaddin'i Kendisine Halife Seçmesi

3.Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunluğu

4.Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Âleme Göçüşü

c.Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri

1 .Hz. Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi

2.Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Değeri

3.Çelebi Hüsâmeddin Hakkında

4.Mesnevî'nin Yazılışı
 
E. Hazret-i Mevlânâ'nın Baki Âleme Göçüşü

1 .Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti

2.Hazret-i Mevlânâ'nın Hanımına Cevâbı

3.Hazret-i Mevlânâ'nın Tavsiye Ettiği Bir Dua

4.Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti

5.Şeb-i Arûs

6.Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi

7.Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Namazı

8.Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe

9.Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı

1O.Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi
 
II.Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti


A.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufi Yaşayışı ve Anlayışı

1 .Dış Görünüşü/45

2.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufu

3.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Gaye

4.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Aşk

5.Hazret-i Mevlânâ'nın.Tasavvufunda Esas

B.Hazret-i Mevlânâ'nın İslâmî Esâslara ve Hazret-i Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bağlılığı

1 .Hazret-i Mevlânâ islâmî Esâslardan Sapmadı

2.Hazret-i Mevlânâ'da ibâdet Şuuru

3.Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-ı Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dır

4.Hazret-i Mevlânâ'nın Hüviyeti

5.O'nun insana Bakış Dâiresinin Merkezi

6.0'nun Engin Hoşgörüsündeki Sır, Nur, Şuur, Huzur

C.Hazret-i. Mevlânâ nın Eğitimci Yönü

1.0'nun insana Bakışı

2.0'nun Halka Bakışı

3.0, Çevresine Rahmettir

4.0'nun Aileye Bakışı / 56 a- Hazret-i Mevlânâ ince Ruhlu Nâzik Bir Baba

b- Hazret-i Mevlânâ Kıymet Bilen. .Bir Dost

c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alıcı; Örnek Bir Baba

Ç. Onun Ahlâkî ve Sosyal Yönü

1 .insanî Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar

2.Hizmetkârlara Karşı Davranışı

3.Suçlulara Karşı Muamelesi

4.Çocuklara Karşı Şefkati

5.Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Banş'ın Sembolü

6.0'nun Anlayışında Çalışma ve insan

7.0, Dostlarına, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayı Tavsiye Ederdi

8.0'nun Dostlarına Emri: Dilenmeyin!
 
III.Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri insan Sevgisi ve Hoşgörüsü

a.O'nun Toprak gibi Yaşayışından Bir Tablo

b.O'nun Tevazuu (Alçakgünüllüğü) ve Mahviyyeti (Yokluğu)

c. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki

ç. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki

d.Son Söz Hazret-i Sultan Veled'den


Dipnotlar

Bibliyografya
 
1. Hazret-i Mevlânâ'nın Hayatı
 
1.Adı:

Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celâleddin'dir.

Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir.

Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur.

Rûmî, Anadolulu demektir.Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandır.
 
2.  Doğum Yeri ve Yılı:

Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh'tir.
Mevlânâ'nın doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.
 
3. Nesebi (Soyu) :

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.

Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir.
Eflâki(1) ''ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.

Kaynaklar(2) ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde(3) Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'a ulaştığını kaydediyorlar.
 
A. Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti:

Bahâeddin Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)'dan da feyz almıştır.(4)
Bahâeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mânâ sultânı idi. ilâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiç bir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.(5)

Kaynakların(6) ittifakla rivayetine göre, devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed'in manevi işaretiyle, Bahâeddin Veled'e Sultanü'l-Ulemâ unvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmiştir.

Bu unvanının verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.
Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek , halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hattâ anane, gereğince imzaların üstünde bu unvanları kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandıkları bu unvanları kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı.(7)

Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzre, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.

Va'zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve;

"Semavî (Allah 'dan olan, ilâhî) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümîdi olur."(8) derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Râzî'ye ve ona uyan Harezmşah 'in aleyhinde bulunur; onlan bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi:
"Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden daha iyi yürüyüş; yolundan daha doğru bir yol görmedim."(9)
 
B. Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri
1. Belh'ten Göç:

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Râzî, Bahâeddin Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı. Bahâeddin Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve Belh'i terk etti. (10) Ancak araştırıcılar, Bahâeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler.

2.  Göç Yolu :

Sultânü'l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişâbûr'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled şu mânîdar cevâbı verir :

"Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur."(11)

Bu söz, Şeyh Şehâbeddin-i Sühreverdî (1145-1235)'ye ulaştığında : "Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled'den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Şeyh Sühreverdî, katırından inip nezâketle Bahâeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.

Bahâeddin Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı.

Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.

3. Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar:
a. Şeyh Attar Hazretleri:

Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahâeddin Veled, Nişâbûr'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Ferîdüddin-i Attar (1119-1221:1230) ile görüşüp sohbet eder.

Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nâsiyesindeki (alnındaki) kemâli görür ve ona Esrârname adlı eserini hediye eder ve babasına da :
"Çok geçmiyecek ki, bu senin oğlun âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." (12) der.

b.  Şeyh-i Ekber Hazretleri:

Sultânü'l-Ulemâ, Hac farîzasım yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak :
"Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" (13) demiştir.

4- Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi:

Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile, itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlendi.

Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

5. Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu :

"Hak Teâlâ'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi.

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar." (14)
 
C. Hazret-i Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar:

a. Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri:

Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahâeddin Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yâni Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir.
Bütün İslâm âleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçukluların Sultânı Alâaddin Keykûbat'tan yakın alâka ve sonsuz hürmet görür.

Bahâeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde (15) Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbat (saltanat müddeti 1219-1236), sarayında Bahâeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi. (16)
Sultânü'l-Ulemâ'ya gönülden bağlı olan Sultan Alâaddin onu hayranlıkla şöyle över :

"Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum.
Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor.

Bu âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yâ Rabbî, bu ne hâl?
İyice inandım ki o, cihanda nâdir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur." (17)

Dünya sultânına hükmeden, eşsiz Allah dostu mânâ ve gönül sultânı Bahâeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi âleme göçtü.(18) Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maârif gibi bir eser bıraktı.

Sultânü'l-Ulemâ, sâdece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafmdakilerini yetiştirdi ve onları dâima aydınlattı.
Bahâeddin Veled Hazretlerinin Eseri Maârif:
Maârif, Bahâeddin Veled'in meclislerindeki anlattıklarının va'z ve nasîhatlarmın bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmiş tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslûbu ile birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif, hem kitabın kendi açısından, hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır. (19)

Seyyid Burhâneddin Hazretlerini Bekleyiş:

Bahâeddin Veled'in irtihalinde Mevlânâ yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti(20), dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu.(21)

Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halîfesi Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girdi.

b. Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri:

Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşid idi. Maârif adlı eseri (22) irfanının delîlidir. Kendisine, dâima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi.(23)
Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı(24), Mevlânâ'ya dedi ki:

"Bilginde eşin yok, seçkinsin.
Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç.
Onun sözlerini iki elinle kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol.
Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ışık saçmada güneşe benze.
Sen zahiren babanın mîrasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy." (25)


Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.

Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl(26) ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğu ile mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultânı oldu. Nitekim, Mesnevî'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir:

"Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkik gibi nur ol.
Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin." (27)
 
Ç. Hazret-i Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati:
a. Halep'e ve Şam'a Gidişi:

Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhânedin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usûl ilimlerinde üstün bir âlim olan Adîm oğlu Kemâleddin'den ders aldı.(28)
Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki âlimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

b. Şam'da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme:

Eflakî'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şemseddin-i Tebrîzî ile de görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir:
Şemseddin-i Tebrîzî, bir gün halkın arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona :

"Dünyânın sarrafı beni anla." diye hitap eder ve kaybolur.(29)
İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.

c. Hazret-i Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid :

Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhûneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yâni üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmını ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ'yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle :

"Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mânâ ve aşkınla dirilt."(30) dedi ve onu irşâd ile görevlendirdi.

Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedî âleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir.
Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin 'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi(31) ve onbinden çok müridi(32) vardı.
 
D. Hazret'i Mevlânâ'nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar :

a. Şems'i Tebrîzî Hazretleri:

Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186'dır. Tebrizli Melekdâd oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebû Bekir Sellebâf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşâdıyla yetişip olgunlaştı.

Şems, ulaştığı manevî makama kanâat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolaştı; zamanının ârifleriyle görüştü. Bu arifler, mânâ alemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e,   Şems-i  Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir.(33)
Şems, tâ çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine İlâhî aşka dalarak yaşayan bir şahsiyettir.

Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kâmil velidir.
Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında :
"Ey Allah'ım.' Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum." diye yalvardı.

Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultânü'l-Ulemâ'nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi.(34)
Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya'ya geldi.(35)
 
1. Hazret-i Şems ile Hazret-i Mevlânâ'nın Buluşmaları:

Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular; görüştüler.

Bu tarihte Şems altmış, Mevlânâ, otuzsekiz yaşında idi.
Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerim tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyuldular.
Sultan Veled der ki:

"Ansıdın Şems gelip ona ulaştı; ona mâşûkluk (sevilen, sevgili olmanın) hâllerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir âleme çağırdı; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."(36)
 
2. Hazret-i Mevlânâ'nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi:

Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar:

"Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, mâşûkluk durağıdır. Aleme bu mâşûkluk durağına dâir haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin'i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan, mâşûkluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâşûkluk denizinin incisiydi; herşey döner, aslına varır."(37)
 
3. Kim, Kimi Aradı?


Hatırlara gelebilecek, "Şems mi Mevlânâ'yı aradı; Mevlânâ mı Şems'i?" sorusuna şöyle cevap verebiliriz:

Şems, Mevlânâ'yı; Mevlânâ da Şems'i aramıştır.
Şems Mevlânâ'ya âşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems'e âşık ve taliptir. Çünkü âşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda âşıktır. Mevlânâ der ki:
"Dilberler (gönlü alıp götürenler, mânevi güzeller) âşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır.

Kimi âşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da.
Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar."(38)
 
4- Hazret-i Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları:

Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır.
"Hamdını, piştim, yandım."
Mevlânâ'nın pişmesi, babası Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.(39)
 
5. Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems Hakkında :

Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamâmiyle kemâle ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı.(40)

Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür); çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu.

Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı.(41)

Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyliyelim :
Şems, Mevlânâ'yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı(42)
 
6. Şems'i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı:

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmişti. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî aşkla kendinden geçercesine Semâ ediyordu.
Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten âciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).(43)
 
7. Hazret-i Şems'in Konya'ya Dönüşü:

Şems'in ayrılığından derin bir ıztırâba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi.

Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems:
"Muhammedi tavırlı ve ahlâklı Mevlânâ'nın arzusu kâfidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" (44) diyerek, Mevlânâ'nın dâvetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.
 
8. Hazret-i Şems'in Kayboluşu :

Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi; Semâ meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı.

Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi; Sultan Veled'e dedi ki;

"Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar.
Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerde olduğumu bilemiyecek.

Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamıyacak.
Böylece birçok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremiyecek."(45)

İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247, 1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu.(46)

Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükrânelerde bulunuyordu.

Bir gün, bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemiyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlardan birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir : "Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim."(47)
 
9. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şems-i Tebrîzî Hazretlerini Aramak için Şam'a Gidişi:

Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yıllan arasında olduğu söylenebilir.

Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mânâ yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki:

"Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz.
Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben o'yum o da ben" (48)
 
b. Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri:

Yağıbasan'ın oğlu Konyalı Zerkûb (Kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir.

Ümmî olarak bilinen Şeyh Selâhaddin, gençliğinde Seyyid Burhâneddin'in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kâmil bir insandır. Ayrıca Şems'in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır.(50)

Mevlânâ ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selâhaddin'in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zât, Şeyh Selâhaddin'dir.(51)
Şeyh Selâhaddin, kuyumcu dükkânında altın varak yaparak, helâlinden para kazanmak ve manevî hâlini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.(52)
 
1. Hazret-i Mevlânâ'nın Vecd ile Semâ'ı:

Şeyh Selâhaddin'in, Mevlânâ ile tanışması tâ Seyyid Burhâneddin'in manevî terbiyesi altına girdiği tarihte başlar; fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlânâ'ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hâdisedir:

Mevlânâ bir gün Şeyh Selâhaddin'in Kuyumcular çarşısındaki dükkânının önünden geçmektedir, içerde varak yapmak için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu Şeyh Selâhaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlânâ, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek irâdesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip İlâhî aşka dalarak) Semâ etmeye başlar. Dışarıda Mevlânâ'nın Semâ ettiğini gören Şeyh Selâhaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Semâ ettiğini anlayınca, altınının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlânâ'nın ayaklarına kapanır."(53)
 
2. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şeyh Selâhaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi:

Mevlânâ, son Şam seyahatinde, mânâ yönünden Şems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh Selâhaddin'i dost ve hemdem olarak seçti.

Mevlânâ, Şems'e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selâhaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu.

Mevlânâ, Allah'ın cemâl tecellileri içinde ruhen  manevî bir âlemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir, işte Şeyh Selâhaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur.

Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'e yalnız manevî bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında : "Benim sağ gözüm"(54) diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u, oğlu Sultan Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.
 
3. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunluğu :

Mevlânâ'nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlânâ'nın Şeyh Selâhaddin'e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selâhaddin'i, ümmîdir diye, yüksek irşad makamına lâyık görmüyorlardı. Şems'e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar.

Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selâhaddin :
"Mevlânâ, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz.
Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşüm yok, ben bir aynayım.

Mevlânâ, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin?

O, kendi güzelim yüzüne âşık; bundan başka bir fikre düşmek, kötü bir şey."(55) diyerek, kemâl ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü) göstermiştir.
 
4. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Aleme Göçüşü :

Mevlânâ ile Şeyh Selâhaddin, on yıl birbirleriyle adetâ mest olarak görüşüp sohbet ettiler; ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal âleminde safâlar sürdüler.

Nihayet Şeyh Selâhaddin hastalandı ve ebedi âleme göçtü (1259).
 
c. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri:

Çelebi Hüsâmeddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya'dır (1225).

Çelebi lâkabını kendisine veren Mevlânâ'dır.

Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsâmeddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alâka ve himaye gördüğü hâlde, bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlânâ'nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlânâ'nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan olmuştur.
 
I. Hazret-i Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi:

Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin'i seçti ve dostlarına şöyle dedi:

"Ona baş eğin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere gerin!
Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın tâ içine ekin.
O rahmet mâdenidir, Allah nurudur." (56)

Mevlânâ'nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle :

"Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şems'e ve Şeyh Selâhaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsâmeddin'e itaat ettiler."(57)
Çelebi Hüsâmeddin onbeş sene Mevlânâ'nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlânâ'dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlânâ'nın postunda oturdu.
 
2. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Değeri:

Mevlânâ, ancak Çelebi Hüsâmeddin'in bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup mânâlar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlânâ'ya göre, hakikatler memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsâmeddin'dir. Mesnevî'sinde bu mânâya işaretle şöyle der:

"Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor.

Dinliyen susuz ve arayıcı olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler.
Dinliyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.
Kapımdan içeri, nâ-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir.
Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar.

Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.
Çengin zir (en ince) ve bam (en kaim) nağmeleri, nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir?

Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil."(58)

İste İslâmî Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevî'yi Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ'nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır. (59)
 
3. Çelebi Hüsâmeddin Hakkında :

Mevlânâ'nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsâlâr, Risâle'sinde, Çelebi Hüsâmeddin'in değerini şu cümlelerle belirtiyor :

"Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretlerimizin tam mazharı Çelebi Hüsâmeddin idi ve bütün Mesnevî-i Şerif O'nun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevî'nin yalnızca yazılması hususundu, kıyamete kadar Çelebi Hüsdmeddin'e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler." (60)
 
4. Mesnevi'nin Yazılışı:

Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki:

"Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." (61)

Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yıllan arasında sona erdi.(62)
 
E. Hazret-i Mevlânâ'nın Bakî Âleme Göçüşü :

Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş sofalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürür içinde yaşadı. Dostları o'nun cemâlinin nuruna pervane olmuşlardı.
Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedî cemâl âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü.
Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahâli, şifâlar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.
 
1. Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti:

Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyân edip :

"Allah yakın zamanda şifâlar versin. Hastalık âhirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canısınız, inşâallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ :
"Bundan sonra Allah sizlere şifâ versin. Âşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlıyarak kalkıp gitti.(63)
 
2.  Hazret-i Mevlânâ'nın Hanımına Cevâbı:

Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı.

Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben:

"Ey âlemin nuru, ey âdemin canı.' Bizi bırakıp nereye gideceksin?" (64) diyerek ağlıyor ve ilâve ediyordu:

"Hudâvendigâr Hazretleri'nin dünyayı hakikat ve mânâlarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lâzımdı."

Mevlânâ da cevaben:

"Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben, insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed'in yanına döneceğimiz umulur." (65) dedi.
 
3.  Hazret-i Mevlânâ'nın Tavsiye Ettiği Bir Dua:

Mevlânâ son demlerinde iken, dostu Sırâceddin-i Tatarî'yi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir:

"Yâ Rabbî.' Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver.
Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et."(61)
 
4. Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti:

"Ben Size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanızı,

az yemenizi,
az uyumanızı,
az söylemenizi,
günahlardan çekinmenizi,
oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,
dâima şehvetten kaçınmanızı,
halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı
avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,
kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yanlız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun.''(67)
 
5. Şeb-i Arûs:

İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs derler.
 
6. Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi:

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı.

Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak, onlara:
"Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultânı Mevlânâ bizimdir, bizim imâmımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı:
"Biz Musa'nın, isa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz.
Mevlânâ Hazretleri'nin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunun hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır.
Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiç bir aç gördünüz mü?"(68)
 
7. Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Namazı:

Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlânâ'nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Sirâceddin imamlık etti.(69)
 
8. Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe:

Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin eşi (Sultan II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.(70) Türbe'nin mîmârı, Tebrizli Bedreddin'dir.(71)
Selimoğlu Abdülvâhid adlı bir sanatkar da Mevlânâ'nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yapmıştır.(71) Bu sanduka bugün, Sultân'ül-Ulemâ Bahâeddin Veled'in kabri üzerindedir.
 
9. Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı:

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.

Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmadı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?

Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur.

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi! Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun!

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf u ne diye kuyuda feryâd etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hâyuhûyun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır." (73)
 
10. Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi:

"Kardeş, Mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz.
Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım."(74)
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız? Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir."(75)
 
11. Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti:

A. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufî Yaşayışı ve Anlayışı

 
I. Dış Görünüşü:

Mevlânâ, sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi.
Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardı; gözleri o kadar keskin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.(76)
Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi.(77)
Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ile Hint kumaşından yaptırdığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi.(78)
 
2. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufu:

Mevlânâ'nın tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayalî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu, irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır.

Mevlânâ, dâima hayâtın gerçeklerini görür, hayâtın bütün gerçeklerini kabul eder, ondan el etek çekmez. Miskinliği, hayattan el etek çekmeyi reddeder; hayâtı, hayâtın içinde yaşatır. Onun dünyayı tarifi, bize, onun tasavvufunu açıklar:

"Dünyâ nedir! Allah'dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir.

Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala, Peygamber, "Ne güzel mal" demiştir.

Suyun gemi içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır.

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman Peygamber, ancak yoksul adını takındı.
Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz, bucaksız su üstünde yüzüp gitti.
İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, O denizin üstünde durur.
Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiç bir şey değildir."(79)
 
3. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Gaye:

Mevlânâ'nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur. Dolayısıyla hakîkî padişahlık; gerçek varlık makamına erişmektir:

"Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibidir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.
Fakat, Allah huzurunda bir secde, sana ikiyüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.

Ben ne mal isterim, ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat. Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın."(80)
"Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri baş köşe sanmışsın ama, kapıda kalakalmışsın.
İğreti padişahlığı Allah'a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakîkî bir padişahlık versin." (81)
"Yok olmadıkça hiç kimseye yüce huzura varmaya yol yoktur."(82)
"Kapıda dolaşan, Ben'den Biz'den dem vuran kapıdan sürülür, "Lâ" makamında dolaşıp durur."(83)
"Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. "(84)
"Yokluk küheylânı, ne de güzel bir buraktır. Yok olduysan seni varlık makamına götürür." (85)
 
4. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Aşk:

Mevlânâ'nın tasavvufunda, yaratılışın, hayâtın mânâsı aşktır. Aşk ise, kimseye niyazı, ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası, elemlerin merhemi ilâhî aşktır:

"Aşk, o şuledir ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar," (86)
"Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olma, geçici bir hevestir," (87)
"Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtunumuz! Ey bizim Calinus'umuz'!

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti.
Ey âşık! Aşk; Turun canı oldu. Tur sarhoş, Musa da düşüp bayılmış...
Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah onul" (88)
 
5. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Esas:

Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır.
Nitekim şöyle buyurur:

"Allah ile oturup kakmak isteyen kişi, velîler huzurunda otursun.
Velîlerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen, küllî olmayan bir cüzsün.
Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hâle kor, o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider." (89)
"Velîlerin huzurundan uzaklaşman hakikatte Allah'dan uzaklaşırsın." (90)
"Mânâ ehliyle düş kalk ki, hem ata ve ihsan elde edesin, hem de fetâ (yiğit, cömert) olasın.
Bu cisimde mânâsız can; hilâfsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir.
Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur.
Tahta kılıcı muharebeye götürme, âh u figâna düşmemek için önce bir kere muayene et;

Eğer tahtadansa, yürü başkasını ara; eğer elmassa sevinerek ileri gel!
Elmas kılıç, velîlerin silâh deposundadır. Onları görmek size kimyadır.
Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: Bilen, âlemlere rahmettir.

Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.
Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun.
Temizlerin muhabbetini tâ canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbetlere gönül verme.
Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.
Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker.
Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbâli bir ikbâl sahibinden öğren."(91)
 
B. Hazret-i Mevlânâ'nın İslâmi Esâslara ve Hazreti Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bağlılığı:

Mevlânâ'nın İslâmiyet'i anlayış tarzını belirtmeye çalışalım:

Mevlânâ, "Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında en kerîm olanınız Allah'dan çok korkup, günah işlemeyeninizdir." (92) mealindeki âyetin şuuruyla dâima Kur'ân hükümlerinin âdabına riayet ederek Allah'ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; nefsinin hazlarını terketmiş, olgunluğu elde etmeye mani olan şeylerden el çekmiş; hülâsa Allah'dan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden dâima sakınmış, gerçek takva sahibi bir şahsiyettir." (93)
 
1. Hazret-i Mevlânâ İslâmi Esâslardan Sapmadı:

Şems ile karşılaştıktan sonra, muhitin hazım ve idrâk edemiyeceği bir âleme giren Mevlânâ bütün vecd (kendinden geçerek ilâhî aşka dalma) ve istiğrak (mânâ âlemine dalarak dünyadan habersiz olma hâli) içinde dahi bir an İslâm Dîninin esaslarından hârice bir adım atmamıştır.(94)
 
2. Hazret-i Mevlânâ'da İbâdet Şuuru:

Mesnevî'sinde:

"Bizim Rabbimiz "Secde et ki, Allah'ın yakınlarından olasın"(95) buyurmuştur. Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Allah'a yaklaşmasına sebeptir. "(96) diyen Mevlânâ, Allah sevgisini yalnız fikir ve mânâ olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibâdetleri aşkla îfâ ederdi.

Eflâkî(97)şöyle naklediyor:

"Mevlânâ, Ezân-ı Muhammedi'yi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar:
"Ey kendisiyle rûşen olan canımız! Adın ebediyete kadar kalsın" der; bunu üç defa tekrarlar, sonra:
" Bu namaz, oruç, hac ve cihâd, itikadın şahididir. Hediyeler, armağanlar ve sunulan şeyler benim seninle hoş olduğumun, seni sevdiğimin şahididir." (98)
"Eğer Allah sevgisi, yalnız fikir ve mânâ olsaydı senin oruç ve namazının zahirî suretleri de kalmazdı, yok olurdu.''(99) diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı.
 
3. Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-ı Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dır:

Mevlânâ, şu rubâisiyle Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'e bağlılığını apaçık ilân ederek:
"Canım bedenimde oldukça Kur'ân'ın kuluyum;
Seçilmiş Muhammed in yolunun toprağıyım.
Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,
O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim." (100) demektedir.
 
4. Hazret-i Mevlânâ'nın Hüviyeti:

Mevlânâ'nın eserleri ve yaşayışı dikkatlice tedkik edildiğinde, rahatlıkla şöyle söylenebilir:

Mevlânâ kendi ilmini, Hazret-i Muhammed'in ilminde; irfanını, Hazret'i Muhammed'in irfanında; benliğini, Hazret-i Muhammed'in benliğinde; hâsılı bütün varlığını, O'nun varlığında yok ederek manevî hüviyetini, Hazret-i Muhammed'in manevî hüviyetinin parlak meş'alesi nurundan yakıp uyandırmıştır. (101)

Nitekim kendisi de, bu hakikati şu mısralarında belirtmektedir:
"Biz Allah'ın sâyesiyiz, Mustafâ'nın nûrundanız.
Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz.
Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek?
Biz Kibriya'nın (büyüklük ve yücelik sahibi Allah'ın) su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz"(102)
 
5. O'nun insana Bakış Dâiresinin Merkezi:

Bilinmelidir ki, Mevlânâ'nın, bir kâmil mürşid olarak manevî vazifesi, yaratılışın gayesi çerçevesinde, insanların hidâyetine ve ebedî saadetine vesîle olabilmektir. Bu ilâhî gayenin gayreti ve yüklendiği manevî vazifenin şuuruyla:
"Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de (âyet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahâ üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmişiki milleti dolaşır."'(103) demektedir.
 
6. O'nun Engin Hoşgörüsündeki Sır, Nur, Şuur, Huzur.

O'nun engin hoş görüsünde Tefhîd'in sırrı, Kur'ân'ın nuru, îmânın şuuru ve Muhammedi ahlâkın huzuru vardır.
Mevlânâ'nın Tevhidin neş'esiyle ve Muhammedi feyzin coşkunluğu ile özünde olan engin hoşgörüsünü yaşayışı ile de, nükteli bir biçimde, ortaya koyduğunu görmekteyiz.

Zâten Mevlânâ'nın şahsiyetindeki olgunluk ve bariz vasıf, söylediğini yaşamasıdır ve fikrini hareketiyle göstermesidir.

Bu hususa bir misâl verelim.:
Bir Semâ meclisinde Mevlânâ, Semâ etmektedir. Birdenbire Hristiyan sarhoş Sema'a girer. O sarhoş heyecanlar göstererek Mevlânâ'ya çarpmaktadır. Bunun üzerine dostlar o sarhoşu incitirler. Mevlânâ, o sarhoşu incitenlere hitaben:
"Şarâbı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz" buyurur. Dostlar, o sarhoşu tanıtmak için, cevaben:
"Tersâdır (hıristiyandır)." dediklerinde Mevlânâ, tersânın diğer, korkak ve korkan, mânâsını îmâ ederek:
"O tersâ (korkar ve korkan) ise siz niçin değilsiniz?" Der ve dostlar, yaptıkları hatâdan dolayı özürler dilerler. (104)
 
C. Hazret-i Mevlânâ'nın Eğitimci Yönü

1. O'nun insana Bakışı:

Mevlânâ, insana fâsık (günahkar) da olsa, kâfir de olsa, engin bir görüşle ve rahmet dolu bir nazarla bakmıştır. Çünkü o, Mesnevi'sinde (105) de ifade ettiği gibi Allah'ın, fâsık ve putperest de olsa, kendisini çağırana icabet edeceğini müdriktir.

Mevlânâ, Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni olmuş, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulan:
"Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz."(106) mealindeki ilâhî müjdenin hakikatine ermiş bir Allah dostudur. Onun içindir ki, bütün insanlığa coşkunlukla:
"Ümitsizlik semtine gitme; ümitler vardır.
Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır." (107) diye haykırır.
Kâmil insan olarak, böylesine, ilâhî rahmet ve Rahmânî ümitlerle dopdolu olan Mevlânâ'nın hiç kimseye hor bakmıyacağı gayet tabiîdir ve hassasiyetle şu tavsiyede bulunur:
"Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Olur ya, müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamiyle yüz çeviriyorsun?"(108)
 
2.  O'nun Halka Bakışı:

Mevlânâ'nın nazarında, kim olursa olsun, her şeyden evvel insan vardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi. Gariplere karşı dâima gönül alıcı davranırdı.
Mevlânâ bir gün Ilıca'ya gitti. Emir Âlim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardı ve Mevlânâ'nın dostlarıyla beraber kalabilmesi için bütün insanları hamamdan dışarı çıkarttı, sonra havuzu kırmızı ve beyaz elmalarla doldurttu. Mevlânâ içeri girdiği vakit, hamamın soyunma yerinde insanların acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun da elmalarla dopdolu olduğunu gördü. Emir Alim Çelebi'ye hitaben dedi ki:
"Ey Emir Alim! Bu insanların canları elmadan daha mı az kıymetli ki, onları dışarı edip havuzu elmalarla doldurdun. Onlardan biri, elmaların otuz mislidir. Yalnız elmalar değil, bütün dünya ve içindeki şeyler, insanlar için değil midir? Eğer beni seviyorsan, söyle de hepsi hamama girsinler. Fukarası, zengini, sağlamı ve zayıfı dışarıda kalmasın ki, ben de onların davetsiz misafiri olarak suya girebileyim, onların sayesinde biraz dinlenebileyim."(109)
 
3. O, Çevresine Rahmettir:

Etrafındakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar, emîrler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlânâ, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düşüp kalkardı. Müridlerin çoğu da, zâten hor ve hakir görülen kimselerdi.
Müridlerini kınayanlara, Mevlânâ'nın verdiği cevap dikkat çekicidir.
"Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlâklarım değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi amel eden insanların arasına girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah'ın rahmetine mazhar olanlar kurtulmuşlardır, fakat lanetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu lânetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik."(110)
 
4. O'nun Aileye Bakışı:

a- Hazret-i Mevlânâ İnce Ruhlu Nâzik Bir Baba:

Mevlânâ, ince ruhlu, gayet hassas ve nâzik bir baba; gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir.
Gelini Fatma Hatun'a ve oğlu Sultan Veled'e gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezâketini ve kadirşinaslığını açıkça görmekteyiz.
Gelinine hitap ederken kullandığı:
"Bizim de gönlümüzün, gözümüzün ışığı aydınlığı; âlemin de gönlünün ve gözünün ışığı, aydınlığı..."(111)
"Canım canımı karışmıştır, birleşmiştir. Seni inciten her şey beni de incitir... Sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz, tasanız; bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır... Aziz oğlum Bahâeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alırım..."(112) ifadeleri onun hassas ruhunun, nezâketinin ve gönül okşayıcılığının delilidir.
 
b- Hazret-i Mevlânâ Kıymet Bilen Bir Dost:

Oğluna hitaben yazdığı mektubundaki şu cümleler de onun kadirşinas şahsiyetinin aynasıdır:
"Pâdişâhımız Şeyh Selâhaddin'in kızının hatırına riâyet etmeniz için şu birkaç satır yazıldı... Allah için şu babanızın yüzünü, kendi yüzünü, bütün soyumuzun, sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ama pek aziz tut, onu can ve gönül tuzağıyla avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say..."(113)
 
c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alıcı; Örnek Bir Baba:

Mevlânâ'nın, davranışıyla ve tavsiyesiyle, nasıl bir baba ve nasıl bir ruh terbiyecisi olduğunu anlamak için de Sultan Veled'in şu hâtırasını okuyalım:
"Birgün bana büyük bir ruh bezginliği ve iç sıkıntısı geldi. Beni bezgin ve sıkıntılı gören babam: "Birinden mi incindin de böyle sıkıldın?" dedi. Ben: "Bilmiyorum, bu ne hâldir?" dedim. Babam kalkıp eve gitti ve bir müddet sonra, kurt postunu çevirip başına ve yüzüne geçirmiş bir hâlde ve çocukları korkuttukları gibi "Bu! Bu! Bu!" yaparak yanıma geldi. Babamın bu hoş hareketinden bana bir gülmedir geldi; anlatılamayacak derecede güldüm. Yere kapanarak ayaklarını öptüm. Babam: "Bahâeddin! Eğer bir güzel sevgili sana sıkı sıkıya bağlansa, dâima seninle şaka, şenlik etse ve birdenbire yüzünün şeklini değiştirip gelse ve sana" Bu! Bu! Bu!" dese ondan hiç korkar mısın?" buyurdu. Ben de "Hayır, korkmam." dedim. Buyurdu ki:
"Seni sevindiren, seni sevinç ve neşe içinde tutan sevgili, seni üzen ve kendisinden sıkıntı duyduğun aynı sevgilidir. Hep odur, hep ondandır ve ondan feyizlenirsin. O hâlde niçin boş yere üzgün duruyor, sıkıntının elinde âciz kalıyorsun?" (114)
"İçinde sıkıntı görünce onun çâresine bak; çünkü dalların hepsi kökten biter.
İçinde genişlik, ferahlık görünce ona su ver. Kalb ferahlığının verdiği meyvayı da, dostlara ve ahbaplara sun." (115)
 
Ç. O'nun Ahlâkî ve Sosyal Yönü

1. İnsanî Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar:

Mevlânâ, hasımları tarafından kendisine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakırdılara hiç acı cevap vermez; yumuşaklıkla mukabelede bulunurdu.
Molla Câmî, şöyle naklediyor: (116)
Mevlânâ'ya düşmanlık güden Konyalı Sirâceddin'e Mevlânâ'nın: "Ben yetmişiki milletle beraberim" dediğini söylediler. Sirâceddin de düşmanlığından, Mevlânâ'yı huzursuz etmek ve kıymetten düşürmek niyetiyle, yakınlarından olan bir âlimi ona gönderdi. O âlim, Sirâceddin'in talimatına göre, büyük bir kalabalık içinde Mevlânâ'ya, sen böyle mi söyledin, diye soracak, şayet ikrar ederse kendisini edep dışı sözlerle incitecek, insanlar arasında mahcup edecekti.
O âlim, Mevlânâ'nın huzuruna geldi ve sordu: "Sen yetmişiki milletle beraberim diye söyledin mi?" Mevlânâ da cevaben:
"Evet demişim" deyince, o âlim ağzına geleni söyledi, aşırı derecede ileri geri konuştu. Mevlânâ tebessüm ederek dedi ki:
"Senin bu söylediklerine rağmen, seninle de beraberim."
 
2.  Hizmetkârlara Karşı Davranışı:

Mevlânâ, cariyelere, hizmetkârlara karşı muamelesinde ve anlayışında da güzel ahlâklıdır. O dâima gönül verdiği Hazret-i Muhammed'in güzel ahlakıyla ahlâklanmış bir şahsiyettir. Hazret-i Muhammed'in, "Onlara giydiğinizden giydiriniz; yediğinizden yediriniz." hadisinin şuûrundadır.
Mevlânâ'nın kızı Melike Hatun, birgün cariyesine sert davranmış, onu azarlamıştı. Kızının bu durumunu gören Mevlânâ, ona:
"Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanım; sen de cariye olsaydın ne yapardın? ister misin ki, bütün dünyâda Allah'dan başka kimsenin kölesi yoktur, diye fetva vereyim. Hakikatte onların hepsi bizim kardeşlerimizdir."(117) der.
 
3.  Suçlulara Karşı Muamelesi:

Mevlânâ, güzel ahlakıyla hep affedici olmuş, suçlulara karşı gösterdiği hoş anlayış ve muâmelesiyle, onları cemiyete, insanlığa kazandırmıştır.
Mevlânâ, birgün odasında namaz kılıyordu. Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir şeyim yoktur, dedi. Sonra Mevlânâ'yı namazın huzuruna dalmış, kendisinden habersiz olduğunu anlayınca ayağının altındaki halıyı çekti ve alıp gitti.
Hoca Mecdeddin bu durumu öğrenir öğrenmez, o şahsı aramaya başladı ve onu bit pazarında halıyı satarken yakaladı, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlânâ'nın huzuruna getirdi. Mevlânâ, Hoca Mecdeddin'e söyle dedi:
"İhtiyâcından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir. Onu mazur görüp, ondan halıyı satın almak lâzımdır."(118)
 
4. Çocuklara Karşı Şefkati:
Mevlânâ, çocuklara karşı çok merhametli ve şefkatli idi: Birgün Mevlânâ, mahalleden geçiyordu. Çocuklar da yolda oynuyorlardı. Uzaktan Mevlânâ'yı görünce hepsi birden koşarak saygı ile huzurunda durdular. Yalnız çocuklardan biri uzakta idi. Ben de geliyorum, diye bağırdı. Mevlânâ, çocuk işini bitirip gelinceye kadar bekledi.(119)
 
5. Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Barış'ın Sembolü:

Mevlânâ, dâima birleştiricidir, barıştırıcıdır; sevginin ve barışın adetâ sembolüdür.
İki ulu kişi birbirlerine düşmanlıkta bulunuyor, münasebetsiz sözler söylüyorlardı. Onlardan biri ötekine:
"Eğer yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın!" diyor, diğeri ona:" Eğer sen yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın." diyordu. Mevlânâ, onların arasına girip:
" Hayır, hayır. Allah ne senin, ne de onun canını alsın.
O, benim canımı alsın, çünkü canı alınmaya ancak biz lâyıkız" dedi.
Her ikisi de barıştı. (120)
 
6.   O'nun Anlayışında Çalışma ve İnsan:

"İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından." (121)
"Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur."(122)
"Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün mü."(123)
Sözleriyle Mevlânâ, dostlarına çalışmayı emrederdi.
Miskinliği reddeden Mevlânâ derdi ki:
"Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et; kazan da sonra Allah'a dayan. "(124)
"Birisi bir define buluverir, " Ben de onu istiyorum, dükkanla, alışverişle ne işim var?" der.
Baht işi bu, fakat nâdirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak, define bulmaya manî değil ya. Sen işten kalma da, nasibinde varsa define de arkandan gelsin." (125)
 
7.  O, Dostlarına, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayı Tavsiye Ederdi:

Mevlânâ, dostlarına, ne olursa olsun helâl kazancı, helâl lokmayı tavsiye ve emrederdi:
"Nur ve kemâli arttıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.
ilim ve hikmet helâl lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helâl lokmadan meydâna gelir." (126)
 
8. O'nun Dostlarına Emri: Dilenmeyin'....

Mevlânâ, dostlarına dilenmeyi yasaklamış ve: "Biz, kendi dostlarımıza dilencilik kapılarını kapattık. Dostlarımız, ticâret, kitabet veya harhangi bir el emeği ve alın teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hazreti Peygamber'in "Gücün yettikçe, istemekten sakın." emrini yerine getirdik. Bizim müridlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun bir pul kadar değeri yoktur." (127) buyurmuştur.
 
III. Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri: insan Sevgisi ve Hoşgörüsü...

Mevlânâ'nın kâinatı kucaklayan değeri, insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah'a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni oluşunun tabiî neticesidir. Taşıdığı ilâhî aşk, eriştiği Muhammedî feyz, onu mahviyet sahibi yapmış; benliğini, kibrini almıştır. Mevlânâ'nın işlerinde kendini beğenmişliğin zerre kadar görülmemesi bundandır. O, kibirden ve nefretten arınmış; mahviyet ve muhabbetle bezenmiştir.
Mevlânâ, alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemâl, kemâlde hiçlik gösterirdi.
Mevlânâ'nın hudutsuz insan sevgisinde ve hoşgörüsündeki temel esaslardan bir diğeri de, Müslümanlığın üzerinde' hassasiyetle durduğu, "insan yaratılmışların en şereflisidir" düstûrudur. Mevlânâ bu şerefin şuuruyla insanları kucaklar; yaratılmışları, âşık olduğu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden, rahatlıkla hoş görüverir.
Mevlânâ'nın, kim olursa olsun insanları hoş görüşü, insanlara hoş davranışı, kendisini dâima küçülterek insanlara hayırlı dualar etmesi, kendi önünde kapananlara, kâfir de olsa, mukabelede bulunması, onun İlâhî aşkla, ilâhî cezbelerle ve Allah'ın cemâl nurlarına gömülmüş olarak yaşamasındandır.
 
a. O'nun Toprak gibi Yaşayışından Bir Tablo:

Birgün bir Ermeni kasabı, Mevlânâ'ya rastladı, onun önünde yedi defa yere baş koydu. Mevlânâ da baş koydu. Mevlânâ hâl diliyle yaşadığını haykırıyordu:
"insan oğullarının hamuru topraktandır. Eğer insan, toprak gibi olmazsa Adem oğlu değildir."'(128)
 
b. O'nun Tevazuu (Alçakgünüllüğü) ve Mahviyyeti (Yokluğu):

Rivayet edilen şu vak'a çok dikkat çekici, hayret vericidir:
İstanbul'da bilgin bir rahip vardı, Mevlânâ'nın ilmini, hilmini, tevâzûunu işitmiş, ona hayran olmuştu. Mevlânâ'yı görmek üzere Konya'ya geldi. Kendisini karşılayıp ağırlayan şehrin rahiplerinden Mevlânâ'nın ziyaretini rica etti. Toplu bir halde, Mevlânâ'nın ziyaretine giderlerken yolda karşılaştılar. Rahip hemen Mevlânâ'nın önünde yere baş koydu. Yerden başını kaldırınca, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu gördü.
Mevlânâ'nın önünde defalarca yere baş koyan rahip, her başını kaldırdığında, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu görüyordu. Nihayet dayanamayıp feryâd ederek:
"Ey dinin sultânı! Benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne tevazu; bu ne kendini hor görmekliktir" dedi. Mevlânâ da şu cevâbı verdi:
"Allah'ın rızıklandırdığı, mal ile cömertlik yapan; güzellikle., iffet sahibi olan; şeref ile tevazu gösteren; saltanat ile adaleti icra eden kimselere ne mutlu" diyen bizim sultanımız Muhammed Mustafa'dır. Öyleyse, Allah'ın kullarına nasıl tevazu göstermiyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmaz isem neye ve kime yararım?"
"Yolun güneşi olan Peygamber bile "Nefsini aşağılayan kişiye ne mutlu!" dedi.
Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir; çünkü "Ben, ondan hayırlıyım" sözü, şeytan sözüdür.
Adem'in kulluğu ile Iblis'in kibrine bak da aradaki farkı gör, Adem'in kulluğunu seç."(129)
Rahip ve arkadaşları, Mevlânâ'nın bu hâli ve sözleri karşısında müslüman oldular.
Mevlânâ, huzur içinde, medresesine döndüğünde, neşeyle ve sevinçle oğlu Sultan Veled'e:
"Bahâeddin, Balıâeddin! Bugün zavallı bir rahip, bizim tevâzûmuzu elimizden kapmaya niyet etti, fakat Allah'a hamd olsun, Allah'ın bağışladığı hidâyetle ve Peygamber Efendimizin yardımı ile tevâzûda ona galip geldik?" (130) demiştir.
Haçlıların kılıcı müslümanlarm kanı ile boyanmış olduğu tarihi bir hakikat iken, büyük bir din adamının, Hak dinin dışında olanlara karşı gösterdiği tevazu hayret verici bir durumdur. Fakat onun, islâm adına dâima kazandığını görmekteyiz. Elinden tuttuğunun, gözüyle baktığının, önünde eğildiğinin hidâyetine ve ebedi saadetine vesile olmuş, Allah'a ulaştırmıştır.
 

c. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ'nın, biricik oğlu Sultan Veled'e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri, -onun tanıtmaya çalıştığımız- şahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.
Mevlânâ, oğluna der ki:

"Bahâeddin! Eğer dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
Merhem ve mum gibi ol, iğne gibi olma,
Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma!
Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir.
Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir.
Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.
Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.
Bütün peygamberler ve velîler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular. (131)
 
ç. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ, oğluna der ki:
"Bahâeddin.' senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.
Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki: "Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni çok anmaktan geri durmayın."
Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalbde o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz"(132)
 
d. Son Söz

Hazret-i Sultan Veled'den:
Bahsimizi, Mevlânâ'nın çok yüce, pek engin feyiz nurlarının parlaklığı içinde teessüs etmiş olan Mevlevi Yolunun gelişmesine, yayılmasına, ilmiyle, irfânıyla, şiir ve eserleriyle, yüksek fazilet ve himmetiyle büyük hizmetler etmiş; Mevlânâ'nın "Sen yaratılış ve huy bakımından, insanların bana en fazla benziyenisin" (133) dediği oğlu Sultan Veled'in Rebâb-nâme'sindeki Türkçe manzumelerinden şu beyitleriyle bitirelim:

REBÂB-NÂMEDEN

1. Mevlânâ gibi cihanda olmadı,
Ançılayın kimse Hak'dan tolmadı.
 
2. 0 güneşdür evliyalar yulduzı,
Dükeline ol degürür uruzı.
 
3. Terinden her bir kişi bahşiş bulur
Haslarım bahşişi ayruksı olur.
 
4. Bahşîşi, kim verdi Hak Mevlânâ'ya,
Anı ne yoksula verdi ne baya.
 
5. Siz anı binüm gözümle görünüz,
Anun esrarını binden sorunuz.
 
6. Ben deyem sözler ki, kimse demedi
Ben verem ni'met ki, kimse yemedi.
 
7.  Ben verem hil'at ki, kişi geymedi,
Kimse binüm bahşîşümi saymadı."(134)
 
REBÂB-NÂME'DEN

1. Dünyâda, Mevlânâ gibi, hiç bir kimse olmadı (yetişmedi); kimse de onun gibi Hak'dan dolmadı (ilâhi aşk ve feyze ermedi)
2. O, güneştir, veliler yıldızıdır. O, herkese nasip eriştirir.
3.  Herkes, Allah'dan, bir ihsana nail olur, fakat has kullarının armağanı başka türlü olur.
4.  Allah, Mevlânâ'ya verdiği ihsanı, ne bir yoksula, ne de bir zengine vermiştir.
5.  Siz onu, bir de, benim gözümle görünüz; onun sırlarını benden sorunuz.
6.  Ben, kimsenin söyleyemediği sözleri söyleyebilirim. Ben kimsenin yemediği nimetleri verebilirim.
7.  Ben kimsenin giymediği hil'atı verebilirim. Kimse benim verebileceğim manevî armağanı, sayı ile hesap edemez.
 
 
 
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultânı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.
Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.

Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi. 

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini
muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.
Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems’de “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını”görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.
Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım”sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlâna’nın cenaze namazını Mevlâna’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

Hz. Mevlânâ’nın Vasiyeti:

Size, gizlide ve açıkta Allah’tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az konuşmayı, isyan ve günahları terk etmeyi, oruç tutmayı, namaza devam etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, bütün yaratıklardan gelen cefaya tahammüllü olmayı, aptal ve cahillerle oturmamayı, güzel davranışlı ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı vasiyet ediyorum. İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olandır. Sözün en hayırlısı, az ve anlaşılır olanıdır.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”

MEVLÂNA’NIN ESERLERİ


MESNEVİ

Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla “İkişer, ikişerlik” demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.
Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî’de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider.

Mesnevî her ne kadar klâsik doğu’şiirinin bir şiir tarzı ise de “Mesnevî” denildiği zaman akla “Mevlâna’nın Mesnevî’si”gelir. Mevlâna Mesnevî’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram’da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış.
Mesnevî’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlâna Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.
Mesnevî’nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün – Fâ i lün’dür
Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî’sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.


 
DİVAN-I KEBİR

Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr “Büyük Defter” veya “Büyük Dîvân” manasına gelir. Mevlâna’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr’in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı’nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr’in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.
 
MEKTUBAT

Mevlâna’nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz, bendeniz” gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.

Fİ Hİ MA Fİ H

Fîhi Mâ Fih “Onun içindeki içindedir” manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir.

MECÂLİS-İ SEB’A

(Yedi Meclis) Mecâlis-i Seb’a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna’nın yedi meclisi’nin, yedi vaazı’nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna’nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis’lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :

1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı. 2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış. 3. İnanç’daki kudret. 4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah’ın sevgili kulları olurlar. 5. Bilginin değeri. 6. Gaflete dalış. 7. Aklın önemi.

Bu yedi meclis’de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme “Hamd ü sena” ve “Münacaat” ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî’nin yazılışında d

Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir.

Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde eder.

Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur.
 
Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri ok

Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.urlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder.

Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir.

Na’’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder.

Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir.
Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. “Hatt-ı istivâ” denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz .

Dördüncü bölüm, Sultan Veled devridir. Bu, Semazenlerin birbirine üç kere selam vererek, bir peşrevle dairevi yürüyüşüdür. Şekilde gizli ruhun ruha selamıdır…Semâ’ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna “Mukâbele” denir.

Postun tam karşısında Hatt-ı İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder.

Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “İlm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder.

Kudümzenbaşının Devr-i Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar.

Semazen üstündeki siyah hırkayı çıkararak, sembolik olarak, hakikate doğar kollarını bağlayarak bir rakkamını temsil eder. Böylece Allah’ın birliğine şehadet eder.

Semâzenler tek tek şeyh efendinin elini öperek izin alır ve sema’a başlarlar.
Sema’, her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin eder.

I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir. 

II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.

III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.

IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.

 IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.
Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır.

 Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler.



 Mevlevîlik (Osmanlı Türkçesi: مولويه - Mevleviyye), 13. yüzyılda yaşamış Mevlana Celaleddin Rumi'nin görüşleri ve tasavvufî düşünceleri üzerine, kendisinin ölümünün ardından gelişen tarikat.[1]

Konu başlıkları
Tarihi

Mevlana bir tarikat kurmamış olsa da bunun temellerini attı. Dostlarıyla birlikte sohbet toplantıları düzenler, bu toplantılarda dini konuşmalar yapılır, müzik dinlenir, sema yapılır ve zikredilirdi. Zamanla Mevlana'nın fikirleri yayıldı ve toplantılarına katılmak isteyenlerin sayısı arttı. Bu kişilerin bazıları İran ve Arabistan gibi yabancı ülkelerden geliyorlardı. Mevlana, toplantılara düzen vermek için bazı kurallar koydu. Bu düzen, Mevlevilik tarikatı ritüellerinin kökenini oluşturacaktı. Gönül dostu Şems'i kaybettikten sonra Mesnevi'yi yazdırır. Oğlu Sultan Veled, talebesi Hüsamettin Çelebi ve ardından gelenler bunu geliştirip önce Anadolu'ya daha sonra da diğer yörelere yaymışlardır. Mevlana'nın torunlarından biri de Kütahya'da Dönenler Camii'nde yatmaktadır.
Mevlana'nın oğlu Sultan Veled postnişin (şeyh) olduktan sonra bir tarikat merkezi (tekke) inşa edildi. Bu tekkede Kur'an ve Mesnevi okunuyordu. Böylece mevlevilik, sufi tarikatlardan biri haline geldi. Mevlana'nın, yakınları ve dostlarının defnedilmiş olduğu Konya'daki Yeşil Kubbe (Kubbe-i Hadra), tarikatın manevi merkezi halini aldı. Bugün de pek çok müslüman bu türbeyi ve yanındaki tekkeyi ziyaret etmektedir.
Mevleviliğinin başlangıcında sema ayini, dervişlerin vecde gelmesiyle başlıyordu. Ulu Arif Çelebi zamanında semadan önce Kur'an ve gazeller okunmaya başladı. Sema ayini Mukabele denilen günümüzdeki şeklini 15. yüzyılda Pir Adil Çelebi zamanında aldı.


Ritüeller

Mevleviliğin gelişmiş bir adap ve kural sistemi vardır. Misal, ortak tabaktan yemek yeniyorsa kaşığın bir tarafı ile yemek alınır, diğer tarafı ile yemek yenir. Kaşığın ağıza değen kısmının yemeğe değmemesine özen gösterilir. Ayrıca alemdeki tüm varlıkların Allah'ın birer parçaları olduğu varsayılarak onlara değer verilirdi. Örneğin; kaşık öpülerek yemeğe başlanır, sırtlarına giydikleri yelekler öpülerek giyilirdi. Mevlevilikte de diğer tarikatlarda olduğu gibi yün giyilir, bu da maddi ve özellikle manevi fakirliğin bir gösteriliş şeklidir.

Felsefe

Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta sınırsız bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur.
İslam felsefesi olarakta bilinen tasavvufta mevlana ve mevleviliğin önemi büyüktür. Mevlevilik insan odaklı olup hoşgörüye, güzele ve ihlasa yöneliktir, pes etme yoktur pişman olma ve affetme vardır.

Mevlevî tarikât silsilesi

Mevlevîlik Altın Zinciri (I. silsilesi)
Mevlevîlik Altın Zinciri (II. silsilesi)
Ayrıca bakınız
Mevlânâ’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur’an okumak ve Aynü’l-Cem’ yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda “Leyletü’l-Arûs” da denilir. Şeb, Farsça; Leyle, Arapça “gece” demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.

Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)
Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273’de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlânâ, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der. Yine Rabbine, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).

Gerçekte iki türlü ölüm vardır. Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan “manevî ölüm”. Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Ölmeden evvel ölünüz” emrince “Hak’ta yok olmak” anlamındadır. Bu ölüme, “ilk vuslat” adını da verebiliriz. İkinci ölüm ise, “fizikî ölüm”dür. Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an “vuslat gecesi” olarak isimlendiriliyor (Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).

Mevlânâ’da Vuslat Anlayışı

Mevlânâ, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan” der. Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur’an-ı Kerim’in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz” (el-Ankebût, 29/57).

Âyette geçen “dönmek” kelimesi, Allah’a kavuşulacağını, “vuslatı” açık bir ifadeyle “müjdelemekte”dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.

Mevlânâ’nın ölüm anlayışına gelince; “Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir” tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ’da ölüm, “Mutlak ve ölümsüz Varlık’a veya diğer ifadeyle “asla” bir rücû hareketi ile” zirveye ulaşır.
Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle “Allah’a dönüş” olarak telâkki eder.

Bir başka ifadeyle ölüm, “Cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır.”

Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:

“Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için” (Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).
“Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır.” (Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).
“Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş” (Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).

Mevlânâ’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur’an okumak ve Aynü’l-Cem’ yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda “Leyletü’l-Arûs” da denilir. Şeb, Farsça; Leyle, Arapça “gece” demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.

Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)
Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273’de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.

Mevlânâ, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der. Yine Rabbine, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).

Gerçekte iki türlü ölüm vardır. Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan “manevî ölüm”. Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Ölmeden evvel ölünüz” emrince “Hak’ta yok olmak” anlamındadır. Bu ölüme, “ilk vuslat” adını da verebiliriz. İkinci ölüm ise, “fizikî ölüm”dür. Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an “vuslat gecesi” olarak isimlendiriliyor (Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).

Mevlânâ’da Vuslat Anlayışı

Mevlânâ, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan” der. Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur’an-ı Kerim’in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz” (el-Ankebût, 29/57).

Âyette geçen “dönmek” kelimesi, Allah’a kavuşulacağını, “vuslatı” açık bir ifadeyle “müjdelemekte”dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.
Mevlânâ’nın ölüm anlayışına gelince; “Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir” tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ’da ölüm, “Mutlak ve ölümsüz Varlık’a veya diğer ifadeyle “asla” bir rücû hareketi ile” zirveye ulaşır.

Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle “Allah’a dönüş” olarak telâkki eder.

Bir başka ifadeyle ölüm, “Cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır.”

Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:

“Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için” (Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).

“Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır.” (Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).

“Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş” (Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).

Müze Bölümleri

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

DERVİŞÂN KAPISI


Dergâhın batısında yer alır. Basık kemeri ve kapının iki yanında yer alan söveleri mermerdendir. Kapı ahşaptan olup çift kanatlıdır. Kapı kanatlarının üzerlerinde, iki adet bronzdan yapılmış kapı tokmağı yer almaktadır.

Kapıya ana giriş kapısı olması yanında, dervişlerinde girip çıktıkları kapı olduğu için DERVİŞÂN KAPISI denilmiştir.

Kapının üzerinde kurşunla kaplanılmış bir saçak yer almaktadır. Saçakla kapının mermerden yapılmış basık kemerinin arasında, 1926 yılma kadar Derviş Hücreleri'nin H.992-M.1584 tarihli yapılış kitabesi yer almakta imiş. Müze envanterinin 980 numarasında kayıtlı olan bu kitabe, halen Hâmûşân kapısının önündeki "Kitabeler Bölümünde"sergilenmektedir.

Kapıdan sonra iki kubbeli geçiş mekânına, oradan da ön bahçeye girilmektedir.


ÇELEBİYÂN KAPISI

5 Ocak 1231 tarihinde vefat eden Sültânü'l-Ûlema Bahaeddin Veledin ölümünden, hele 17 Aralık 1273 tarihinde vefat eden Mevlâna'nın, "Sultanların Gül Bahçesi diye bilinen yere defninden sonra bu yer, yavaş yavaş mevlevîlerin ve Mevlânâ'nın soyundan gelenlerin defnedildiği bir mezarlık haline dönüşmeye, bir yandan da yeni yeni yapılan binalar ve ilavelerle, Dergâh büyümeye başlamıştır. Bu gelişme, çevreyi de cazip hale getirmiştir. Özellikle XV7. y.y.'dan itibaren, Mevlânâ'nın soyundan gelenlerin ev ve konakları bu çevrede yer almaya başlamıştır. Dergâhın güneybatısına yapılan Türbe Hamamı, Derviş Hücrelerine bitişik yapılan Sultan Veled Medresesi, Dergâhın çevresine adeta bir küçük şehir görünümü kazandırmış ve türbe önü diye şöhret bulmuştur. Buna bağlı olarak, Dergâhın kuzeyinde sokaklar ve mahalleler oluşmuştur. Bu mahallelere de Çelebi Sokağı, Çelebi Mahallesi gibi isimler verilmiştir.

Bilindiği gibi Mevlânâ'nın erkek tarafından gelme Erkek evlatlarına "ÇELEBİ", hanım tarafından gelme evlatlarına da "ÜNAS ÇELEBİ" denilmektedir. Çelebi Mahallesinden Dergâha gelmek isteyenler, evlerinden tarafta olduğu için doğal olarak Dergâhın kuzey-batı yönünde yer alan bu kapısını tercih etmişlerdir. İşte bu nedenle bu kapıya, ÇELEBİYÂN KAPISI ismi verilmiştir.

Kapı Kültür Bakanlığının gönderdiği ödenek ile, 1997 yılında restore edilmiştir.

PİR VEYA KÜSTÂHÂN KAPISI

Dergâhın kuzey-doğu köşesinde yer alır. Basık kemeri ve kapı söveleri mermerdendir. Kapının eski halini ve kapısının şeklinin nasıl olduğunu bilmiyorduk. Bu kapıyı da 1991 yılında müze ihata duvarlarında yapılan restorasyon ve onarım çalışmaları sırasında, sıva altından çıkarttık.

Dergâhın eski planlarında, burada bulunan kapının isminin "PİR KAPISI" olduğu yazılıdır. Mevlânâ'nın 21. kuşaktan evlâdı rahmetli Celâlettin Çelebi, bu kapının adının "Küstâhân Kapısı" olduğunu söyledi. Nedenini de şöylece izah etti: "Hatalar zincirine devam eden ve bu nedenle Dergâhtan uzaklaştırma cezası atan dervişler, akşam ezanından sonra bu kapıdan çıkartılırdı. Bu nedenle bu kapıya, "KÜSTÂHÂN KAPISI" adı verilmiştir" dediler.
 
 
 
 
HÂMÛŞÂN KAPISI

Mevleviler, mezarlıklara aslı Farsça bir kelime olan Hâmûş'dan gelen susanlar yurdu ve susmuşlar anlamına gelen Hâmûşâne veya Hâmûşan derlerdi. Geçmişte bu kapı, kapının hemen önünden başlayan üçler mezarlığına açıldığı için, "Hâmûşân Kapısı" denilmiş olmalıdır. Kapının üzerinde II.Abdüihamid'in mermer üzerine işlenmiş tuğrası yer almaktadır.

Geçmişte Üçler Mezarlığı adı ile tanınan mezarlık, dergâhın güney İhata duvarının bitişiğine kadar gelmekte imiş. Tarihini bilmediğimiz bir zamanda, bu mezarlığın içinden doğu batı yönünde, dergâhın ihata duvarına paralel dar ince bir yol açılmış. Böylece yol Üçler Mezarlığını ikiye bölmüş. Dergâhın Hâmûşân Kapısının hemen önünden başlayan, batıya doğru uzayıp, Selimiye Camii'nin yanında biten mezarlığın 122 m'lik bu küçük parçasına, eski haritalardan anlaşıldığına göre "Metruk Mezarlık"(Harap Mezarlık) denilmiş. Bir müddet sonra mezarlığın bu küçük parçası da kaldırılmış. Mezarlığın bu küçük parçasında yer alan Konyalı meşhur Şair Şem'î nin mezarına ait baş, ayak ve yan taşları, müzeye götürülerek muhafaza altına alınmış.

Üçler Mezarlığının ortasından geçen ince yol 1959 yılında genişletilmiştir. Aradan geçen zaman içerisinde ise bu ince yol gidiş-gelişli, geniş kaldırımlı, ortasında refüjü olan bir yol haline dönüşmüştür. Bugün müze ihata duvarı ile Üçler Mezarlığının arasındaki gidiş-geliş yolun eni 30 m'ye ulaşmıştır.

1957 yılında Müze Müdürü Mehmet Önder'e Şair Şemi'nin mezarının yerini, dergâh açıkken burada derviş olan, Dergâh müzeye dönüştürülünce de müzede bekçi olarak çalışmaya başlayan Ankaralı
 
Türbe >Bölümleri
 
 
Dâhili Uşşak

Kısaca Huzûr-ı Pîr de denilen Dâhil-i Uşşak, 7x26 m ebatlarında, batıdan doğuya doğru uzanan dikdörtgen şeklinde bir salondur.
Salonun batısında Tilâvet Odası, kuzeyinde sırası ile Mescid girişinde yer alan Çerağ Kapısı, ikili ve dörtlü Horasan Erleri ile Semahane girişi yer alır. Salonun doğusu ve güneyi, Kıbâbü'l Aktâb (Kutupların Kubbeleri) denilen, Mevlânâ'nın, soyundan gelenlerin ve Mevlevi büyüklerinin mezarlarının bulunduğu bölümle çevrelenir.

Salonun güneyinde ve kuzeyinde, üçer adet sütun bulunmaktadır. Sütunlardan kuzeyde olanlar Semahane ve Mescid ile, güneyde olanları ise Kıbâbü'l-Aktâb ile ortak sütunlardır. Kuzeyde bulunan üç sütundan ikisi aynı zamanda Post Kubbesi'nin sütunları olduğu için, Beylikler Devrinde yapılmıştır, güneyde yer alan üç sütundan ikisi ise aynı zamanda Kubbe-i Hadrâ'nın sütunları olduğu için, 1274 yılında yapılmıştır diye tarihleyebiliyoruz.

Dâhil-i Uşşak ile Semahane ve Mescid arasında üç adet ortak sütuna, Semahane ve Mescid XV7. yüzyılda yapılırken, birazda statik kaygılarla kesme taştan takviyeler yapılmıştır Semahane ve Mescid ile Dâhil-i Uşşak arasında bulunan kemerlerin, ortak değil ayrı ayrı oluşuna dayanarak, "Dâhil-i Uşşak bölümündeki iki küçük kubbe ile, Kibâbü'l Aktâb bölümünde bulunan dört küçük kubbenin XVI. yy'dan önce yapılmış olduklarını, ancak Semahane ve Mescidin XVI. yy'da yeniden yapımı sırasında büyük ölçüde elden geçirildiğini ve tadilata uğratıldığını"söyleyebiliriz.

Dâhil-i Uşşâk'da bulunan 6 sütun üzerinde üç adet küçük kubbe yer alır. Kubbelerden sütunlara iniş, sivri kemerlerle olmaktadır Sivri kemerler birbirlerine kalın ahşap gergiler ile bağlanmıştır Burada bulunan üç küçük kubbeden ikisinin üzerinde bulunan 8 adet dairevi madalyonun içine, Celî Hatla, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin, ikinci kubbeye ise Allah, Muhammed, Ebubekr ve Ömer yazılmıştır.

Üçüncü küçük kubbe Beylikler Döneminde yaptımıştır. Ortasında ayrıca Aydınlık Feneri de bulunan kubbe, mukarnaslı ve tonozludur. Bu kubbeye "Post Kubbesi" de denilmektedir. 1982-87 yılları arasında yapılan onarım ve restorasyon araştırmaları sırasında, kubbe sıva ve badanalarının ve XX. yy'ın başlarında yapıldığını tahmin ettiğimiz rokoko süs ve motiflerin altından lale ve çeşitli stilize bitki motifleri çıkmıştır Çıkan bu motifler XVI. yy'a tarihlenmiştir
Post Kubbesi, Kubbe-i Hadrâ'nın kuzey bitişiğinde yer aldığı ve aynı zamanda altında Gümüş Eşik ve Gümüş Kafesde bulunduğu için, buraya "Kademât-ı Pır" (Pîr'in makamları) ve "Huzûr-ı Pir" (Pîr'in huzuru) de denilmiştir

Post kubbesinde bazılarına göre Paşabahçe cam fabrikasının ilk mamulatlarından olan, bazılarına göre ise Bohemya Kristali olan büyük bir avize asılıdır Avizenin içindeki 3 cm çapında ve 6 cm uzunluğundaki gümüş boru üzerinde yazılı olan, "Cenâb-ı Hazret-i Mevlâ'nın bendesi Sahib'in hediye-i nâçizânesidir. Sene 1327. Receb-i Şerif Yevm Pazarirtesi" kaydından, avizenin 1327 H -1911 M yılında. Sahip tarafından hediye edildiğini anlaşılmaktadır.

Dâhil-i Uşşak bölümünün güneyinde, birisi Kubbe-i Hadrâ'nın kuzey-batı köşesinde bulunan fil ayağının (sütun) üzerinde, diğeri ise Dâhil-i Uşşak ile Kıbâbü'l Aktâb bölümleri arasındaki Çelebi Hüsameddîn'in sandukasının hemen önünde yer alan sütunun üzerinde olmak üzere, iki adet mihrap vardır

I. Mihrap Kubbe-i Hadrâ'nın kuzey-batı köşesindeki sütunun içerisine oyularak yapılmıştır.

Mihrap nişi beş köşelidir Alınlığı yine beş sıra mukarnas dizisiyle kademelendirilmiştir. Mihrap nişinin iki yanında yer alan sütunçelerin üzeri, zikzak motifleriyle bezenmiştir. Mihrap alınlığının iki yanma birer buket çiçek resmedilmiştir. Mihrabın diğer bölümleri, stilize, nebatî ve geometrik motiflerle süslenilmiştir. Mihrabın hemen üzerinde ise, kırmızı zeminli çerçeve içinde alçı kabartma olarak yapılmış, sonra altın yaldızla boyanılmış, "Kelime-i Tevhid" yazısına yer verilmiştir

II. Mihrap , Çelebi Hüsameddin'in önündeki sütunun üzerine, gri ve ak mermer kullanılarak yapılmıştır.

Mihrabın almlığındaki orta boşluğa ak mermer yerleştirilmiş, iki yanma ise birer adet dilimli sütünce yapılmıştır Mihrabın alınlığında Kur'ân-ı Kerîm'in (Buraya giren güven bulur) Âyeti kerimesine yer verilmiştir.
Dâhil-i Uşşak Bölümünün batı duvarı üzerinde bulunan yarım daire şekilli "Alçı Pencere" de, 1982-87 yılları arasında yapılan onarım ve restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkartıldı. Onarım sırasında duvar üzerindeki sıva altından tuğla ile örülmüş bir pencere yeri ortaya çıktı. Tuğla örgüler kaldırılınca, bir pencere boşluğu, pencere boşluğunun içinden de, eskiden "Burada bulunan eski pencerelere ait iki ayrı kalınlıkta alçı pencere parçalarına" rastlanıldı. Bu parçalardan yola çıkarak rahmetli mimar ve sanat tarihçisi Prof. Dr Yılmaz Önge tarafından alçı pencerenin projesi çizildi. Ustamız Mustafa Baytal tarafından da, alçı pencere yapılarak yerine monte edildi. Böylece pencere orjinal görünümüne kavuştu.
 
Dahili Uşşak

 Horosan Erleri

Kademât-ı Pir (Pîr'in mertebeleri), Huzûr-ı Pir (Pir'in huzuru) veya Dâhil-i Uşşak (Aşıkların içi) diye bilinen koridorun, Semahane girişi ile, Mescid girişinde yer alan "Çerağ Kapısı" arasındaki kalan bölümü, yerden 60 cm yükseltilerek seki haline getirilmiş ve iki ayrı bölüm halinde Horasan Erleri'ne ayrılmıştır.
Birinci bölüm 150x475cm, ikinci bölüm ise 150x450cm ebatlarındadır. Birinci bölümde iki, ikinci bölümde ise dört adet üzerleri işlemeli örtüler ile örtülmüş sandukalı mezar vardır. Bu sandukalı mezarlara defn edilenlerin kimlikleri belli değildir. Ancak Mevlânâ ve babası ile birlikte Horasan'ın Belh şehrinden göçüp gelen erenlerden oldukları söylenilir. Bu nedenle de kendilerine, "HORASAN ERENLERİ" ismi verilmiş, zamanla bu isim söyleniliş kolaylığı nedeniyle, "HORASAN ERLERİ"ne dönüşmüştür.
Horasan Erleri'nin yer aldığı iki bölümde, kuzey yönünde yer alan Mescid Bölümü'nden önce, altta üzeri oyma motifli 160 cm yüksekliğinde ve 18 cm kalınlığında kesme taş duvarla ayrılmıştır. Sonra duvarların üzerine 105 cm yüksekliğinde çeşitli ebatlardaki içleri çıta işçilikli kafes görünümü verilmiş, çerçeveler konulmuştur
Birinci bölümde ikili Horasan Erleri'nin ayak ucunda, ilhanlı Hükümdarı'nın yaptırdığı "Nisan Tası" teşhir edilirken, duvarlarda da değerli hattatların levhaları yer almaktadır. Horasan Erleri'nin yukarısında bulunan zincirlerde ise, hepsi birer şaheser olan cam, telkari ve dökme işçilikli kandiller sergilenmektedir.

NİŞAN TASI

Müze Envanteri'nin 384 no'suna kayıtlı olan "Nisan Tası" üzerindeki kitabesine göre İlhanlı Hükümdarı Ebû Sa'id Bahâdır Han tarafından Musul'da yaptırılmış ve Emir Sungur Ağa'nın aracılığı ile, 734 H -1333 M. yılında Mevlânâ Dergâhına hediye edilmiştir.

Nisan Tası 33.375 kg. ağırlığında ve 135 cm yüksekliğindedir. Bakırdan yapılmıştır. Kapak, gövde, bilezik ve kaide olmak üzere dört parçadan ibarettir Kapağın üzerinde, kuyruğu kırılmış olan bir horoz heykeli yer alır.
Kapak ve gövdede, Ebû Sa'îd Bahâdır Han için kûfî hât ile yazılmış övgü dolu şiirler vardır Ayrıca bedende yer alan 6 adet pano üzerinde, altın ve gümüş kakma sanatı ile yapılmış geometrik ve nebatî motiflere, başta ördek, kuş, kurt, keçi, tavşan, at, tazı gibi av hayvanları ve av sahneleri yanında, bazı tarihi olaylara, hükümdar, elçi ve cariyelerden oluşan toplantı ve eğlence motiflerine yer verilmiştir

Mevlânâ Müzesi'nin 1941-1954 yılları arasında müdürlüğünü yapmış olan M.Zeki Oral, 1954 yılında yazdığı ve T.T. Kurumunca bastırılan "NİSAN TASI" adlı kitapçığında, "NisanTası'nın kullanımı ve yeri" konusunda şöyle diyor:

NİSAN TASININ ADI

İhtiyar Mevlevilerin anlatışlarına göre Nisan Tası, Dergâh içinde ve Horasan Erleri kabirlerinin ayak ucunda, yani bugün methalden mescide geçilen kapının yanındaki, yüksekçe yerin nihayetinde bulunurdu.

Nisan yağmuru milli gelenek halinde uğurlu sayıldığı gibi, mevleviler de pek mübarek tutarlardı. Dergâhta bu yağmurdan, büyük kazanlara bol miktarda toplanır, üzerine dualar okunur. Çelebi evlerine ve büyük memurlara dağıtılırdı. Halktan isteyenlere de verirlerdi. Nisan Tasına toplanan suya, Hazreti Mevlânâ'nın sarığının ucu, taylasanı batırıldığı için destar suyu da denilirdi. Suyun iç sıkıntılarını gidermek için, şifa niyetine verildiği gibi, tarlalara bereket için saçıldığı da olurdu. İşte bu güzel eserin içine Nisan yağmuru konduğu için, adına Nisan Tası denilmiştir.
 
Huzur-i Pir

Gümüş kapıdan bizim kısaca "Huzur" dediğimiz, 28.10X13.70 m ebatlarındaki dikdörtgen şeklindeki yaklaşık 350 m2'lik bir mekâna girilir.
Bu mekânda başta külliyenin ilk yapısı olan Kubbe-i Hadrâ, Mevlânâ'nın, aile efradının ve mevlevî büyüklerininde mezarlarının bulunduğu Kıbâbü'l-Aktâb ue Post Kubbesi'nin de içinde bulunduğu Dâhil-i Uşşak bölümü ile, ikili ve dörtlü Horasan Erleri'nin mezarları yer almaktadır Tabi bu büyük mekân, mimarî özellikleri bir yana, levhalarla, örtülerle, kandillerle, hatlarla süslenmiş durumdadır.

Huzûr-ı Pir Bölümü 6 parça

1. Dahil-i Uşşak
2. 2'li Horasan Erleri
3. 4'lü Horasan Erleri
4. Kibâbü'l Aktâb'ın batı bölümü (1)
5. Kibâbü'l Aktâb'ın doğu bölümü (2)
6. Kubbe-i Hadrâ
 
 
Kubbe-i Hadrâ

Mevlânâ'nın Türbesi külliyenin ilk ve en önemli yapısıdır. Mevlânâ 17. Aralık. 1273 tarihinde vefat edince, babası Sultanü'l-Ulemâ Bahaeddin Veledin baş ucuna defnedildi.

Mevlânâ'yı sevenlerden Alâmeddin Kayser, Mevlânâ'nın oğlu Sultan Velede müracaat ederek "Mevlânâ'nın üzerine bir türbe yaptırmak istediğini" söyledi. Sultan Veled, babası Mevlânanın kabri üzerine türbe yapımına karşı çıkmadı. Bu fikir Gıyaseddin Keyhüsrev'in kızı ve Müineddin Pervane'nin kızı Gürcü Hatun tarafından da desteklendi. Kendisi de 80 bin dirhem verdi. Ayrıca Kayserin malından da 50 bin dirhem tahsis etti. Türbenin yapımına Tebrizli Mimar Bedreddin'in denetimde başlanıldı ve 160 bin dirhem harcanılarak türbe tamamlandı.

Türbenin yapımı yaklaşık bir yıl sürdü. Türbe 1274 yılında, dört adet fil ayağı denilen kalın sütun üzerine, yalnızca güney yönü kapalı olmak üzere tamamlandı, içi alçı kabartmalarla süslenen türbenin, dışardaki 16 dilimli külahı, "Turkuaz renkli çinilerle" kaplandığı için, türbe "Kubbe-i Hadrâ" (Yeşil Türbe) ismini aldı.
 
 
Bugünkü 16 dilimli gövde ve külahının Karamanoğlu Alaeddin Bey tarafından yapıldığını, Şikârînin Karamanoğlu Tarihinden öğreniyoruz. Dış görünüşü ile silindir şeklinde inşa edilen türbenin gövdesi, dikey ve bombeli olarak 16 dilime bölünmüş, üzerine koni şeklinde yine 16 dilimli bir sivri külah oturtulmuştur. Yeşil Türbe'nin çinileri 1963 yılında Kütahya'da yaptırılmıştır. Gövde ile sivri külah arasına, gövdeyi çepe çevre çevreleyen bir şerit halinde, sülüs hatla Âyete'l-Kursî yazılmıştır.
Türbenin sivri külahı üzerine ise, içinde sikke motifi de bulunan bir alem, 8 mikron altınla kaplanarak konulmuştur. Türbenin yapım kitabesi yoktur.
Türbe Selçuklu tipindedir Mevlânâ ve oğlu Sultan Veledin cesetlerinin defnedildiği mahzenin-(kriptanın) giriş merdivenleri, türbenin kuzeyindedir Merdivenlerin sonunda mahzende yer alan kriptanın kapısı, önüne yapılan bir duvarla kapatılmıştır Bu nedenle kriptanın ve giriş kapısının mimarî özellikleri hakkında bilgi veremiyoruz.
Dört adet fil ayağı denilen kaim sütun üzerinde yükselen türbenin, yalnızca güney yönünde bir duvar vardır. Türbenin duvarı, sütunları, kemerleri ve yıldız tonozlu üst örtüsü, mala-kârî tarzında alçı üzerine kırmızı, yeşil, mavi ve altın yaldızlı kalem işi süslemelere sahiptir. Burada bulunan süslemelerde, simetriye yer verilmiş, geometrik, bitkisel ve hattı motifler bir arada kullanılmıştır. Motifleri Selçuklular, Beylikler, Osmanlılar, hatta Cumhuriyet devrinde zaman zaman elden geçirilmiştir.
Türbede bulunan son süslemelerin kitabesi, Türbenin güney duvarı üzerindedir Celî Sülüs Hatla kabartma olarak yazılan kitabenin türkçesi şöyledir;

"Yeşil Kubbe, Mehmet Han'ın oğlu, kendisinden yardım talep edilen, Allah tarafından saltanatı teyit edilen Sultan Bayezid'in hükümdarlığı zamanında, zayıf kulu, Halepli Mehmet oğlu Mevlevi Abdurrahman eliyle nakşedilmiştir."
Kitabeden de anlaşıldığı gibi nakışlar, II. Bayezid devrinde Halepli sanatkâr Abdurrahman tarafından yapılmıştır.
Türbenin güney duvarı üzerinde yer alan alçı pencerenin üzerinde ve iki yanında servi, hurma ve nar ağaçları ile yapılan "Cennet Teması", devrinin tüm özelliklerini göstermektedir.

Mevlânâ Müzesi'nin nakkaş, oymacı, müzehhip ve hattat olan ilk müze müdürü M. Yusuf Akyurt, (1926-1941) 1933 tarihli bir raporunda;
"1933 senesinde müzenin bazı aksamı evkafça tamir olduğu sırada, Yeşil Kubbe'nin şimalî- garbi tarafında köşede 3.5 metro tol ve 2.75 metro enindeki nakışları ve sıvaları kamilen dökülmüş ve bu sahadaki sülüs celisiyle kufî yazılar dahi eskimiş idi. Bu eski nakışları ve yazıları Konya'da tersim edecek bir nakkaşın mevcut olmaması nedeniyle, tarafımdan tersim ve ihzar edilmiş, diğer üç köşenin nakış ve yazılarından tefrik olunamayacak bir hale getirilmiştir" diyor.

Yine 1982-1987 yılları arasında müze Derneğince yaptırılan onarım ve restorasyon çalışmaları sırasında "Türbenin kuzey-doğusundaki sütunun alt tarafında tamamen dökülmüş bir bölümün, güneydoğusundaki sütununun ortalarındaki dökülmüş nakışların ve sıvaların yenilenmesi ile, Mevlânâ ve oğlu Sultan Veledin hemen arkasında yer alan ve iki sütun arasını tamamen kaplayan ahşabın üzerindeki yağlı boyaların temizlenmesi ve altlarından yeni motiflerin çıkartılma işlemleri, Manisalı usta Mustafa Baytal tarafından yapılmıştır."

Mevlânâ buraya defnedilince üzerine konulmak üzere 1274 yılında bir ahşap sanduka yapılır. Ancak bu Selçuklu şaheseri ahşap sandukanın, Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veledin 11 Kasım 1312 yılında ölüp Mevlânâ'nın yanma defninden sonra, kaldırılma gereği ortaya çıkar Zira yapılan ahşap sanduka tek bombeli, yani tek kişiliktir, ancak iki mezarın birden üzerinde durmaktadır işte bu nedenle ahşap oyma Selçuklu sandukası, Mevlânâ ve Sultan Veledin mezarlarının üzerinden kaldırılır. Yerine Kanunî Sultan Süleyman tarafından yüksekliği 90 cm, eni ve boyu 310x380 cm olan gök mavisi mermerden yeni bir sanduka, 1565 yılında yaptırılır. Sonrada örtünün altında iki mezarın bulunduğunun işareti olarak, iki küçük ahşap sanduka yapılır ve mermer sandukanın üzerine konulur.

Mermer Sanduka'da kitabe yoktur. Kitabe özellikle konulmamış olmalıdır. Üzeri iki bombeli mermer sandukaya eğer kitabe konulacak olsa idi, üç adet kitabe birden konulması gerekecek idi. Bu kitabelerden birisine Mevlânâ'nın ölüm tarihi, birisine Sultan Veledin ölüm tarihi, üçüncüsüne de mermer sandukanın yapım tarihi yazılmalıydı. Bir sanduka üzerinde üç kitabenin fazla olacağı düşüncesiyle olsa gerek, yeni yapılan mermer sandukaya hiç kitabe konulmamış. Mevlânâ'nın ve oğlu Sultan Veledin ölüm tarihlerini gönüne kadar bildiğimize göre, sandukaya kitabe konulmayışı, yalnızca mermer sandukanın yapılış tarihini bilmemizi önlemiştir Bu husus aradan geçen yıllardan sonra sandukanın yapılış tarihinin unutulmasına sebep olmuştur.
Mermer sandukanın üzerindeki Pûşîde, deri üzerine koyu kırmızı renkli atlas kumaşla kaplanılarak yapılmıştır Atlas üzerine yapılan işlemeler, maraş ve sarma işi tekniklerinde altın sırma sim ile kabartma olarak işlenilmiştir.
Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılan Pûşide

Pûşîde II. Abdülhamid tarafından 1312 H - 1896 M yılında Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled'in sandukaları için yaptırılmıştır. Pûşîde'yi yaptıran II. Abdülhamid, Pûşîde'nin ayak tarafına Sultan III. Selim'in tuğrasını işlettirmiştir. Pûşîdelerin hatları Hasan Sırrı'ya aittir. Örtünün üzerinde Ayete'l- Kursî, Esma-ı Nebî, Lafza-i Celâl ve Fatiha sureleri yazılıdır.

Pûşîdenin üzerinde aynı zamanda bitkisel gül ve lale motiflerine yer verilmiştir.
16 Kollu Şamdan

Müzenin 398 envanter nosunda kayıtlıdır. Eser XVI. yy'da Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa (Ö.1580) tarafından Konya Mevlevi Dergâhına hediye edilmiştir.
Şamdan gümüş kaplamalı geniş kaidesi üzerinde, 4 parçadan oluşur Yüksekliği 126 cm, ağırlığı 73 kgr, kaidesinin çapı 72 cm'dir
Şamdanın armudî boyun kısmının alt ve üst kısmında şamdanın kollarının takıldığı, dökümden yapılmış bronz yivli bir bilezik yer almaktadır Bu yivli bileziğe altta 8 adet büyük kol ile, üstte 8 adet küçük kol takılmaktadır Büyük kollar 66 cm, küçük kollar ise 50 cm uzunluğundadır Şamdanın 16 kolunun her birisinin gövdesi ejder figürü şeklinde tasarlanmıştır Ejderin vücudundan çıkan kollar, lale, karanfil gibi bitkisel motifler ve bunlar arasında bulunan kuş figürleri ile süslenmiştir Kollar, ejderin kuyruğu arasında yer alan haşhaş kozalağı ile son bulmaktadır.
16 kollu şamdanın, kişinin ruhunu tanrıya yükselttiği, kuşların insan ruhunu, haşhaş kozalaklarının ebedi uykuyu ve cenneti temsil ettiği, ejderin ise ölümsüzlüğü sembolize ettiği söylenilmektedir.
 
GÜMÜŞ ŞEBEKE

Gümüş Şebeke litaratürde "Gümüş Kapı", "Gümüş Eşik", "Sim-pâye", "Gümüş eşik ve Şebeke" ve "Gümüş Şebeke" olarak geçmektedir. Biz bu isimlerden "Gümüş Şebeke"yi seçtik. Zira müzede iki tane gümüş kapı vardır. Ayrıca burada bulunan gümüş şebekeyi, hemen gümüş şebekenin altında bulunan "Gümüş Eşik" ile birlikte düşünmekte yanlış olur. Zira ikisinin malzemeleri aynıdır, ama işlevleri ayrı ayrıdır.

Gümüş şebeke üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, iki gümüş baba arasında yer alan bir panodan ibarettir. Pano 50x78 cm ebatlarındadır. ikinci bölüm iki gümüş baba arasında üç panodan oluşur Panolar 46x78 cm ebatlarındadır. Üçüncü bölüm ise aynı zamanda kapı görevini üstlenmiştir. Biri mermer, birisi gümüş iki babanın arasında yer alır 46x78cm ebatlarında iki pano ve bu iki panonun üzerinde yer alan, yüksekliği 40 cm, taban uzunluğu 89 cm olan bir adet üçgen panodan oluşmaktadır. Dikdörtgen şeklinde olan 6 panonun çerçeveleri de, 5 cm eninde ve gümüştendir. Panoların içleri, 1 cm çapındaki yuvarlak gümüş çubukların dikine ikiye ayrılması ile elde edilen parçalarla, kafes görünümü verilmiştir.

Gümüş babaların şekli ve üzerlerindeki palmet motifleri, burada daha önceden varolduğunu zannettiğimiz mermer şebekenin babasına benzetilmiştir Panoların iç ve dış yüzeyleri yaprak ve çiçek motifleri ile bezenmiş, ara arada şemse motiflerine yer verilmiştir.

Panonun üst kısmında eni 89 cm, yüksekliği 39,5 cm olan bir üçgen alınlık yer almaktadır Bu üçgen alınlığın altı iki panodan oluşmakta ve üçgen alınlıkla birlikte aynı zamanda kapı görevi yapmaktadır.
Üçgen alınlık önce 11 adet dikey sütuna bölünmüş, daha sonra oluşan bu dikey sütunlar sıra ile 2, 5, 7, 7, 5, 2 şeklinde enine çizgilerle bölünmüştür Kalın dikey ve ince yatay çizgilerle elde edilen 7x2,5 cmlik bölümlerin her birine, "Kıt'a-i Kebîre"nin bir beyti, Rik'a hattıyla yazılmıştır Yalnızca 6 ve 7. sütunların üzerinde kalan üçgen şeklindeki 17x3,5 cm'lik panoya, "Kelime-i Şahadet", üçgen panonun en üst kısmında yer alan 9 cm yüksekliğindeki palmet şekilli bölmeye ise, "Allah" yazılmıştır. Beyitlerin araları yazıya engellemeyecek şekilde çiçek motifleriyle bezenmiştir. Panonun arka yüzünde ise yalnızca küçüklü büyüklü palmet ve çiçek motiflerine yer verilmiştir.
Gümüş Şebeke 1006 H-1597 M yılında, Maraş Valisi Mahmud Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yaptırılış nedenini anlatan "Kıt'a-i Kebîre", Şair Manî tarafından yazılmış, hattat Mirza Ali hatlarını yazıp istifini yapmış, Kalemkâr İlyas adlı bir usta da, hatların ve motiflerin gümüş levhalar üzerine geçirme işlerini üslenmiştir.
Burada şair Manî'nin yazdığı 32 beyitlik Kıt'a-i Kebîre'nin okunuşunu ve beyit beyit açıklamasını vermek çok yer tutacağından, kısaca özetini verelim;
Maraş Valisi Mahmud Paşa, Mevlânâ'nın Türbesi'nde dua eder "Ben de padişah ile birlikte sefere katılırsam ve muzaffer olarak dönersek ve vezirler mertebesine veya yüce bir mertebeye erersem, varımı yoğumu harcayıp bu kapıyı gümüşten yaptırayım, der. Bu istek ve dilekleri duyan Valide Sultan (Safiye Sultan), Mahmud Paşa'nın başkalarıyla birlikte vezir olabilmesi için, kendisinin himmetine muhtaç olduğunu anlar. Gereği için oğluna yani Padişaha söyler. Bütün dileklerine kavuşan Mahmud Paşa da, Mevlânâ'nın yattığı yere bir gümüş kafes yaptırır."

Gümüş Merdiven - Gümüş Eşik

Gümüş Eşik ve Sim-Pâye (Gümüş merdiven) olarak tanınır Gümüş iki basamaktan oluşur Basamaklar 57x28 cm. ebatlarında ve 23 cm yüksekliğindedir.

Eşikler yapının temeli ve dervişlik makamı kabul edilir. Bu nedenle mukaddestir. Üzerlerine basılmaz ve oturulmaz.
Mevleviler dergâh açıkken özellikle Şeb-iArûs törenlerinde buraya huşu içerisinde gelirler, dualar okurlar, niyazda bulunurlar ve bu gümüş merdiven ayağını gözyaşlarıyla ıslatırlardı.
 
Mescid Bölümü

Mevlânâ Dergâhı'nın Mescidi, Semahane ile birlikte XVI.yy da yapılmıştır. Mescidin doğusunda Semahane, güneyinde Huzur-ı Pîr (Horasan Erleri), kuzeyinde Valideler Mezarlığı, batısında ise Son Cemaat Mahalli yer alır.
MESCİD kelime olarak "secde edilen yer manasına gelir."
 
Caminin küçüğüdür diyenler varsa da, mescidlerde Minber olmadığı için Cuma Namazları kılınamaz. Bu nedenle Mescidi, "Kurum, kuruluş, mahalle, köy veya askeri birliklerde bulunan az sayıdaki müslüman cemaatin ibadet etmeleri için, çoğunlukla da ahşaptan yapılan ibadethanelerdir." diye tarif edebiliriz.

Bir ibadethaneye minber ilave edilip camiye dönüştürülmesi, geçmişte padişahlık makamının iznine tabi idi. Bu izni almakda oldukça zordu. Örnek verirsek, 13. y.y. da, Selçuklular zamanında, Konya'da 300 adet mescide karşılık, yalnızca 7 adet cami vardı.
Günümüzde mescidlerin tamamına minber ilave edilmiş, yine bu ibadethanelere mescid denilmesine rağmen, Cuma namazı kılınır hale getirilmiştir.

Mevlânâ Dergâhı'nın Mescidi, Semahane ile birlikte XVI.yy da yapılmıştır. Mescidin doğusunda Semahane, güneyinde Huzur-ı Pîr (Horasan Erleri), kuzeyinde Valideler Mezarlığı, batısında ise Son Cemaat Mahalli yer alır.
Son Cemaat Mahalli dört küçük kubbeden oluşur Bu dört küçük kubbenin, güney ve kuzeyindeki bitim noktaları, kesme taş duvarlarla kapatılmıştır Batı yönünde üç mermer sütun üzerinde, kesme taş ile yapılmış dört adet kemer yer almaktadır. Bu küçük kubbelerden güneyde yer alanı, sonradan bölünerek bir odaya dönüştürülmüş ve odaya Tilâvet Odası işlevi verilmiştir.
Son Cemaat Mahallini oluşturan duvar ve kemer taşlarının incelenmesinden anlaşıldığına göre,Son Cemaat Mahalli Tilâvet Odası ile birlikte, ancak Mescid ve Huzur-ı Pîr bölümlerinden ayrı bir zamanda yapılmış olmalıdır. Her ne kadar ikinci kemerin üzerinde ( Sene I Muharrem 1307), üçüncü küçük kubbenin içinden geçen tek şerefeli mescid minaresinin bedeninde ise, (1337 Rebîü'l-evvel) tarihleri varsa da, bu tarihler yapımla alakalı değil, minarenin ve son Cemaat Mahalli'nin tamirleri ile alakalı kitabelerdir.
Son Cemaat Mahalli'ni oluşturan üç küçük kubbe ve kemerden ikisinin altlarına gelen alanlar, zeminden 55 cm yükseltilerek doldurulmuş ve üzerleri kesme taş ile kaplanmıştır. Böylece ortada kalan kubbe ve kemer, giriş kapısına ulaşılan koridor görünümü kazanmıştır.

Mescidin Taç Kapısı mermerdendir 465 cm en ve 810 cm yüksekliğindeki Taç Kapının (portalin) kapı açıklığı basık kemerli olup, içeriye doğru bir metre kadar girinti yapmaktadır. Yanlara mukarnas kavsaralı birer mihrabiye açılmıştır. Gri ve beyaz mermerden zıvanalı (geçmeli) olarak örülen basık kemerin kitâbelik kısmı bugün boştur. Burada bulanan II.Mahmud'un mermerden kabartmalı olan tuğrası, 1926 yılında kaldırılmıştır.

Son Cemaat Mahalli ile birlikte Tilâvet Odası'nı oluşturan dört küçük kubbenin önünde, üzeri kurşunla kaplanılmış olan bir saçak da yer almaktadır
Taç kapının mukarnas dolgulu kavsarası zengin tutulmuş ve köşeliklere birer püskül sarkıtılmıştır Ayrıca giriş boşluğunun iki yanındaki köşelerde, birer sütunçe yükselmektedir. Gövdesi sade bırakılan sütünçelerin kaide ve başlıkları iki ters vazo formunda işlenilmiş olup, yüzeyleri geometrik ve bitkisel süsleme ve mukarnaslarla tezyin edilmiştir.

Mescid 12.80 x 13.70 m ölçülerinde, kareye yakm dikdörtgen şeklindedir.Bu dikdörtgenin içinden 11.20x12.20 m lik bölüm, zeminden 28 cm yükseltilerek bir podyum oluşturulmuş, namazlar burada kılınmış, zikir tesbihleri ile İsm-i Celâl (Zikir) burada çekilmiş.
MESCİDDE ZİKİR TESBİHİ NASIL ÇEKİLİRDİ?

Zikir Tesbihi daha çok abanoz, ceviz veya ıhlamur ağacından yapılırdı. Teşbihlerin taneleri iri, adedi ise 1001 olurdu. Tesbihin imamesi ve durakları "Mevlevi Sikkesi" şeklinde yapılırdı.
Zikir, Allah'ın isminin veya isimlerinden birkaçının tekrarlanması demektir. Sabah namazlarından sonra, ihya geceleri denilen pazar ve perşembe geceleri ile, kandillerde yatsı namazından sonra yapılırdı. Zikirler eğer zikir tesbihleri ile yapılırsa "Halkaya girmek" denilirdi.
Zikir yapılacağı zamanlarda Şeyh mihrabın önüne serilen kırmızı postun üzerine sırtı mihraba, yüzü cemaata dönük olarak otururdu. Dervişler ise daire şeklinde (Halka halinde) yere diz çökerek otururlardı. Oturma işlemi bitince, bir derviş zikir tesbihini getirir, imamesini öperek Şeyh'e verir, sonra da diğer tesbih tanelerini halka halinde yere sererdi. Dervişler kendi önlerinde olan tesbih tanesini öperek ellerine alırlardı.

Zikir Şeyh'in Besmele çektikten sonra, yüksek sesle "Allah" demesiyle başlardı. Dervişler her Allah dedikten sonra, ellerindeki tesbih tanesini sağa doğru yürüterek, kendi sağında oturan dervişe devrederdi.
Şeyh zikri kâfi görünce işaret verir, okunacak dua ve çekilecek gülbanktan sonra zikir biterdi. Sonra bir derviş yerde serili olan zikir tesbihini usulüne uygun olarak toplar ve yerine kaldırırdı.
* * *
Mescidin kuzey ve batısındaki duvarları moloz taşla yapılmış olup, duvarlar dıştan kesme taş ile kaplanmıştır iki duvar da içten sıvalıdır Bu iki duvardan kuzeyde bulunanın üzerinde dört, batı duvarının üzerinde ise iki adet pencere yer almaktadır Pencerelerden üstte yer alanları alçı, altta yer alanları ise ahşaptandır.

Mescidin güney ve doğusu açıktır Bu yönlerde bir sütun ve ikişer sivri kemer vardır. İki yöndeki dört sivri kemer ile batı ve kuzeydeki iki duvar, yukarıda bir kasnakta birleşmekte ve büyük bir kubbe ile son bulmaktadır. Kasnağın hemen üzerinde 8 adet alçı pencere yer almaktadır. Büyük kubbe dışta sekiz köşeli olup, kubbenin dış yan duvarları, araları derzli taş ve tuğla işçiliktir. Kubbenin üzeri kurşun kaplıdır.
Mescidin güneyinde iki kemerin kesiştiği kemer boşluğunda, defne yapraklı iki yuvarlak çelenk motifi içerisinde " Allah" ve "Muhammed" yazılıdır, iki çelenk motifi arasında ise, kabartma olarak yapılmış meyve tabağı motifi yer almaktadır. Meyve tabağı motifinin altındaki dikdörtgen panonun içerisinde ise dergâhın tamamına yapılan rokoko süslerin ustasının adının ve yılının geçtiği kitabesine yer verilmiştir.

Mescidin kubbe kasnağına kufî hâtla " Ayetel- Kursi", kubbeye ise "char-ı yâr"ın adları yazılmıştır.
Mescidin içinde, bir tarafı kuzey duvarına dayalı olan, diğer tarafı ise üç adet ince sütun üzerine basan, kesme taştan yapılmış iki basık kemer üzerinde, Müezzin Mahfeli vardır. 1982- 1990 yıllan arasında yapılan onarım ve restorasyon çalışmaları sırasında, sütunların ve mahfelin ahşaplarının üzerlerine sürülmüş olan yeşil yağlıboyalar temizlenmiş, temizlenen yağlıboyaların altından XVII.yy'a tarihlenen orjinal nebatî ve geometrik motiflere ulaşılmıştır. Yine mahfelin altındaki duvarın üzerinde yer alan müsenna "HÛ" hattı da, badana tabakalarının altından çıkarılmıştır.
Mescid duvarının güney-batı köşesinde tek şerefeli minarenin küçük ahşap kapısı yer alır. Hemen üzerinde " Mesnevîhân Kürsüsü" vardır. Dergâh açıkken, namazlardan sonra " Mesnevîhânlar" tarafından buradan Mesnevi okunuyormuş. Bu kürsü üzerindeki geometrik motiflerde, yine yeşil renkli yağlıboyaların altından çıkarılmıştır.

Mescidin mihrabı güney duvarı üzerinde, sütunun önündedir. Mihrap 3.50 X 1.80 m ebadında ve gök mermerden yapılmış, mihrap alındığına (Buraya giren güven bulur) Âyet-i Kerîmesi kabartma olarak yazılmıştır.

Mescidin üç adet de kapısı vardır. Birincisi Son Cemaat Mahallinin girişindedir. İki kanatlıdır. Kanatlar 84 cm eninde ve295 cm yüksekliğindedir. Kündekârî tekniğinde yapılmıştır. Kanatların alt, üst ve yan yüzleri sade tutulmuş, aralarındaki geniş yüzeyler kuşaklarla panolara ayrılmıştır. Alt ve üstteki madeni ince kuşaklar bitkisel bezemelidir. Diğer iki ahşap kuşak daha kalın olup, yüzeylerine ajurlu metal kabaralar çakılmıştır. Alınlık kısmı iç içe geçmiş dikdörtgen silmelerle dekore edilmiştir. Yukarıdaki iki pano içerisine Kur'ân-ı Kerîm'in (Mescidler Allah'ındır Onun için Allah'tan başkasını davet etmeyiniz.) Ayeti kabartma olarak yazılmıştır.

İkinci kapı Semahane ile Mescid arasında ve Mescidin kuzey-doğu köşesindedir. Söveleri ve basık kemeri kesme taşla yapılmıştır. Kapı çift kanatlıdır. Buranın eski oyma çift kanatlı ahşap kapısı mescidin güney duvarı üzerinde halen teşhirdedir.

Üçüncü kapı mescidin güney- batı köşesinde, Huzur-ı Pir ile Mescid arasındadır "Çerag Kapısı" adı ile tanınır. Burdaki iki kanatlı kapı da ahşaptandır. Kapının kenarındaki söveleri ve üzerindeki basık kemerleri kesme taştan yapılmıştır.
 
 
 
Tilâvet Odası

Tilâvet Arapça bir kelime olup, "Kur'an-ı Kerîm'i güzel sesle ve usulüne uygun olarak okunması" anlamına gelir. Dergâh açıkken burada Kur'ân okumakta vazifelendirilmiş dedeler bulunduğundan, bu odaya Hücre-i Tilâvet yani, Kur'ân okuma odası denilmiştir. Halen Hat Dairesi olarak kullanılmaktadır.

Tilâvet Odası, bitişiğindeki Mescid'in batısında yer alan Son Cemaat Mahalli'nin devamı gibidir. Odaya basık kemeri ve söveleri mermerden olan, çift kanatlı oyma ahşap kapıdan girilir.

Tilâvet Odası'nın girişinde yer alan kapı ile mermer sütunlar arasında altta 60 cm. yüksekliğinde kesme taş duvar, üzerinde ise 62,5 cm yüksekliğinde oyma mermer şebeke vardır. Şebekenin üzerinden başlayıp kapı yüksekliğinde biten iki adet pencere yer ahr. Pencerelerin ve kapının hemen üzerinden başlayan ve kemerlere kadar araları ıhlamur ağacından yapılmış ince çıtalarla kafes şekli görünümü verilmiş ahşaptan üçgen çerçevelere yer verilmiştir.
 
 

Hat Dairesinde Mahmud Celâleddin, Mustafa Rakım, Hulusi, Yesarîzâde gibi devirlerinin meşhur hattatlarının levhaları yanında, Sultan II. Mahmud'un yazdığı altın kabartma bir levha da burada sergilenmektedir.
Ahşap. Env. No. 272.147 x 88 cm. Osmanlı. 1251 / 1835.
Hattatı. Yesârizâde Mustafa İzzet.
Zıvanalı 7 parça tahtanın birbirine geçmesiyle oluştu­rulan ahşap pano üzerine, iki sütun halinde Talik hatla altın yaldızla Pertev Paşa Divanı'ndan alınan beyitler yazılmıştır. Çerçevenin alınlığı kabartma altın yaldızlı gül ve yaprak motifleriyle süslenmiştir. Levhada şunlar yazılıdır:
 
Budur Dergâh-ı Mevlâna Celâl'ud-din-i ve'd dünyâ
Bu Dergâh Ka'be-i cân u cenandır cümle uşşâka
Bu meşhed nurdan derya o hazret dürre-i beyza
Hubâbı kubbe-i hazrâ disem hami itme igrâka
Bunun her evc-i pâki uç virir şems-i hakîkatden
Muhâzi her biri ma'nide tâk'ı çarh-ı bisâka
Elezdir ney-şekerden çûb-i matbah çille-keş câne
Müreccah zevk-ı hıdmet yanlarında başka ezvâka
İderler sikke ber-ser sikke-i zer-gerden istiğna
Olub bi gıll u gışş iksir-i hâs'ı pûte-i faka
Girift-i aşk olurlar bâş keserler tavk-ı teslime
Ezelden beste gelmişler visâk-ı ahd-u misâka
Yanarlar şem'i cânâne cihân-u cân bir yâna
Dönerler hemçu pervane virirler varın ihrâka
Gehfâzâd olub gamdan gecüb fikr-i dü'âlemden
Rebâb-u nâyi eylerler bedel takyıd-u itlâka
Bununla şehr-i Konya fahr ider İran-u Turana
Bu bık'a kıble-kâh-ı arzudur bunca uşşâka
Murûr-ı vakt ile hacet olub ta'mire bu hayrı
Müyesser kıldı hak Şâhenşeh-i pâkize ahlâka
 
Zihi kutb-ı himem sâhib-kerem Sultân Mahmud Han
Odur şems-i ziyâ-bahş-ı inayet cümle âfâka
Matbah-ı Şerif
Matbâh veya Matbâh-ı Şerîf bölümü, Meydân-ı Şerifin güney-doğu köşesinde, avlunun ise güney-batı köşesinde yer alır. Mevlevîliğin en değerli bölümüdür. Elbetteki Matbâhtaki asıl işlev yemek pişirmek ve yemek yemek ise de, Can tabir edilen Mevlevi adaylarının 1001 günlük çile süresi içerisinde, en çok eğitim gördükleri yerin burası olması nedeniyle "Mevleviler Matbâha, insanın pişirildiği yer" derler. Burada gürültü edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, gülünmezdi. Hatta Matbâha gösterilen saygının bir ifadesi olarak, Matbâh ın kapısının önünden geçilirken dahi, baş kesilirdi (Selama durulurdu).

Matbâh-ı Şerîf, III. Murat devrinde 1584 yılında, derviş hücreleri ile birlikte inşa edilmiştir. Zaman zaman tamir, onarım ve ilâveler gören bina, Matbâh'ın batı duvarının, üzerindeki tamir kitabesinden anlaşıldığına göre, son şeklini 1284 H - 1867 M yılında almıştır.

Bina İçten kireç sıvalı ve kalem işi süslemeli, dıştan kesme taş kaplamadır. Matbâha basık kemeri ve söveleri mermer olan, büyük bir ahşap kapıdan girilir. Asıl mekâna 205 x410 cm ebatlarında üzeri tonozlu bir koridordan geçilir.

Matbâh iki kısımdan oluşur. Birinci kısım 9.20x5.20 m ebatlarında, üzeri beşik tonozlu ve kireç sıvalıdır. Bu kısmın kuzey-doğu köşesinde, yerden 60 cm yükseltilmiş, zeminine Saka Postu serilmiş 110x258 cm ebatlarında bir seki vardır Bu seki üzerine serilmiş Saka Postu üzerine, Mevlevîliğe girmek isteyen adaya, önce abdest aldırılır sonra "yapılan işleri yerinde görmesi ve kararını bir kere daha gözden geçirmesi İçin", üç gün süre ile iki dizi üzerinde (murakabe vaziyetinde) oturtulurdu. Aday yemek, tuvalet ve ibadetten başkaca bir iş için, Saka Postu'nu terkedemez, birşeyler okuyamaz ve konuşamazdı. Bu adaya "Nev-niyâz" (Aday adayı) denilirdi.
Nev-niyâz bir taraftan Matbâhta yapılan işleri göz altından incelerken, bir taraf tanda burada görev yapan dedeler, Nev-niyâz'a;
 
"Derviştik zordur. Çileyi Kırmak ise hiç iyi değildir. Dervişlik ateşten gömlek, demirden leblebidir. Aç kalmak, haksız yere söz işitmek vardır. Kısacası Dervişlik Ölmeden önce ölmektir. Bunlara tahammül edebileceksen çileye soyun, yoksa yol yakınken çekip git. İkrardan dönenin mahşer günü yüzü kara olur" gibi, telkinde bulunurlardı. Nev-niyâz üç günün sonunda 1001 gün çileye soyunmak istediğini beyan ederse, yani ikrar verirse, Nev-niyâz'a Can denilir ve 1001 gün sürecek çile başlardı.

Nev-niyâz'ın oturduğu "Saka Postu Makamı"nın yükseltisinin hemen altına birde ayakkabıların konulması için yer yapılmıştır. Ayakkabılar buraya, burnu içeriye, topukları dışarıya dönük olmak üzere konulurdu. Eğer ayakkabılar kapı önüne konuluyorsa, bu defa ayakkabıların burnu kapıya yönelik olarak konulurdu. Can tabir edilen derviş adayından sorumlu dede tarafından bu ayakkabılar çevrilirse, yani ayakkabının topukları kapıya yönelik konulursa bu, "Çık git, dergâhı terket, bir daha gelme" demekti.

Birinci kısmın tavanı tonoz örtülü ve kireç sıvalıdır. Güney-batı köşesinde büyük bir aydınlık penceresi, pencerenin hemen altında da mermer aynalı bir çeşme ve yalak yer alır. Bu çeşmeye su, XVI. yy da Yavuz Sultan Selim tarafından Dutlukırı'ndan getirtilmiş ve Dergâha vakfedilmiştir.

Birinci kısmın batısında ve kuzeyinde birer büyük baca vardır. Bacaların sivri kemerleri kesme taş ile yapılmıştır. Birinci bacanın altında iki büyük ocak, ocakların üzerinde de yemek pişirmek için özel yapılmış iki büyük kazan vardır. İkinci bacanın altında ise, kazanlarda pişirilen yemeklerin soğumaması için altında köz ve sıcak külün bulunduğu dört adet küçük ocak ve bu ocaklara uygun büyüklükte konulan kaplar yer almaktadır.
Bu ocakların önündeki küçük alana "Ateş-bâz-ıt Velî Makamı" da denilir. Burada suyun olması ve ısıtılma imkânının bulunması nedeniyle, bu yer aynı zamanda "Gasil-hâne" (cenazenin yıkanıldığı yer) olarak da kullanılmıştır.

Birinci kısımdan ikinci kısmı ayırmak için mermer bir duvar, yerden 93 cm yükseltilmiş ve 500x1120 cm ebatlarında bir set oluşturulmuştur. İki adet beşik tonozlu kubbesi olan mekâna, dört adet mermer merdivenle çıkılır. Bu mekanın doğusunda ve batısında ikişer, güneyinde ise dört adet ahşap penceresi vardır. Pencerelerin üzerinde, içi sitilize bitki motifleriyle bezenilmiş taçlara yer verilmiştir.

İkinci kısmın kuzey doğusunda yer alan ahşap dolabın kenarından başlayan siyah ve mavi renkli iki şerit, pencereleri çepe çevre dolaştıktan sonra, bu kısmın kuzey batısında yer alan dolabın kenarında son bulur.

İkinci kısmın zemini ahşap döşemedir. Semâ çıkarmak için Mevlevi adayları burada talim yaptıklarından, mekânın ahşap zemin döşemesi üzerine sarı pirinçten, tepesi parmağı kesmeyecek tarzda pürüzsüz ve yuvarlak olan, "Semâ talim çivisi" de çakılmış ve etrafına dairevi bir yuva açılmıştır. Matbahlarda semâ öğrenecekler için (Semâ çıkarmak - Semâ talim etmek) aynı şekilde hazırlanmış, taşınabilir "semâ meşk tahtaları" da vardır. Semâ talimleri burada yapılıyordu.

Semâ talimine yeni başlayan Can, Önce çıplak ayakla "Semâ talim çivisi"nin veya "Semâ meşk tahtası"nın yanına gelir, baş keser, sonra sol dizini yere koyar, sağ dizini bükerek çökerdi. Çivi ile görüştükten (çiviyi öptükten) sonra, bir miktar tuzu, parmaklarının arasını pişirsin ve yara olmasını önlesin diye, destur çekerek çivinin bulunduğu yere dökerdi. Sonra ayağa kalkar, sol ayağının baş parmağı ile, yanındaki parmağının arasına talim çivisini yerleştirirdi. Dökülen tuz, sol ayağının dönüş sırasında rahat kakmasını da sağlamış olurdu.Semâzenin sol ayağına "direk", sağ ayağına ise "çark' denilirdi. Direk denilen sol ayak yerinden hiç kaldırılmaz ve diz hiç bükülmezdi. Çark direğin etrafında , çivi merkez olmak üzere, sağ ayağını, sol dizinin hizasına kadar kaldırdıktan sonra, sol ayağı merkezde kalmak üzere, vücudunu 360 derece döndürür ve sağ ayağını yine kaldırdığı aynı yere gelmek üzere yere basardı. Böylece vücut, kendi ekseni etrafında bir tur atmış olurdu ki buna, "Çark atmak" denilirdi. Bu hareket 180 derecelik dönüşlerle de yapılırdı ki, buna "Yarım Çark" denilirdi. Semaya başlayanlara önce yarım çark atmak öğretilir, sonra tam çark atmaya geçilirdi. Bu alıştırma, semâzenler çivisiz devir yapmayı öğreninceye kadar devam ederdi. Direği, yerde sürümeden sabit tutarak çark atmaya, "direk tutma" denilirdi.
Meydân-ı Şerif Odası
Matbâh-ı Şerif ile Derviş Hücrelerinin kesiştiği köşede, 5.60 x9.50 m ölçülerinde, dikdörtgen şeklinde büyük ferah bir oda vardır. Bu odaya "Meydân-ı Şerif Odası" denilmektedir. (Halen müdür odası olarak kullanılmaktadır.) Hasan Özönder'in "Mevlânanın Külliyesi'nin Tamir ve İlaveleri Kronolojisi" adlı makalesinde, 1816 tarihli bir onarımdan bahsedilmekte ve yapılan onarımların 28 madde halinde detaylı listesi verilmektedir. Verilen onarım işleri listesinin 18. sırasında, "Adı geçen meydan odası üzerindeki "Sikke-hâne" odasındaki ........" denilmektedir. Buradan yola çıkarak. "Meydân-ı Şerif Odası"nın yerinde 1867 yılından önce, alt katı meydan odası, üst katı Sikkehâne olan iki kattı bir binanın olduğunu anlıyoruz. Bu iki katlı bina 1867 yılında yıkılmış ve yerine bugünkü tek katlı büyük "Meydân-ı Şerif" odası yaptırılmıştır.
Meydân-t Şerife sabah namazından sonra girilirdi. Meydana muhipler giremezdi. Meydanda kırmızı post, Şeyh'e aitti. Onun sağ ve sol tarafındaki siyah ve beyaz renkli postlar Kazancı Dede'ye ve Meydancı Dede'ye aitti. Odaya girenler, kıdem sırasına göre yarım daire şeklinde Şeyhin karşısında, yer alırlardı. Sonra hep beraber ayak mühürlerlerdi. (Sağ ayağın baş parmağını, sol ayağın baş parmağının üzerine koyarlardı). En son olarak odaya, Tarikatçı Başı baş keserek girerdi. Bütün dedelerde Tarikatçı Başı ile beraber baş keserlerdi. (Başın biraz öne eğilmesi, belin üst kısmının başla beraber 45 derece öne eğilmesi). Tarikatçı postuna otururken odadakilerde aynı zamanda yere otururlar ve tarikatçı ile birlikte yerle görüşürler, yere niyaz ederlerdi (yeri öperlerdi).

Meydân-ı Şerife girenler yerlerine yerleşince, dışarı meydancısı, üstünde bir lokmalık ekmek parçalarının olduğu bir tepsi ile içeriye girerdi Tepsideki ekmek parçalarını önce tarikatçı başına, sonra sağ tarafta oturanlara, daha sonra ise sol tarafta oturanlara yere diz çökerek sunardı. Sunulan bu kuru ekmek parçalarına "çörek" denilirdi. Çörek istemeyen dedeler şahadet parmağı ile tepsiye dokunup, parmağını biraz öne eğerek öperdi. Dışarı meydancı "çörek" denilen bu ekmek parçalarından alanlara, Meydân-ı Şerifin hemen girişinde bulunan kahve ocağından sade kahve getirirdi.

Meydân-ı Şerifte çörekler yenilir, kahveler içilir, idari meseleler görüşülürdü. Suçlu olanlara verilecek cezalar ile, yükseleceklere verilecek makam ve mevkiler burada tebliğ edilirdi. Mevlânâ'nın ölüm yıldönümlerinde havanın iyi olmadığı zamanlarda ise, "Şeb-i Arüs" töreni burada yapılırdı.

Çörekler yenilip, kahveler içildikten ve fincanlar toplandıktan sonra kalplerini boşaltırlar, ellerinin parmakları biraz açık halde, bellerine dayarlar, gözlerini yumarlar ve "Murakebe"ye dalarlardı. Bir müddet sonra tarikatçı Eüzü Besmeleyle Nasr Sûresini (CX) okur, "Fatiha" derdi.
 
Fatiha okunduktan sona şu gülbânk çekilirdi.

"Vakt-i şerif hayrola, hayırlar fethola, şerler defola, kulûb-ı âşıkân küşâd ola, demler safâlar ziyâde ola, sahibü'l hayratın rûh-ı revânları şâd ü handan ola, dem-i Hazret-i Mevtana sırr-ı Şems-i Tebrizî, Kerem-i İmâm-i Ali Hû diyelim"

Gülbânktan sonra uzatılarak "hûûû" denir, hep beraber yer öpülerek kalkılırdı, önce tarikatçı başı kapıya kadar gelir, Meydân-ı Şerife dönerek baş keserdi (selam verirdi). Meydân-ı Şerîf odasında bulunanlarda, onunla birlikte baş keserlerdi. Sonra tek tek odadan, odaya arkalarını dönmeden çıkarlardı.

Meydân-ı Şerifin çift kanatlı kapısı, odanın kuzey-dogu köşesindedir. Kuzey duvarı üzerinde bir, güney duvarı üzerinde iki ve batı duvarı üzerinde üç adet olmak üzere toplam altı adet ahşap penceresi vardır. Duvarları dışta kesme taş kaplama, içte kireç sıvalı olan odanın tavanı, bağdadî tarzında yapılmıştır. Tavanında Barok-Ampir tarzı karışımı üslup gösteren, hayali tabiat manzaraları ve rokoko motifler vardır.
Derviş Hücreleri
Derviş yoksul anlamına gelir. Tarikatlara girenlere Derviş, hücre sahibi olanlara ise "Hücre-nişîn" , "Hücre Güzin" ve "Dede' denilir.

Deruişân Kapısı'ndan (Cümle Kapısı) sonra, iki küçük kubbeli bir geçiş mekânına, oradan da ön bahçeye geçilir.

Geçiş mekânının sağ tarafında (güneyinde) dört adet, sol tarafında (kuzey) ise önce kuzeye doğru giden, sonra doğu yönüne doğru yönülen 14 adet "Derviş Hücresi" vardır.

Bugünkü hücreler III. Murad tarafından yaptırılmıştır.

Bu bölümdeki 13 hücreden birisi "Postnİşîn Hücresi, diğeri "Mesnevihân Hücresi" olarak orijinal eşyaları, mankenlerle teşhir edilmiştir.
Hücrelerin tamamı tek kubbelidir. Her hücrede bir ocak (şömine) dolap, sedir, mangal ve bazı dergâh eşyaları ile dışarıya ve koridora bakan birer ahşap penceresi ve yine revaklı koridora açılan bir kapısı vardır.

Bu hücreler 1001 gün çilesini tamamlayan dedelere verilirdi ve kendilerine "Hücre nişin", 'Hücre güzîn" ve "Dede" denilirdi.
Hücrelerden girişin güneyinde yer alan dördü, halen bilet gişesi ve idarî bürolar olarak kullanmaktadır. Eskiden bu hücrelerden üçü "Aşçı başı", "Türbedâr" ve "Tarikatçı başı" hücresi olarak kullanılıyordu.

Hücrelerin yıkılmadan orijinal haliyle bırakılan ikisi de kütüphane olarak kullanılmaktadır. Bu kütüphanelerden birinde Mevlânâ Müzesinde Müdür, Kültür Bakanlığında Müzeler Genel Müdürü ve Müsteşar olarak görev yapan Mehmet Önder'in, bir diğerinde de Mevlânâ ve Mevlevîlikte ilgili yazdığı kitaplarla tanınan üstad Abdülbakî Gölpınarlı'nın Mevlânâ Müzesi'ne bağışladıkları kitaplar muhafaza edilmektedir.

Burada bulunan dokuz hücrenin 1929 yılında ara duvarları yıkılarak salon haline getirilmiş ve bu bölümde değerli halı ve kilimler sergilenmişti. Halı ve kilimler 2000 yılında Etnografya Müzesinde açılan "Halı Bölümüne" nakledilince, boşalan salon bu defa "Sinevizyon Odası" olarak hizmete açılmıştır. Odaların önlerindeki revaklar da kapatılarak, sergi salonu haline getirilmiştir.

Ara duvarları yıkılan hücrelerin koridora bakan pencere ve kapı yerlerine, hücreler eski haline getirilinceye kadar vitrinler yaptırılmış ve bu vitrinlerde keşkül, pazarcı maşası, mütteka, nefir gibi Mevlevi etnografyası ile alakalı eserler ile değerli kumaşlar sergilenmiştir.
 
 
 
Türbeler
 
Niyaz Penceresi
Türbelerin bulunduğu yerlerde, yatırların sandukalarını görecek şekilde, türbelerin ayak veya yan taraflarına yapılan pencerelere " NİYAZ PENCERESİ" denilir. Türbeye girilmeden veya türbe kapalı içeriye girilemiyorsa, dua dışarıdan bu pencerelerden okunurdu, istekler bu pencereden yapılırdı.
Mevlânâ Dergâh'ında da , dergâhın güneyinde yer alan bu pencereden bakılınca "Kıbâbü'l Aktâb" (Kutupların kubbeleri) manasına gelen Mevlânâ'nın, Mevlânâ'nın soyundan gelenlerin ve Mevlevi büyüklerinin mezarlarının bulunduğu yer görülmektedir. Bu nedenle dualar ve niyazlar halen ihtisas Kütüphanesi'nin içinde kalan bu pencereden yapıldığından, pencereye " Niyaz Penceresi " denilmiştir.
Yâ Hazret-i Mevlânâ
Derhâ heme beste-end illâ der-i tû
Tâ reh nebered garîb illâ ber-i tû
Ey der kerem-i 'izzet-i nûr-efşânî
Horşîd u meh u sitâreğân çâker-i tû
Mevlânâ
 
 
Yâ Hazret-i Mevlânâ
Ey keremde, yücelikte nur saçıcılıkta güneşinde, ayında,
yıldızlarında, kendisine kul-köle kesildiği güzel.
Garib aşıklar senin kapından gayrı bir yol bulamasınlar diye,
bütün kapılar kapatılmış, yalnız senin kapın açık bırakılmıştır. 
Mevlânâ
 
Niyâz penceresinin bulunduğu oda dikdörtgen formludur. Önceleri şeyhlere mahsus kabul salonu olarak kullanılan oda, 1926 anlında bir müddet "müdür odası" olarak kullanılmış, daha sonra "ihtisas Kütüphanesi" olarak hizmete sunulmuştur. Niyâz penceresi'nin içinde bulunduğu oda XX.yüzyılın başlarında yapılmış olmalıdır. Zira X/X.yy.ın sonlarında çekilmiş olan fotoğrafların içinde, bu oda görülmediği gibi, bu alanda şimdi yerinde olmayan bir türbede görülmektedir. Odanın batısında yer alan "Hasan Paşa Türbesi" ile, doğusunda yer alan " Payanda"nın arasında kalan boşluğun üzeri çatı, önü ise camekanla kapatılarak büyük bir oda kazanılmıştır. Bu arada fotoğraflarda yeni yapılan odanın kapısının veya kapının hemen önündeki alanda olması gereken kimliğini bilmediğimiz türbede yıkılmış olmalıdır
Mevlânâ Müzesi'nin İlk Müdürü Yusuf Akyurt'un 23 Şubat 1940 tarihli raporundan öğrendiğimize göre; Selçuklu Devlet adamlarının, Karaman Oğullarının, Osmanlı Sultanlarının ve devlet adamlarının yanı sıra, Mevlânâ'ya muhabbetleri olan zenginlerin hediye ve vakfettikleri kitaplar, Mevlânâ Dergâhı'nın içinde. Derviş Hücrelerinde orada burada dağınık halde imiş. Mevlevihane de müstakil bir kütüphane yokmuş.
Mevlânâ Dergâhı'nın 24. Postnişîni Hemdem Sa'id Çelebi (1807-1858), evinde bulunan hususi kütüphanesini 1854 yıhnda Mevlânâ Dergâhı'na naklederek vakfetmiş, dergâh içinde yer alan Fatma Hatun Türbesi'ni de Kütüphane yapmıştır. Kendi kütüphanesinden getirdiği kitaplar ile, dergâhta dağınık vaziyette bulunan kitapları bu kütüphaneye kayıt ve tescil etmiştir. Kütüphanenin vakfiyesi bulunmamaktadır. Ancak Hemdem Sa'id Çelebi kendi vakfettiği kitapları, birisi 25x24 mm ölçülerinde, diğeri 23 x 19 mm ölçülerinde oval biçimli olan iki mühürle mühürlemiştir.
 
 
 
Hamüşan
Mevleviler ölene "Göçtü-göçündü", "hâmûş oldu", mezarlıklara susanlar vurdu ve susanlar anlamına gelen "Hâmûşân", "Hâmûşhâne", cenazeyi defnetmeye de "sırlamak" derlerdi.

Dergâhların etrafında genellikte "Hâmûşân veya hâmûşhâneler" yer alırdı. Buralara Mevlânâ'nın soyundan gelenler, dedeler ile mübtedîler defnedilirdi (sırlanırdı).

Huzur-i Pîr ve Kibâbü'l-Aktâb denilen Mevlânâ'nın Türbesi'nin içi olduğu gibi, türbesinin çevresi de mezarlık yani "Hâmûşhâne" idi. Dergâhın güneyinde ve batısında bulunan hâmüşhâneleri, elde bulunan eski fotoğraflardan da tesbit edebiliyoruz. Ancak nedense dergâhın doğusundan ve kuzeyinden çekilmiş elimizde hiç fotoğraf bulunmamaktadır. Bu bölümlerinde hâmûşâne olduğunu, eski planlardan anlıyoruz. Eski planlarda bu bölümlerin üzerlerine hâmûşân yazılmış. Dergâhın kuzeyindeki bir bölümün üzerine de 'Valideler Mezarlığı" diye yazılmış. Yine bizim Neyzen Selâmı Bertuğ'dan Öğrendiğimize göre, Dergâhın önündeki bir bölümde "Neyzenler Mezarlığı"dır. Demek ki dergâhtaki bir bölüm "Ölen Neyzenlerin", bir bölümde "Ölen Validelerin" defni için ayrılmış bölümlerdir.

Ölüm Mevlevilerce "Dostun, dosta kavuşması, vuslata engel olan gömleğin çıkarılması ve bir ülkeden bir ülkeye göçtür". Öyle ise ölüm günü vuslat günüdür. Bu günde ney çalmak, semâ etmek ve eğlenmek gerekirdi. Bu düşünce Mevlâna'dan, hele Kuyumcu Selâhaddin'den sonra daha rağbet görmüş, cenazeler ney, tef ve kudüm sesleri eştiğinde götürülmeye ve semâ edilerek gömülmeye başlanılmıştır.

Mevlevi Şeyhleri matbahta, Ateşbâz-ı Velî Makamı denilen yerde ney ve kudüm sesleri eşliğinde yıkandırdı. Cenazeler sırlanmaya ism-i Celâl okunarak götürülürdü. Cenazeler tabuta konulduktan sonra, tabutun üzerine şeyhin hırkası serilir, sikkeleri de tabutun başına konuluyordu. Dedenin cenazesi kabre konulunca, bu defa dedenin hırkası üzerine örtülür, sikkesi başına giydirilir, sonra da hilâfetnâmesi kıble tarafına, yani cenazenin sağ tarafına konuluyordu.

Definden sonra, cenazeye gelenler kabrin etrafında halka olurlar, önce Kur'ân, sonra da beş dakika kadar ism-i Celâl okunuyordu, ism-i Celâl'in okunması tamamlanınca, Mevlevilerin içlerinden birisi şu gül-bâng 'i okurdu;


"Vakt-i şerif hayrola; hayırlar fethola;
Derviş...............merhum, garka-i gariyk-ı

Yezdan, hâcesi hoşnûd ola;
Dem-İ Hazret-i Mevlana, sırr-ı Şems-i Tebrizi

Kerem-i İmâm-ı Ali, Hû diyelim, "Hûûû " denilirdi ve daha sonra kabirden dönülürdü.
Bilindiği gibi Mevlânâ'nın babası Sultânü'l-Ûlemâ Bahaeddin Veled 12 Ocak 1231 tarihinde vefat etti ve gül bahçesindeki bugünkü yerine defnedildi. Tekke ve zaviyeler kanunu çıkıp, Mevlânâ Dergâhının Müze yapılmak üzere teslim alındığı tarih ise 11 Eylül 1926'dır. Dergâha müze olarak teslim alındığı tarihe kadar defin yapıldığını düşünürsek, bu alana 695 yıl 7 ay 29 gün defin yapıldı demektir. İslâmiyette bir mezara birden fazla da defin yapılabildiğini de göz önüne alırsak, aradan geçen bunca süre içerisinde dergâhın içinde ve dışında bulunan mezarlıklara, kaç defin yapıldığını tahmin dahi edemeyiz. Müzenin ilk ihata duvarı içerisinde kalan 6500 m2'lik alanın içinde kalan Semahanede, 1996 yılında yapılan araştırma kazısı sırasında iki sıra halinde 8 mezarın çıktığını, 1986 yılında müze avlusundaki mermerlerin yenilenmesi sırasında Hürrem Paşa Türbesi'nin doğu bitişiğinde birkaç tane mezara rastlanıldığını göz önüne alırsak, "Bu alan tamamen mezarlıkmış. Yeni bir bina yapılacağı veya bir bina büyültüleceği zaman, mezarlar nakil bile edilmemiş, mezarların üzerine ya yeni bina yapılmış, veya olan binalar ihtiyaca göre büyütülmüş" diyebiliriz.
 
 
 
Mevlâna Müzesinin Tarihçesi
 
Konya Mevlâna Asitanesi 
 
Konya Mevlâna Külliyesi, teşekkül, teşkilât ve misyon itibariyle Mevlevîliğin "Âsitânesi" 'dir. Farsça'dan dilimize geçen "Âsitân" kelimesi, "Eşik; Padişahların, önder ve liderlerin dergahı; Nebilerin, velilerin kabirleri; Payitaht (Başkent)" gibi anlamlara gelir.Âsitânelerin "Dergah", "Tekke", "Zaviye", gibi tarikat yapılarından farklı yönlerini şöylece sıralayabiliriz:
       * Âsitâneler, bir tarikatın ana, merkez binasıdır.
       * Âsitâneler, çeşitli yerlerde açılan şubeleriyle çalışır, onlara merkezlik eder.
       * Âsitâneler, taşıdığı idari vazife, sorumluluk gereği görevlisi bol ve tam teşekküllü idari binalardır.
       * Tarikate girmek isteyenler "Çile" yi âsitânede çıkarırlardı.
       * Tarikat liderinin kabrinin bulunduğu yapıdır.Bu sebeble Âsitâneye "Huzur", "Huzur-u Pir" , "Pir Evi" de denilmiştir.
       İşte Konya Mevlâna Ma'muresi, bütün bu özelliklere sahip bulunan "Mevlevî Âsitânesi" dir.
       "Dergâh" ise Farsça "Kapı, kapı mahalli, eşik, tekke, toplanılacak yer," gibi anlam gelir. Daha geniş anlamlara ve mahiyete sahiptir.
       "Tekke" kelimesinin doğru şekli "Tekye" dir. Farsçadır."Dayanak, Dayanılacak yer" demektir. Sûfilerin toplantı ve kalacak yerlerine verilen genel addır.
       "Zaviye", "Sığınılacak yer, bucak, köşe" anlamındadır. Tekke'den daha küçük, mütevazi yapılardır.
 
 KONYA MEVLÂNA ÂSİTÂNESİ
       Tefekkür ve tasavvuf tarihimizin ünlü siması Mevlâna Celaleddin Rûmi (D. 30.09.1207, Belh- Ö. 17.12.1273, Konya)'nin babası Sultânu'l Ulema Bahauddin Veled, 1231 yılında vefat eder.Vasiyetine uyularak sağlığında sık sık gezintiye geldiği, sur önündeki "Gül Bahçesi" ne gömülür. Daha ilk günden itibaren ziyaret edilmeye başlanılan bu mütevazi kabir, bu günkü muazzam Mevlâna Ma'muresi'nin ilk yapısını teşkil eder.
       Ünlü vezir Muinüddin Pervâne başkanlığındaki bir heyet, babasının yerine posta buyur edilen Mevlâna'ya gelerek, kabrin üzerine, ona yaraşır bir türbe yapmak için başvuruda bulunurlar. Ama Mevlâna "Madem ki senin yapacağın kubbe, feleklerin kubbesinden daha güzel olmayacaktır; O Halde bırak da onun mezarı, bu gökkubbesi ile kalsın; bundan vazgeç." diyerek taraftar olmamıştır.
       Mevlâna, 17 Aralık 1273 tarihinde vefat edince, babasının başucuna hazırlanan kabre defnedilmiştir.
       Vezir Muinüddin Pervane, eşi Gürci Hatun, Alâmeddin Kayserî, Bedreddin Tebrizî gibi tanınmış kişilerden oluşan bir heyet bu defa onun ihya ve irşad postuna getirilen oğlu Sultan Veled'e başvurarak Mevlâna'nın üzerine ona lâyık bir türbe yapmak istediklerini belirtirler. Sultan Veled, sukût eder. Onun bu tutumunu, "sukût ikrardan gelir" şeklinde yorumlayarak güzel bir türbe inşa ederler. Bu, eyvan tarzında tipik bir Selçuklu türbesidir, üzeri yıldız tonozla örtülüdür. Doğu, Batı ve Güneyi kapalı, kuzeyi açıktır. Cesedi, mahzendedir. Onu, üst kattaki sanduka sembolize eder. Üzerine, Selçuklu ahşap sanatının muhteşem örneklerinden olan görkemli bir sanduka yerleştirilir. Onun bu sandukası günümüzde babasının üzerindedir. Sultan Veled 10 Recep 712 / 1312 tarihinde vefat edince, babasının sağ yanına defnedilmiştir.
       Mahzen hariç, mimar Bedreddin Tebrizi'nin yaptığı türbe hayli değişikliğe uğramıştır. Günümüzde türbenin "Kubbe-i Hadra" (Yeşil Türbe) diye anılmasını sağlayan yeşil çinilerle kaplı dilimli gövdeli ve külahlı muhteşem gövde ilk türbenin üzerine Karamanoğlu Ali Bey (1357-1358) tarafından yaptırılmıştır. (799 / 1396)
       Mahzenin gövde ayaklarının, kemerlerin, yıldız tonozlu örtünün ve bunu örten içte kalmış olduğu kubbenin ilk yapıdan kalmış, diğer kısımlarının mimari ve tezyini büyük değişiklikler gördüğünü bildiğimiz türbe, 25 m yükseklikte. Sikkeli, hilalli, külah alemi, 2.72 m boyunda olup, altınsuyu ile kaplıdır.
       Mevlâna'nın kabir ve türbesi, zaman içerisinde yakınlarının, dostlarının ve müntesiplerinin kabirleri ile donatılarak Konya'nın en büyük mezarlıklarından biri oluşmuştur. Ziyaretçilerin ihtiyacını karşılamak üzere de hücreler inşa edilmiştir.Bu yapılanma yedi asrı aşan sürede günümüzdeki muazzam ma'mureyi meydana getirmiştir.

       DIŞKAPILARI:
            Mevlâna Âsitânesi'nin dört yönde birer dışkapısı vardır. Dervişân Kapısı günümüzde ziyaretçilerin kullandığı batıdaki kapıdır. Dervişler buradan girip çıktıkları için bu adı almıştır. Buradan,vaktiyle mezarlık olduğu için "Hâmûşân" diye anılan geniş avluya geçilir. Hâmûşân Kapısı güneydedir. Tarihî Türbe (Üçler) Mezarlığı'na açıldığı için bu adla bilinir. Üzerinde Sultan II. Abdulhamid'in tuğrası mevcuttur. Pir Kapısı doğudadır."Küstâhân Kapısı" diye anılır. Görülen lüzum üzerine âsitâne'de kalması uygun bulunmayan veya bu hakkı kaybedenler bu kapıdan yavaşça dışarıya buyur edilerek kendisine "seyyah" verilirdi. "Çelebi Kapısı" kuzeydedir. Bu yönde bulunan konaklarda oturan Çelebiler kullandığı için bu adı almıştır. 6225 m2 lik bir alana sahip bulunan "Konya Mevlâna Âsitânesi" bu dış kapılarla çalışıyordu.

       DERVİŞ HÜCRELERİ:
Küçük odacıklar olan bu mekânlar, tarikat mensuplarına tahsis edilmiştir. Sultanu'l Ulema'nın kabrinin teşkilinden itibaren gelmeye başlayan ziyaretçilerin kalması için birkaç hücre yaptırıldığını biliyoruz. Bugünküler Osmanlı dönemine aittir. Batıdakileri Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılan bu özel mekânlar, zaman içerisinde bazı tamir, tebdil ve tecdidlerle günümüzdeki şekil ve görevlerini almışlardır. Sultan III. Murad'ın 992 / 1584 yılında diğer hücreleri inşa ve ilave ettirdiğini kitabesinden öğreniyoruz.Hücrelerin toplam sayısı 18'dir. "18" rakamı ise Mevlevilikte önemli, saygın ve sembolik bir sayı olup, "Nezr-i Mevlâna " diye bilinir.
Derviş Kapısı'ndan girerken sağ taraftaki hücreler, sırasyla: "Aşçı-başı Efendiye", "Türbedar" a, "Tarikatçi Efendi'ye" ve zâbitana aitti. Kuzeydeki hücrelerin gerisindeki bahçede görülen genişçe bina, "Çelebi Dairesi" diye de anılan misafir-hânedir.

       MEYDÂN-I ŞERİF:
Güney batı köşede, mutfağın bitişiğindedir. Şimdi müdür odasıdır. 1867 yılında inşa edilen bu son derece önemli salonun tavanı motiflerle süslüdür. Herkesin girmesi uygun olmayan bu mekanda "Postnişin Hazretleri" ile davet ettiği şahıslar girebilirdi. Başta âsitâne olmak üzere imparatorluğun dört bir yanına yayılmış bulunan, toplam sayıları yüzü aşkın şubelerin işleri burada görüşülürdü. Yönetimle ilgili işler, mükâfaat ve mücâzaat konuları bu mahrem ve saygın mekanda ele alınarak karara bağlanırdı.

       MUTFAK:
İki tanedir. Biri eski mutfak olup, kuzeydeki bahçede, Çelebi dairesinin yanındadır. İkincisi ise batıdaki avlunun güney batı köşesindedir. Meydân-ı Şerif ile birkaç odacığa bitişiktir. Bodrumunda kiler bulunan bu önemli yapı, tam teşekküllüdür. "Ocakbaşı", yemek yenen "Somatlık" gibi, hizmetlilerin kaldığı "Canlar Odası" da buradadır.
"Mutfak" hem aşın hem de tarikata girmek isteyen adayın kontrol edilip, ruhen pişirildiği gözde mekândır. Mübârek tutulur. Adayın kendisini denemek için belli bir süre kaldığı postun bulunduğu seki de mutfağın önemli müştemilatındandır. Mutfağın en yetkili yöneticisi, son derecede önemli makama sahip bulunan "Ateş-baz Velî" ünvanıyla anılan şahıstır. Adayın kontrollerle liyakat derecesini o tayin ederek, kalıp kalmayacağını o teklif eder idi. Onayı alana hücrede yer gösterilirdi. Dervişliğe kabul edilen kişiye "Sema" talimleri de Somatlık'daki özel yerde yaptırılırdı.

       ÇELEBİ DAİRESİ:
Güneyde, Kıbâbu'l Aktâb'ın duvarına bitişik, Hâmuşân'a nâzır olarak sonradan yapılmış, kârgir, camekânlı, genişçe mekândır. Meşhur "Niyaz Penceresi" de burada kalmıştır. Dergah meşayihinin misafir ve görüşme salonu iken günümüzde 'Mevlâna Müzesi İhtisas Kütüphânesi' olarak kullanılmaktadır.        

       KÜTÜPHÂNE:
Âsitânede özel bir kütüphânenin tesisini, 1271 /1854 yılında Mehmed Said Hemdem Çelebi gerçekleştirmiştir. Âsitâneye ait okunmak üzere alınmış olan ne kadar eser varsa hepsini toplatarak bir araya getirtmiştir. Dervişlerde, Çelebilerde, dolaplarda, sergenlerde, raflarda, hücrelerde bulunarak derlenen bu nâdide eserlere özel kütüphânesini de bağışlayıp katan Hemdem Çelebi böylece bir büyük hizmeti daha gerçekleştirmiştir.

       MİSAFİRHÂNE:
Ma'murenin kuzey batı tarafındaki bahçede bu yöndeki derviş hücrelerinin arkasındadır. Tek katlı olup, dört oda ve bir de salondan meydana gelmiş kârgir binadır. Postnişîn Efendi, cuma ve bayram tebriklerini burada kabul ettiği için buraya "Şeyh Dairesi" denildiği de olmuştur.

       AVLULAR:
Âsitâne'nin Dört tarafı avluludur. Bunlar: I. 'Hadîkatu'l Ervah' (Ruhlar Bahçesi). Batıdadır. Şadırvan ve havuz buradadır. II. 'Hâmuşân;' Güneydedir. Ortasında küçük bir havuz vardır. Türbe mezarlık tarafında olduğu için bu adı almıştır. III. 'Doğu Avlu:' Doğu taraftaki bu avluda şimdi mezar taşları sergilenmektedir. IV. 'Kuzey Avlu:' Bu tarafta yer alan gül bahçesinden ingin bir duvarla ayrılmış durumdadır. "Çelebiler Kapısı" ve "Valideler Mezarlığı" buradadır.
Avluların hepsi de önceleri ünlü Mevlevîlerin gömüldükleri mezarlık durumunda idiler. 1927 yılında müze olarak yapılan düzenlemeler sırasında, taşları doğu avluya nakledilerek buralar, bahçe haline getirilmişlerdir. Hürrem Paşa, Sinan Paşa, Hasan Paşa, Fatma Hatun ve Mehmet Bey Türbeleri de avlularda yer alan Osmanlı eserlerindendir.

       ŞEB'İ ARÛS HAVUZU:
Batı avluda, mutfak ve Meydan-ı Şerif'in önündedir. Eski takvimle, Mevlâna'nın vefatının yaz mevsimine rastladığı yıl dönümlerinde törenler bu havuzun çevresinde yapılırdı.

       ŞADIRVAN:
Batıdaki avlu olan Hadîkatu'l Ervah'da bulunmaktadır. Ortasındaki yekpâre mermer havuz, Ulu Arif Çelebi'ye, Kütahya'dan hediye olarak gönderilmiş olup, şadırvanın yapımında buraya yerleştirilmiştir. Su, Yavuz Sultan Selim tarafından getirilmiştir. Buna dair kitabesi güneydedir. Onarımlar görmüştür.Üzeri sayvanla örtülüdür.

       SELSEBİL:
Batıdaki avluda, bu yöndeki derviş hücrelerinin önündedir. Hemdem Said Çelebi tarafından yaptırılmıştır.

       TİLÂVET ODASI:
Türbe ve mezarların bulunduğu kapalı mekânlara girişi sağlayan odadır. "Okuma Odası" olarak kullanılmıştır. Günümüzde Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının nâdide eserleri, Harem-i Şerif maketi, kündekâri kapak gibi müzelik eşyalar sergilenmektedir. Buradan "Gümüş Kapı" ile "Kademât-ı Pir" denilen mekana geçilir. Mevlevi kültüründe önemli yeri olan "Gümüş Kapı" Sokulu Mehmet Paşanın oğlu Hasan Paşa tarafından 1008 / 1599 yılında hediye edilmiştir. Hat ve tezyinatla bezelidir.

       KADEMÂT-I PÎR:
Gümüş kapıdan doğuya doğru, Mevlâna'nın türbesi önüne kadar uzanan mekândır, Güneyinde, paralel olarak "Kibabu-l Aktab" yer alır. Kuzeyinde mescid, Horasan erleri ve semahâne bulunmaktadır. Üzeri üç kubbe ile örtülüdür. "Dahil-i Uşşâk" diye de bilinir. Mevlâna'nın türbesinin önündeki Post Kubbesinin altında sona erer.

       KIBÂBU'L AKTÂB:
"Kutupların Kubbeleri" anlamına gelen bu mekân, Mevlâna yakınlarının ve ünlü Mevlevîlerin sandukalarının bulunduğu yer olup genişçe iki kubbe ile örtülüdür. Duvarları hat ve motiflerle süslenmiştir.

       GÜMÜŞ KAFES:
Kuzeyi açık eyvan tarzındaki Mevlâna türbesinin bu yönünde bulunur. İki fil ayağının arasındaki mermer şebekelerin ortasındadır. Gümüşle kaplı olduğu için bu adı almıştır.Önünde "Gümüş Eşik" ve "Gümüş Basamaklar" (Mirâc-ı Sîm-pâye) bulunmaktadır. Bunların altında, türbenin mahzenine inişi sağlayan merdiven varsa da mahzen kapısı örülü durumdadır.
Mevlevilerce son derecede önemli olan "Gümüş Kafes", Maraş Mir-i Mírânı Mahmud Paşa tarafından, kalem-kâr İlyas'a yaptırılmıştır. Son derecede zarif ve gayet sanatlı olarak meydana getirilmiş olan bu eserin üzerinde, şair Mâni'nin 32 beyitlik Türkçe manzumesi yazılıdır.Yazı, Mirza Ali'ye aittir.

       ÇERAĞ KAPISI:
Gümüş Kapı'dan, Dâhil-i Uşşâk'a girilince solda vaktiyle kandil, şamdan ve mumların bulundurulduğu yerde olduğu için bu adı almıştır. Mescid'e açılır.

       MESCİD:
Dahil-i Uşşâk'ın kuzeyindedir. Semahâne ile müşterek yapılmıştır. Her ikisi de Kanuni Sultan Süleyman zamanına tarihlenir. Üzeri yüksek geniş ve ferah bir kubbeyle örtülüdür. Mermer kürsüsü, mihrabı, kârgir müezzin mahfili dikkati çekecek zerafettedir. Günümüzde Sakal-ı Şerif, nâdide yazma eserler ve müzelik değeri büyük olan eşyalar sergilenmektedir.

       SEMAHÂNE:
Mescidin doğu bitişiğimdedir. Mimari yönden Kânuni Devri özelliklerini taşır. Üzeri geniş ve ferah bir kubbeyle örtülü olup, altında bulunan geniş mekân semâ yapılan Meydan-ı Şerif'tir. Doğu ve kuzeyinde Sultan II. Abdülhamit'in inşa ettirdiği (1306/1881) iki katlı mahfiller yer almıştır. Bunların alt katı mutribân heyetine ve misafirlere; üst kat ise hanımlara aittir. Güneyinde "Naathân Mevkii" görülür.
Semahâne ve mescidin kubbe ve duvarlarında yer alan sıra ve pencereler içeriye ferah bir görüntü kazandırırlar. "Şeriat" ve "Tarikat" sembolleri olan bu iki mekânın arasında ingin bir süs duvarı mevcuttur. Bunun süslü, az yüksek ve kapılı olması, "Şeriat" ile "Tarikat" birliğini ve beraberliğini de sembolize eder gibidir.
Her iki mekândaki vitrinlerde Mevlâna yakınları ve Mevlevîlere ait nâdide eşyalar, folklorik, etnografik malzemeler sergilenmektedir. Müze olduktan sonra buraya armağan edilen değerli objeler de vitrinlerde alâka ile seyredilmektedir.

       DİĞER YAPILAR:
Mevlâna Âsitânesine yedi yüz yıllık tarihi içerisinde bir çok sosyal, dînî ve kültürel yapılar eklenmiştir. Türbe (Kürkçüler) Hamamı, Selimiye Camii, İmâret, Yusuf Ağa Kütüphânesi, Muvakkıthâne, Türbe (Sultan Veled) Medresesi bunlardandır. Bir kısmı son yarım asır içerisinde maalesef kaybolmuştur.
Başta "Âsitâne" olmak üzere bütün Mevlevihâneler, bol gelirli,zengin vakıflarla yönetile gelmişlerdir. "Celaliye Evkafı" adıyla bilinen bu vakıfların her türlü ihtiyaca cevap veren gelirleri sayesinde Mevlevilik ve Mevlevihâneler, gayrinin yardım, destek, dolasıyısıyla baskı ve tekliflerine konu olmadan görevlerini ifâ ve icrâ etme imkanıyla yaşamışlardır.
Konya Mevlâna Âsitânesi, İcra Vekilleri Heyeti'nin 2 Eylül 1341 /1922 tarihli kararıyla, diğer tekke, dergah ve zaviyeler gibi seddedilmiştir. Aradan fazla zaman geçmeden, Mevlâna Âsitânesi'nin "Âsâr-ı Atika Müzesi" haline getirilmesi uygun görülmüştür. Gerekli düzenlemelerden sonra Âstâne, 2 Mart 1927 tarihinde "müze" olarak merasimle ziyarete açılmıştır.Bu gün yurdumuzun Topkapı Sarayı'ndan sonra en çok ziyaretçisi olan müzesidir.
 
 
 
Sergilenen Eserler
 
 
 
 
 
AHŞAP ESERLER
1. Sanduka.
Ahşap. Ceviz. Env.No.323. Yük.265 cm. Selçuklu.1273.
Hz. Mevlâna'nın 1273 yılında ölümü üzerine, sanatkar Selim oğlu Abdülvahid tarafından fırınlanmış ceviz ağacından yapılmıştır. Sanduka kafes biçimindedir. Uzunluğu 291 cm. baş tarafının yüksekliği 265 cm.dir. Sandukanın baş tarafının alınlığı yuvarlak kemer formundadır. Alınlıkta içi içe geçmiş geometrik motifler yer almaktadır. Gövde kısmı yatay ve dikey panolara bölünmüştür. Bu kısımda yazı kuşakları ve bitkisel bezeme bulunmaktadır. Sandukanın iki yan yüzü simetrik olarak düzenlenmiştir, yatay ve dikey panolarla bölünmüş olan sanduka altıgenlerin oluşturduğu geçmeler ve yazı kuşakları ile bezenmiştir. Sandukanın gövdesinin üst kısmı ajur ve çatma tekniğinde, geometrik geçmeli biçimde yapılmıştır. Arka kısmında sandukanın içine girilebilecek biçimde küçük bir kapısı vardır. Kapı yazı ve bitkesel süslerle bezenmiştir. Sandukanın alt etek kısmında seyyar olan dört adet pano yer almaktadır. Çok ince işçilikli kafes işi olan bu panolar kufi biçimli yazı kuşağı ve geçmelerle bezenmiştir.
Mevlevi kaynakları Sultan Veled'in 1312 yılında Hz. Mevlâna'nın yanına defin edilmesinden sonra, bu sandukanın Hz. Mevlâna'nın babası Bahaeddin Veled'in üzerine konulduğunu belirtmektedirler. Bir başka rivayet de Kanuni döneminde sandukanın Bahaeddin Veled'in mezarı üzerine kaldırıldığı yönündedir. Sandukanın, Mevlâna'nın babasının üzerine alınması aynı zamanda bir efsanenin doğmasına da sebep olmuştur. Bu efsane şöyledir: "Hz. Mevlâna vefat edince, cenazesi, babası Sultanü'l-Ulema Baheddin Veled'in mezarının bulunduğu yere getirilirken, Bahaeddin Veled tabutu ile ayağa kalkmış, oğlunun büyüklüğüne, ilmine saygı göstererek baş ucunda ona yer vermiştir."
Sandukanın alınlığında, yanlarında ve arka kapağında kabartma tekniğinde yazılmış kitabeler bulunmaktadır.
Sandukanın ayak ucunda yer alan kitabede:
"Bu kabri ziyaret eden mutlaka kutlu ve uğurlu olur. Bu kabir, Belhli Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu Mevlâna Muhammed'in istirahat yeridir. O, doğular ve batılardaki âlimlerin sultanıdır. Tanrının karanlıklar içinde parlayan nurudur. İmam oğlu, imam oğlu imamdır. İslam’ın direğidir. Celal ve ikram sahibi Tanrı'nın huzuruna haklı olarak iletendir. Ayetleri, nişanları yıkılmış olan din yolunun nişanlarını meydana çıkarandır. Alâmetleri zail ve belirsiz olan Hak ve yakın yollarının aydınlatanıdır. Hâli ile, ahlakı ile, arş hazinelerinin anahtarıdır. Sözüyle, sohbetiyle Fars definelerini gösterendir. Hakikat çiçekleri ile mahlukatın gönül bahçelerini süsleyendir. Kemal göz bebeğinin nurudur. Cemal suretinin ruhudur. Âşıkların göz bebeklerinin temerküz noktasıdır. Dünyadaki ariflerin boyunlarını Tanrı sevgisi gerdanlığı ile donatandır. Kur'an'ın gizli manalarını kavrayandır. Allah'a ait bilginlerin medarıdır. Âlimlerin kutbudur. Bütün nefisleri diriltendir. Hakkın, milletin ve dinin celâlidir. Peygamberlerin varisidir. Tam ve kusursuz velilerin sonudur. Yüksek mertebeler, makamlar, yüce fazilet ve menkıbeler sahibidir. Merhameti bol olan Tanrı'nın alkış ve selamı ona olsun. Mevlâna Muhammed, Allah onun sırrını muazzez ve mukaddes etsin ve kabrinin toprağını mis gibi kokutsun. Altı yüz yetmiş iki yılının Cemaziyelahir ayının beşinci günü geldiği yere göçtü. Bu sandukayı Selim oğlu Apdülvahid yaptı. Tanrı onu yarlugasın" yazılıdır.
Sandukanın üst tarafında Hz. Mevlâna'ya ait şu gazeller bulunmaktadır:
 "Ölüm gününde benim tabutum giderken zannetme ki ben de bu cihanın derdi kalmıştır. Benim için ağlama ve 'yazık, yazık' deme. Felaket şeytanının tuzağına tutulmaktadır ki, o gibi kimselere hayıflanmak gerektir. Cenazemi görünce 'ayrılık, ayrılık' diye bağırma. Bana sevgilimle buluşma, görüşme o zaman nasip olacaktır. Beni mezara koyduklarında 'elveda, elveda' diye feryad etme. Mezar cennetlerdeki cemiyetler ile dünya arasında bir perdedir. İnmesini gördüğün şeyin çıkmasına da intizar et. Güneşin, ayın batması niçin ziyan olsun. Sana batma görünen hakikatte bir doğmadır. Mezar bir hapishane gibi görünse de ruhun kurtuluş yeridir. Hangi dane yere gömüldü de bitmedi. İnsan danesi hakkında şüphe neden hasıl oluyor. Hangi kova aşağıya indi de dolu olarak çıkmadı. Can Yusuf’u için kuyudan feryâd ü figâne sebep ne. Ağzını bu cihete kapadıktan sonra o tarafa açacaksın, senin hay u huyun lâmekan boşluğunda devam edecek."
Sandukanın alt kısımlarında da şu gazeller yazılıdır:
"Benim toprağımdan eğer buğday çıkar ve ondan ekmek pişirirsen mest-ü hayranlığın artar. Onun hamuru ve ekmeği deli gibi olur. Tandırından sarhoş evi gibi tarap ve nağmeler çıkar. Eğer benim kabrimi ziyarete gelirsen sana kabrimin üstündeki balık sırtı raksan görünür.
       
Kardeş! Benim kabrime defsiz gelme; Çünkü Tanrı nın meclisinde gamlı durmak yakışmaz. Çenesi bağlı olarak mezarda uyuyanın ağzı o dildarın afyonunu çiğner. Eğer, o kefenden bir parçasını göğsüne bağlarsan ruhundan harabatlığa doğru bir kapı açılır. Artık her canipten sarhoşların çeng ü çegnamelerinin sesi gelir. Her işten bela ve betkar doğar. Beni Hak, aşk şarabından yaratmıştır. Ben büsbütün aşkım, her ne kadar ölüm beni sürtmüş ve ezmişse de, ben sarhoşum, benim aslım aşk şarabıydı. Sarhoş olmadan şaraptan bahsedersen ne çıkar. Benim ruhum bir kere Tebrizli Şemseddin'in ruhunun bulunduğu burca uçarsa bir daha gelmez."
 
2. Dolap
Ahşap. Ceviz. Env.No.328.Yük.245 cm. Selçuklu. 14. yy.başı
Tilavet odasının kuzey duvarına yerleştirilmiş olan dolap, ceviz ağacından kündekari tekniğinde yapılmıştır. Dolap 245 cm. yüksekliğinde, 185 cm. genişliğinde ve 38 cm. derinliğindedir. Dolabın dört yanını çevreleyen bordur ve kapaklarda altıgen for­mundaki panolar ile üç kollu yıldız biçimli parçalar kündekari tekniğinde birbirine geçmeli olarak düzenlenmiştir. Alınlığındaki panolar içerisinde celi sülüs hat ile yazılmış (Dua müminin silahıdır) ve (Namaz müminin nurudur) hadisi bulunmaktadır.
 
 
3. Kapı Kanatlan
Ahşap. Ceviz. Env.No.331.Yük. 210 cm. Osmanlı. 16.yy.
Semahaneden mescide açılan doğu yöndeki girişin kapı kanatlarıdır. Mescidin güney duvarında sergilenmektedir. Ceviz ağacından oyma tekniğinde yapılmıştır. Kapı kanatlarının orta alanında dikey dikdörtgen pano ile alt ve üst kısmında yatay dikdörtgen panolar bulunmaktadır.
Alınlıkta "Ey her kapıyı açan Allah’ım, kapının daima hayırlısını aç" duası vardır. Orta alandaki panoların göbeğinde kare çerçeve içine alınmış kufi hatla yazılmış pana yer almaktadır. Kapı kanatlarının tüm yüzeyi stilize edilmiş palmet ve rumi motifleriyle bezenmiştir.
       
       
       
4. Rahle
Ahşap.Ceviz. Env. No.332. Yük.94.5 cm. Selçuklu.1279.
Ceviz ağacından yapılmış olan rahle, Selçuklu dönemi ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinden birisidir. Dergahların açık olduğu zamanda bu rahle üzerinde mesnevi bulunurmuş ve gelen ziyaretçiler teberrüken mesneviden bir sayfa okuyorlarmış.
Rahlenin dış yüzleri stilize edilmiş bitkisel kıvrım dal ve minilerle bezenmiştir. Bu bezemelerin üstünde bulunan boyalar silinmiş olup yer yer görülebilmektedir. Rahlenin yan yüzlerinde pano içine alınmış kuşakların birisinde "Vakafe haza'l- rahl ala't-türbet el-mutahharat Sultanü'l-arifin" diğerinde Celâl el- hakk ve'd-din kaddese'llâhu sırrahu abduhu Cemalüddin el- hadim es-sahibf fi sene 678" yazılıdır. Kitabe dilimize şu şekildi çevrilmiştir. "Bu rahleyi ariflerin sultanı, dinin ve hakkın celâli yani Hazreti Mevlâna Celaleddin Rûmi'nin Tanrı sırlarını kutsal eylesin. Pak türbesine onun hizmetkarlarından ve sahibinin hizmetkarlarından Cemalüddin 678 yılında vakfetti." Abdullah oğlu Cemalüddin Selçuklu vezirlerinden Sahip Ata Fahreddin Ali'nin azatlı kölesidir. Sarayın baş perdecisi ve hademelerinin efendisidir. Rahlenin iç yüzlerinde lakeli, altın varakla yapılmış stilize edilmiş çift başlı kartal ve ondört adet aslan figürleri yer almaktadır.
 
 
 
5.Rahle
Ahşap. Ceviz. Env.No. 335. yük. 70.cm. Osmanlı. 18. yy
Ceviz ağacından yapılmıştır. Dış yüzleri oyma tekniğinde yapılmış kıvrım dal ve rumilerden oluşan bitkisel bezemeyle süs­lüdür. Ayak kısımları sivri kemer biçimli mihrap gibi boş bırakılmıştır. Stilize edilmiş çiçek, karanfil ve lale motifleri ile bezenmiştir. Rahlenin iç kısmında süsleme bulunmamaktadır.
 
 
6. Rahle
Sedef kakma. Env. No. 336.Yük. 51 cm. Osmanlı.18.yy.
Rahlenin dış yüzleri sedef kakma işçiliğe sahiptir. Merkezde dört kollu bir çiçek ile bunu çevreleyen baklava motifinin dört köşesinde gül ve kıvrımlı dallar bir daire ile çevrilidir. Dairenin dış kısımları ile rahlenin ayak tarafında bulunan boşluklar kıvrım dallarla çevrelenmiş gül motifleriyle bezelidir. Ayak boşluğunda ters lale motifi yer almaktadır. Rahlenin iç kısmı bordo renkli boyalı olup, üzerinde palmet ve rumilerle bezenmiş şemse motifi yer almaktadır.
 
 
7.Rahle
Ahşap. Ceviz. Env.No. 333. Yük.99 cm. Selçuklu. 13.yy.
Selçuklu dönemi ahşap işçiliğinin seçkin örneklerinden birisidir. Ceviz ağacından oyma ve ajur tekniğinde yapılmıştır. Dış yüzlerinde rumi motifi ve kıvrımlı dallardan oluşan bitkisel bezemeli yazı kuşağı ile çevrilidir. İç kapaklarında kırmızı boyalı zemin üzerinde ortada şemse benzeri kıvrım dallı bitkisel bezeme ile üst kısımda yazı kuşağı yer almaktadır. Rahle üzerinde bulunan kitabelerde şu hadisler yazılıdır: Ön yüz alt panoda: "Kale'n nebiyy-ü aleyhi's salât ve's selâm el- Kur'an kelâm Allah gayr'- mahluk ve kale aleyhi's-selâm efdal el- ibâdet kırâet el- Kur'an ve kale ed-din en- nasiha"
Ön yüz üst panoda: "Ve kale'n nebi aleyhi's selâm men ahabbe'l- ilim ve'l ulemâ lem yükteb hatfatühu madâme hayyâ, ve kale aleyhi's-selâm men ahabbe şey'en ya'ma ve yasammü, inna'llâhe yuhibbü'l meali fi'l umur".
Arka yüz alt panoda: "Ve kale'n nebi salla'llâh-ü aleyh ve's-selâm ed-dünya sicn el mü'min vel cennet el-kâfir, ve kale aleyhi's-selâm ve lem yeteabbed el-müte'abbidûn bi-misl el bekkâ min hifetî". Arka yüz üst pano da:" Ve kale aleyhi's-selâm men eksere zikr el- mevt radiye min ed- dünyâ bi'l-yesir ve eksirû min zikr hadim el-lezzât, ve kale aleyhi's-selâm men kesüret salatuhu bi'l-leyl hasüne vechuhu bi'n-nehar sadaka rasuluhu" yazılıdır.
   
8. Rahle
Ahşap, Ceviz. Env.No. 337. Yük.60 cm. İran. 17.yy.
Mevlevi Dergâhı’ndan kalan eserlerdendir. Ceviz ağacından ajur tekniğinde yapılmıştır. İnce bir işçiliğe sahiptir. "Allah ve Ali" yazıları kufi hatla istif edilmiştir. Rahlenin kenarlarında altın yaldızla yazılmış sülüs hatlı yazı kuşağı yer almaktadır. Rahlenin ön yüz üst ponosunda bulunan kufi yazılar: "Ya Ali, Ya Ali, Ya Allah", dekoratif bir şekilde dört kez "Ali ve La İlahe illallah Muhammed resulullah, Ali veliyyullah."
Sülüs Yazılar "Kale'n-nebiyyü salla'llâh-ü aleyhi ve sellem hayrüküm men taalleme'l- Kur'an ve allemehu" "ve kale salla'llah-ü aleyhi ve sellem mesel el-mü'min ellezi yakra'u'l- Kur'an meselü'l-ütrücce rıhuha tayyib ve ta'muha tayyib ve meselü'l mü'min ellezi lâ yakra'u'l- Kur'an mesel et-temre lârîha leha ve ta'muha hulv meselü'l-munafık ellezi lâ yakrau'l-Kur'an ke-mesel el-hanzale leyse leha rıh ve ta'muha mürr sadaka rasuluh." Alt panodaki Kufi yazılar: "Ya Ali, Allah, Allah, Alllah, Allah, Allah, Ya Ali."
Sülüs Yazılar:
"An Ebf derdâ kale kale resul Allah Salla'llâhü aleyhi ve sellem men seleke tarikan yatlübü fihi ilmen seleke'llahü bihi tarikan min turuk el- cenne ve inne'l-melâikete le- tada'u ecnihateha rıdanli tâlib el-ilm ve inne'l- melâikete le tada'u ecnihateha rıdanli tâlib el- ilm ve inne'l- alim le- yestagfiru lehu men fi's-semavat ve men fi'l- ard ve'l- hitan ü ff cevfel-ma've inne fadl el-âlim alâ'l- âbid ke- fadl el kamer leylet el-bedr alâ sa'ir el-kevâkib ve inne'l-ulemâ vereset el-enbiya ve inne'l-enbiya lem yûrisû dfnâr velâ dirhem innemâ veresû'l-ilm". "Fe-men ahazehu ahaze bihazz vâfir ve kale aleyhi's-selâm zeyyinû esvateküm bil-Kur'an sadaka resul Allah." Arka yüz üst panosunda bulunan kufi yazılarda ise: "Maşaallah, Muhammed, Muhammed, Muhammed, Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin" ifadeleri yer almaktadır. Alt pano da, Kûff yazılar:
"Allah, Allah, mübarek bâd şâdî". Ruviye an ba'z el- ekâbir rahimehüm Allâhü taâlâ an ba'z al-sahâbe rıdvan Allah aleyhim ecmain ennehu kale kale resul Allah salla'llâh aleyhi ve sellem ya Eba Hureyre taallem el- Kur'an ve allimhü'n-nâs velâ tezel kezâlike hattâ ye'tiyeke'l- mevt feinnehu in itâke ve ente kezalike ev ala zâlike haccet el- melâike ilâ kabrik kemâ yahuccu'l- mü'minûn ilâ Beyt Allah el-harâm allâhümme salli alâ Muhammed ve âlih el- tahirin"
Sülüs Yazılar:
"Ehl-i imânrâ şeref ez hânden-i Kur'an buved
Munis ez Kur'an güzined her kira imân buved
Her ki hâhed tâ d i leş pâkize vu rûşen buved
Çâre vu tedbfr-i ânkes hânden-i Kur'an buved
Şod aziz-i her du âlem her ki Kur'an hıfz kerd
Bi şek ender her du âlem hassa-i sübhan buved
Sa'diyâ cehdf bikun tâ cenk der Kur'an zeni
Zânki ferda restkârfyet hem ez Kur'an buved
Al-mütevekka'min himem il-mülûk ve's-salatfn en yanzurû ehl haza'r- rahl li-zâd yevm'r-rahil fi zılliküm el zalil".
Rahlenin iç tarafında ise sülüs hat ile yazılmış şu yazılar bulunmaktadır. "Allahüme salli alâ 'n-Nebiyy el- Mekkiyy el- Medeniyy el- Haşimiyyel-Kureyşi es-Sırac el- muzi Seyyid el- Arab sahib es- sekme el- medfûn bi'l- Medine Ebi'l Kasım Muhammed hâtem el- enbiyâ ve alâ âlihi'l- ebrar ve essahibi'l -ahyâr ilâ yevm el- karâr hususan alâ Halifet Rasûl- Allah bi's- sıdk ve't tahkik eş -şeyh el- atik ve'r-rükn el- vesîk el- halim eş- şefik el- imâm bi'l- hakk Ebf Bekr es- Sıddık."
"Ve alâ sahib el- minber ve'l- mihrâb hâdi'l- halâ'ik ilâ tarîk es- sevâb el imam bi'l-hakk Ömer ibn el-Hattâb ve alâ câmi'el- Kur'an ve hadim ehl el - cevr ve't-tugyân sâhib el- haya ve'l- irfan el- imâm bi'l- hakk Osman ibn Affân ve alâ sâhib el-ilm ve'l- hilm ve'ş-şecaa ve's- sehâve zevç el- Betûl Emir el- mü'minin Ebi'l Hasaneyn Ali ibn Ebi Tâlib radiya'llâh anh".
 
 
 
 
 
 
9- Sikke Sandığı
Ahşap. Ceviz-Fildişi. Env.No.338.Yük.110cm.
Osmanlı.18.yy.
Mevlevi dervişlerinin başlarına giydikleri sikkenin konulması için ahşaptan yapılmıştır. Dört parçalıdır. Sandık kısmının iki yüzü kitap cildi biçiminde şemseli olarak tasarlanmıştır. Şemse motifinin ortası ve köşe boşlukları sedefle kaplanmıştır.
 
10. Şebeke
Ahşap. Ceviz. Env. No. 348. Yük. 52 cm. Beylikler 14. yy.
Semahanenin güney yönünde bulunan kafes mesnevihanların kullandığı kürsünün ön tarafıdır. Ceviz ağacından yapılmış olan iki parçalı panonun birisi onaltı kollu diğerisi oniki kollu yıldız motifinden gelişen geometrik kompozisyona sahiptir. Bu kafes Mevlâna'nın Sandukası'nın ön tarafında bulunan Gümüş Kafesin ölçülerine çok yakındır. Gümüş kafes yapılmadan önce türbe önünde bu kafesin kullanıldığı düşünülmektedir.
 
 
11. Körük
Ahşap. Ceviz. Env. No. 349. Uzunluk.45 cm. Osmanlı. 19.yy.
Ocak ve mangallar için kullanılan körük ceviz ağacından yapılmıştır. Kablumbağa tarzındaki üst kapağı oyma tekniğinde stilize edilmiş yaprak ve gül motifleriyle süslenmiştir.
 
12. Körük
Ahşap. Ceviz. Env. No. 350. Uzunluk. 43 cm. Osmanlı.19.yy.
Ceviz ağacından yapılmış olan körüğün üst kapağı ajur ve oyma tekniğinde süslenmiştir. Kapağın ortasında çarkıfelek benzeri gül motifinin etrafı kuşuklarla çevrilidir. Geniş kuşakta Arap harfleri ile "Nazarı pak ile baksa vechi hasene yazılır, defteri amaline yüz bin hasene" yazılıdır.
 
13. Sehpa
Ahşap. Ceviz. Env. No. 351. Yük. 53 cm. Selçuklu. 13.yy.
Ceviz ağacından yapılmış olan sehpa şamdan kaidesi olarak kullanılmıştır. Sekiz köşeli olan sehpanın yan yüzlerinin gövde bölümü kare biçimli panolara bölünmüştür. Çatma tekniğinde sekiz kollu yıldız biçiminde süslenmiştir. Kare panoların altında kalan kısımlar ile yan boşluklar oyma tekniğinde yapılmış palmet ve rumi motiflerle bezenmiş bordürlere sahiptir. Şamdanın üst tablasının ortası daire biçiminde kesilerek boş bırakılmıştır.
 
14-Sehpa
Ahşap. Ceviz. Env. No. 352. Yük. 55 cm. Osmanlı. 18.yy.
Ceviz ağacından yapılmıştır. Yedi köşelidir. Yan yüzleri oyma tekniğinde yapılmış iç içe geçmiş geometrik motiflerle süslenmiştir.
 
15.Sehpa
Ahşap. Sedef-Bağa Env. No. 354. Yük. 32 cm. Osmanlı. 17.yy.
On köşeli olan sehpa ahşaptan yapılmıştır. Yan yüzler bağa ve sedef kakmalı biçimde geometrik geçmelerle süslenmiştir. Üst tablasında süsleme bulunmamaktadır.
 
16. Sehpa
Ahşap. Sedef-Bağ. Env. No. 355. Yük. 41 cm. Osmanlı. 17.yy.
Çam ağacından yapılmıştır. On köşelidir. Yan yüzlerin üst kısmı kare panolara bölünmüş üçgen ve kare biçimli sedef ve bağalarla süslenmiştir. Sehpanın üstü ortada gülbezek bulunan bağa ve sedef kakmalı daire biçimli süslemeye sahiptir. Sedef ve bağalarda yer yer dökülmeler bulunmaktadır.
 
17. Sehpa
Ahşap. Sedef - Bağ. Env. No. 356. Yük. 43 cm. Osmanlı. 18.yy.
Ceviz ağacından yapılmıştır. Gövdesi ve üst taplası sekiz köşelidir. Yan yüzlerde altı köşeli çarkı felek biçimli sedef süsleme bulunmaktadır. Taplasında daire biçimli madolyon sedef ve bağa ile süslenmiş beze­meler bulunmaktadır.
 
18. Çekmece
Ahşap. Sedef Env. No. 358. Yük. 23 cm. Osmanlı. 19.yy.
"Değil çekmece bir bedesten imiş
Meğer kim ol bir cevhere kân imiş" İzzet Molla
Dergahta kıymetli eşyaların içerisine konduğu çekmecelerden birisidir. Çam ağacından yapılmıştır. Çekmecenin yan yüzleri, kapağı bağa ve sedef kakma işçiliğinde süslenmiştir. Yan yüzlerde ve kapakta yer alan hayat ağacı motifi sedefle kaplanmıştır.
 
19. Çekmece
Ahşap. Sedef. Env.No. 359. Yük.14 cm. Osmanlı.19.yy.
Dikdörtgen biçimli çekmecenin kapağı, yan yüzleri bağa ve sedefle kaplanmıştır. Çekmecenin içine mor renkli kumaş döşenmiştir.
 
20. Çekmece
Ahşap Kadife. Env. No. 360. Yük. 20 cm. 0smanlı.19.yy.
Tonoz biçimli kapağı bulunan çekmecenin dış yüzü turuncu renkli kumaşla kaplanmıştır. Yan yüzler ve kapak sarı renkli metal ile gül ve yaprak motifleri tasarlanarak süslenmiştir. Çekmecenin iç kısmı çizgili kumaşla kaplıdır.
 
21. Çekmece
Ahşap. Sedef. Env. No. 1461. Yük. 15.5 cm. Osmanlı. 18.yy.
Çekmecenin tüm yüzeyi üçgen ve dörtgen biçimli kahverengi ve beyaz renkli sedefle kaplanmıştır. İç kısmında kapaklı bölümü bulunmaktadır.
 
22. Çekmece
Ahşap. Kemik.Env. No. 1147. Yük. 18.5 cm. Osmanlı. 18.yy.
Dikdörtgen biçimli çekmecenin üç yan yüzü ile üst kısmı kemik kakma bezemeye sahiptir. Dörtgen biçimli kemiklerin ortası iç içe geçmiş daire biçiminde süslenmiştir. Çekmecenin kapak kısmı sonradan değiştirilmiş olup bezemesizdir.
 
 
23. Küre-i Sema
Ahşap. Env. No. 362. Yük.17 cm.Çap. 23 cm. Osmanlı. 18.yy.
Mevlevi dergâhlarında az da olsa as­tronomi çalışıldığını bu eserden anlamaktayız. Envanter kayıtlarında Ahmet Eflaki Dede tarafından yapıldığı yazılıdır. Tarihi bulunmayan küre 18. yüzyılda yaşamış olan saatçi Ahmet Eflaki tarafından yapılmış olabilir. Ahşaptan yapılmış olan kürenin üzer­inde kırmızı ve siyah renkli enlem ve boylam çizgileri çizilmiştir. Yanlarında Arapça yazılmış yazılar yer almaktadır.
 
 
 
 
24. Sakal-ı Şerif Kutusu
Ahşap. Sedef. Env. No. 1192. Yük. 22 cm. Osmanlı. 18.yy.
Lihye-i Şerif Kutusu olarakta bilinen bu eser 17 Şubat 1955 yılında Konya'da bulunan Selçuklu Sultanlarının Türbesinde yapılan onarımlar sırasında pencere boşluğunun içerisinde bulunmuştur. Türbede teşhire konulan eser 16.3.1956 yılında Valilik tarafından Mevlana Müzesine verilmiştir. Hz. Peygamberin kestirdiği saç ve sakalının arkadaşları tarafından toplanılarak teberrüken saklandığı bilinen bir gerçektir. Bir cam fonus içerisinde konulmuş olan Sakalı Şerif kıymetli kumaşlarla sarılmış ve Sedef kaplı çekmece içerisine konulmuştur.
 
 
 
25. Sehpa
Ahşap. Telkari. Env. No. 2215. Yük. 67 cm. Osmanlı. 19.yy.
Üçayaklı sehpanın üst tablası sekiz köşelidir. Tablanın yüzeyi ile sehpanın ayakları telkari işçiliğinde yapılmış küçük yaprak ve çiçek motifleriyle süslenmiştir.
 
 
26. Levha.
Ahşap. lhlamur. Env. No. 329.Yük.57 cm. Osmanlı. 1910.
Ihlamur ağacı üzerine Mekke-i Mükerreme oyularak yapılmıştır. 1910 yılında Salih isimli bir sanatkar tarafından yapılmış olan levha 20.yüzyılın başında Mekke'nin nasıl bir yerleşime sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca son yıllarda yıktırılmış olan Osmanlı yadigârı Ecyad Kalesi tüm ihtişamıyla tablo üzerine işlenmiştir.
 
27. İrtifa Tahtası
Ahşap. Env. No. 1419. Yük.2 cm. Osmanlı.18.yy.
Sanatçısı: Eşref
Bir diğer adı "Rubu tahta" olan bu eserler saatlerin tayini için kullanılmıştır. Tahtadan yapılmış olan İrtifa tahtası çeyrek daire biçimindedir. Lake ile kaplanmış olan tahtanın üzerinde çizgiler ve işaretler bulunmaktadır. Pirinç bir şakülü olan eser Eşref isimli bir sanatkâr tarafından yapılmıştır.
 
28. İrtifa Tahtası
Ahşap. Env. No. 1429.Yük. 1.7 cm. Osmanlı. 18.yy.
Çeyrek daire biçiminde olan eser lake ile kaplanmıştır. Üzerinde taksimatlar bulunmaktadır. Kenarlarında stilize edilmiş bitkisel bezeme yer almaktadır.
 
29. Süleymaniye Camii Maketi
Ahşap. Env. No. 3861. 48,5 x 98 cm. Osmanlı. 19.yy.
1955 yılında müzenin deposunda bulunmuştur. Süleymaniye Camii'nin maketi ahşaptan oyma ve yapıştırma teknikleri kullanılarak yapılmıştır. Camii ve müştemilatına 19.yy.da yapılan bazı ilavelerinin bu makette görülmemesi maketin 19.yy.dan önce yapıldığını göstermektedir. Maket yer yer kırmızı, kahve, mavi ve altın yaldızla boyalıdır.
 
30. Tilavet Odası Kapı Kanatları
Ahşap. Ceviz. Yük. 230 cm. Osmanlı.16. yy.
Ceviz ağacından kündekârî tekniği kullanılarak yapılmıştır. Kanatlar üç pano biçiminde düzenlenmiştir. Orta pano dikdörtgen
biçiminde olup merkezinde on kollu yıldızdan gelişen birbirine geçmeli geometrik bir düzenlemeye sahiptir. Kapı kanatlarının aynalık kısmında Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled'e ait şu beyit yazılıdır:
"Pend-i men bipzir ey tâlib zican
Ser binih ber âstan-ı rastân"
(Ey talîb, öğüdümü canla başla kabul et. Doğruların eşiğine baş koy.)
 
 
31. Mescit Kapı kanatları
Ahşap. Ceviz. Yük. 293 cm. Osmanlı. 16.yy.
Kapı kanatları ceviz ağacından kündekari tekniğinde yapılmıştır. Üç pano biçiminde tasarlanan kapı kanatlarının orta panosunda on kollu yıldızdan gelişen geometrik süslemeler bulunmaktadır. Kapı kanatların aynalık kısmında ayet yazılı pano yer almaktadır.
 
32. Mescit Pencere kanatları
Ahşap. Ceviz. 216 x 66 cm. Osmanlı. 16.yy.
Kündekâri tekniğinde geometrik süslemelere sahip olan pencere kanadı iki parçalıdır.
 
 
 
CAM ESERLER
 
 
1. Asma Kandil
Cam. Env. No. 451. Yük. 38 cm. Memluklu. 15.yy.
Mevlâna Müzesi'nde Memluklular dönemine ait bir gurup cam kandil sergilenmektedir. Bu kandiller form ve süsleme bakamından birbirlerine benzemektedir. Kandillerin süslemeleri dikkat çekicidir. Mineli, sarı, yeşil, kırmızı, mavi renklerin kullanıldığı bitkisel bezemeler, kandilin tüm yüzeyinde yer almaktadır. Kandilin karın kısmında askı zincirleri için kulplar vardır.
 
 
2. Asma Kandil
Cam. Env. No. 452. Yük. 35 cm. Memluklu. 15.yy.
451 envanter nolu kandille büyük benzerlik göstermek­tedir. Bu kandilin süsleme­lerinde ve madalyon sayısında farklılıklar bulunmaktadır.
 
 
3. Asma Kandil
Cam. Env. No. 453. Yük. 33 cm. Memluklu. 15.yy.
Bu kandilde süsleme ile birlikte celi sülüs ile yazılmış yazılar ön plana çıkmaktadır. Kandilin boyun kısmında yuvarlak madalyonların arasında "İzzünli Mevlâna es Sultan el Melik" yazılıdır.
Gövde kısmında mavi zemin üzerine "İzzünli Mevlâna, Es Sultan, El Melik, El Âlim, El Adil"; kaide kısmında ise "El alim, El Adil" yazıları yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
4. Asma Kandil
Cam. Env. No. 454. Yük.31 cm. 15.yy.
453 envanter nolu kandille benzerlik göstermektedir. Kandilin tüm yüzeyi altın yaldızla sıvanmış olup üzerine bitkisel bezemelidir. Boyun kısmında "El Alim" yazısı celi sülüs hat ile yazılarak yedi kez tekrar edilmiştir. Kaide kısmında "El Alim, El Adil" yazısı yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 5. Asma Kandil
Cam. Env. No. 455. Yük. 37 cm. Memluklu.15.yy.
Diğer asma kandillerden form olarak daha farklı bir görünümü vardır. Dergâhtaki eserlerin tesellümü sırasında kandil, müze yetkililerine parça parça teslim edilmiş, 1932 yılında üç lira ücret ödenerek bütünleştirilmiştir. Kandilin üzerinde, şişkin karın kısmını kaplayan mavi renkli, mine kaplamalı yazı kuşağı bulunmaktadır. Celi sülüs hatla yazılmış olan yazılarda "El emirü'l-kebir ve'l mecidü'l-es-seyfi el maliki el nasır el mukır el kerim el ali el Mevlevi" yazısı okunmaktadır. Boyun kısmında yuvarlak madalyonlar ve örgülü bezeme yer almaktadır.
 
6. Avize
Cam Kristal. Env. No. 1420. Yük. 5 m. Osmanlı. 19.yy.
Mevlâna'nın Türbesi'nin ön tarafında bulunan Post Kubbesinden zincirle sarkıtılmıştır. Kristal camdamdan yapılmış olan avize elli budaklıdır. 1927 yılında Konya Aziziye Camiine götürülen avize
1959 yılında tekrar Mevlâna Müzesi'ne getirilmiştir. Avizenin alt kısmında püsküllerin bağlandığı borunun iç kısmında yer alan gümüş halka üzerinde "Cenab-ı Hazret-i Mevlâna'nın bendesi sahibi'nin hediyesi acizhanesidir. Sene 1327 Recebi Şerif 7 yevmi pazartesi" yazısı bulunmaktadır.
1909 Miladi yılında Mevlevi dergâhına hediye edildiği anlaşılmaktadır. Avize her yıl Mevlâna Törenlerinden önce parça parça sökülerek temizlenip tekrar yerine kaldırılmaktadır.
 
 
 
7. Kandil
Cam. Env. No. 5852. Yük. 28 cm. Osmanlı. 19.yy.
Beyaz mat cam ve pirinç malzemeden yapılmıştır. Cam gövde boyuna dikdörtgen biçiminde kartuşlara bölünmüştür. Kartuşlar içerisinde kuş figürleri ve çiçek motifleri bulunmaktadır.
 
 
 
 
 8. Kandil
Cam. Env.No. 5858. Yük.25 cm. Osmanlı. 19.yy.
Beyaz mat cam ve pirinç malzemeden yapılmış olan kandilin sarı metalden üçlü koza biçiminde birbirine bağlanan askılık zinciri bulunmaktadır.
Kandilin yüzeyi altın yaldızla yapılmış yıldız motifleri ile süslenmiştir.
 
 
 
 
9. Kandil
Cam. Env. No. 5863. Yük. 33 cm. Osmanlı. 19.yy.
Koyu yeşil renkli camdan ve metal malzemeden yapılmıştır. Oldukça sade olan kandilin camı yuvar damla motiflidir.
 
 
 
 
 
 
10. Kandil
Cam. Env.No. 5847. Yük. 28 cm. Osmanlı. 19.yy
Yeşil renkli cam ve pirinç malzemeden yapılmış olan kandil silindirik gövdeye sahiptir Gövde dikdörtgen panolara ayrılmıştır. Panolar ağaç dalları ve kuş figürleri ile bezenmiştir.
 
 
 
 
 
11. Kandil
Cam. Env. No. 5849. Yük. 23 cm. Osmanlı. 19.yy.
Yeşil renkli mat cam ve pirinç malzemeden yapılmıştır. Gövdesi iki uçta basık dairevi biçimlidir. Boydan boya panolara bölünmüş olan yüzeyinde bal peteği tarzında altıgen motifleri, kaz ayağı motifleri ile ağaç dallarında kuş figürleri bulunmaktadır.
 
 
 
 
 
12. Gülaptan
Cam. Env. No. 1375. Yük. 40 cm. 19.yy.
Beykoz işi olan gülaptan mavi renkli camdan yapılmıştır. Kaidesi sarı renkli metaldendir. Gülaptan şişkin karın kısmından sonra dairevi halkalarla yukarı doğru daralmaktadır. Gövdesi yaldız ve renkli taşlardan yapılmış bitkisel motiflerle süslüdür.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
YAZMA ESERLER
Mevlâna Müzesi'nin bünyesinde İhtisas Kütüphanesinden ayrı olarak envanterleri yapılmış olan Müzelik Yazma Eserler kole­ksiyonunda kültür tarihimiz açısından çok önemli yazma eserler bulunmaktadır. Koleksiyonda yer alan eserler IX. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar uzanan tarihi seyirde Arap, Memluklu, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine ait Kuran-ı Kerim'ler, Mesnevi'ler ve diğer edebi eserlerdir. Bu eserler cilt, hat ve tezhip sanatı bakımından özellik arz eden yazma kitaplardır.
 
 
1.Mesnevi
El yazması. Env. No. 51. 49.5 x 32.5 cm. Selçuklu.1278.
Hattatı. Mehmed bin Abdullah Konevi. Hz. Mevlâna Mesnevi hakkında soru soran müridine şöyle cevap vermiştir: "Mesnevi harften, sesten, sözden kesilince derya olur. Ondan sonra o sözü söyleyen, o sözü dinleyen ve o söz, hepsi birden can olur." Hz. Mevlâna'nın ölümünden beş yıl sonra yazılmış olan bu Mesnevi nüshası "Nüsha-i Kadîm" olarak kabul edilmektedir. Mehmet bin Abdullah Konevi hattı ile yazılmış olan Mesnevi altı cilt bir arada toplanmıştır. Mesnevi’nin kırmızı deriden yapılmış olan mıklebli cildi orijinal cildi olmayıp XVIII. Yüzyılda Osmanlı döneminde yapılmıştır. Nesih hat ile yazılmış olan Mesnevinin 1.2.3.4.5.6 sayfaları tam tezhiplidir. Diğer sayfalarda başlık tezhipleri bulunmaktadır.
 
 
 
2. Mesnevi
El yazması. Env. No. 1177. 31 x 23.5cm. Selçuklu. 1323.
Hattatı: Sultan Veled'in azatlı kölesi Abdullah oğlu Osman.
Mesnevinin siyah deriden yapılmış cildi, 1976 yılında Necmeddin Okyay tarafından yapılmıştır. Kağıdı fligransız koyu samani renktedir. Yazısı nesih hat ile yazılmıştır. Tezhipleri geometrik ve bitkisel motiflidir. Her sahifede 25 satır, her satırda iki beyit vardır. Altı cilt bir aradadır.
 
 
 
 
 
 
 
3. Mesnevi
El yazması. Env. No. 53. 42.5 x 30.5 cm. Beylikler. 1382.
Hattatı: Hasan bin Ahmed el Kirimi.
Şemsi Tebrizi Türbesi'nden Mevlâna Müzesine getirilen Mesnevinin cildi, kahverengi deriden yapılmış ve mıkleblidir. Her iki kapakta gömme olarak salbekli şemse motifi bulunmaktadır. Kâğıdı aharlı ve açık samani renklidir. Yazısı nesihle yazılmıştır. Ketebe kaydı 425 sayfada yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
4. Mesnevi
El yazması. En.No. 2857. 25 x 18 cm. Türkistan. 1490.
Hattatı: Muhammed oğlu Katip Hasan.
1981 yılında Nasrullah Yasa adına müzeye hediye edilmiştir. Kahverengi deriden yapılmış cildin kapaklarında ağaç ve çiçek motiflerinin arasında aslan, tavşan, ejder gibi hayvan figürleri bulunmaktadır. Metin dört sütün üzerine talik ile yazılmıştır. Her sütunda 23 satır vardır. Mesnevinin 1b ve 2a sayfası serlevha biçiminde tezhiplidir. Tezhip türkuaz renklidir.
 
 
 
 
 
 
5-Mesnevî
El yazması. Env. No. 58. 32 x 21 cm. Osmanlı. 1552.
Hattatı. Konyalı Ali Oğlu Mevlevi Bâli Dede.
Kahverengi deri cildi mıkleblidir. Kapaklarında şemse ve salbek motifi vardır. Kâğıdı aharlı sultani abadisidir. 579 sayfa olan Mesnevinin metni nesihtir. Yazılar dört sütun üzerine düzenlenmiş olup metnin etrafı kırmızı mürekkepli cetvelle çevrilmiştir. 4, 92,175, 283, 371, 471 sayfaları tezhiplidir. Mesnevinin vakıf kaydı ilk sayfasında, ketebe kaydı son sahifesinde yazılıdır.
 
 
 
 
 
 
6.Mesnevi
El yazması. Env. No. 61.15 x 8.5 cm. Osmanlı.1607.
Hattatı. Kerim bin İbrahim Mutavatın-ı Halcanı.
Çâker-i Hanedan-ı Ali Osman Davut bin Allahverdi tarafından vakfedilen Mesnevinin cildi siyah deriden ve mıkleblidir. Kapaklarında şemse ve salbek motifi bulunan cildin iç kapakları, kırmızı renkli deridir. Şemse, salbek ve köşebentleri katı tekniğinde süslenmiştir. Metin iki sütun üzerine 17 satır olarak nesihle yazılmıştır. Ketebe ve vakfiye kaydı bulunan Mesnevinin 1. 2. 3. 4. 130. 131. 132, 133. 134. 249. 250. 251. 252, 403. 404. 405. 406. 407. 408, 529. 530. 531. 532. 667. 668. 669. 670 sayfaları tezhiplidir
 
 
 
 
 
 
7.Mesnevî
El yazması. Env. No. 63. 21.5 x 12 cm.Osmanlı. 1682.
Hattatı. Abdurraif bin Abdulgafur el Ahmed Abadi.
Siyah deri cildin kapaklarında bulunan şemse ve salbek motifi kırmızı boyalıdır. Cildin içi ebrulu kağıtla kaplıdır. Kağıdı ipek sultani aharlıdır. Mesnevinin metni dört sütün üzerine talik ile yazılmıştır. Vakfiyesi ve ketebe kaydı vardır.1, 109, 110, 205, 206, 329, 330, 407, 408, 519, 520 sayfaları tezhiplidir.
 
 
 
 
 
8. Mesnevi
El yazması. Env. No. 65. 20 x 12.5 cm. Osmanlı. 1851.
Hattatı. Hüseyin bin Cafer Tebrizi.
Cildi kırmızı deriden yapılmıştır. Kapaklar ve mıklebi altın yaldızla baklava deseni tarzında süslenmiştir. Kağıdı ipek aharlıdır. Metin dört sütun üzerine Talik ile yazılmıştır. Vakfiyesi ve ketebe kaydı bulunan Mesnevinin 1, 3, 5, 6, 7, 123, 124, 127, 128, 133, 234, 235, 236, 237,238, 377, 378, 379, 380, 381, 494, 495, 496, 497, 632, 633, 634, 635, 636, 779, 780, 781 784, 785, 786 ve 787 sayfaları tezhiplidir.
 
 
 
 
 
 
 
9.Mesnevî

El yazması. Env. No. 81.34 x 21.5 cm. Osmanlı. 1847.
Hattatı. Buharalı El hac Mehmed Arif.
Mesnevî şerhinin 5.cildidir. Lake olan cildi mıklebsizdir. Cilt kapaklarında ortada kırmızı ve beyaz renkli güllerle küçük çiçeklerin bulunduğu dikdörtgen alan kırmızı mürekkeple yazılmış beyitlerin bulunduğu bordürle çevrilidir. Bunun dışında yer alan geniş bordürde siyah zemin üzerine serpiştirilmiş yıldız motifleri yer almaktadır. Cildin iç kapaklarında semseli ve salbekli süsleme bulunmaktadır. 162 sayfa olan Mesnevi talik ile yazılmıştır. Tezhibi bulunmamaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
10. Divan-ı Kebir

El yazması. Env.No. 68. 46 x 32 cm. Beylikler. 1366.
Hattatı. Hasan bin Osman el Mevlevi.
Kahverengi deri cildi şemse ve salbek motiflidir. Kağıdı filigransız, aharlı ve koyu samani renklidir. Metin dört sütun üzerine nesih ile yazılmıştır. Yazılar kırmızı mürekkeple cetvel içerisine alınmıştır. Divanı Kebirin bazı sayfaları tam, bazı sayfaları yarım sayfa tezhiplidir. Pek çok sayfasına başlık tezhibi yapılmıştır. Ketebe ve vakıf kaydı bulunmaktadır.
 
 
11.Divan-ı Kebir

El yazması. Env. No. 72. 30 x 20.5  cm. Osmanlı. 1854.
Hattatı. Mehmed Fehmi Dede.
İşkodralı Mustafa paşanın vakfı olan Divanı Kebirin cildi kahverengi deriden yapılmıştır. Kapaklarda oval biçimli şemse ve köşelerde iç içe geçmiş yaprakların arasında çiçet motifleri bulunmaktadır. Kağıdı ipek aharlı ve sarı renklidir. Metin dört sütun üzerine talik ile yazılmıştır. Ketebe ve vakıf kaydı bulunmaktadır.
Sekizinci sayfanın başlık tezhibinde sehpa üzerinde yeşil destarlı Mevlevi sikkesi yer almaktadır.
 
 
 
12. Divan-ı Sultan Veled

El yazması. Env. No. 75. 31 x 21 cm. Beylikler. 1390.
Hattatı. Ahmed bin Muhammed.
Kırmızı deri ciltlidir. Kapakları ile mıklebinde gömme olarak şemse ve salbek motifleri bulunmaktadır. Kağıdı filigranlı, açık sarı renklidir. Metin dört sütun üzerine 27 satır olarak nesihle yazılmıştır. Birinci ve ikinci sayfasında daire içerisine alınmış sekiz kollu madalyon, altın varakla tezhiplidir. Ketebe ve vakıf kaydı bulunan divanın 1, 2, 3, 20, 35, 49, 62, 70, 79, 83, 86, 119, 150, 161, 173, 188 ve 226 sayfaları tezhiplidir.
 
 
 
 
13. Kur'an
El yazması. Env. No. 1095.11.5 x 10.5 9. yy.
Ebru karton ciltlidir. Ceylan derisi üzerine Meryem Suresi kufi ile yazılmıştır. 16 sayfadır. Her sayfada 6 satır yazı bulunmaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
14. Kur’an
El yazması. Env. No. 1510. 36.5 x 27 cm. Selçuklu. 1128.
Kahverengi deri cildi şemseli ve salbeklidir. Cilt tamir görmüş ve yıpranmış durumdadır. Kağıdı aharlı ve koyu samani renklidir. Metin sülüsle 15 satır olarak yazılmıştır. İlk iki sayfası tezhiblidir. İkinci sayfa tamir görmüştür. Kur'an-ı Kerim'in aşere ve cüz gülleri tezhiplidir. Hattatı belli değildir.
 
 
 
 
 
 
 15. Kur’an
El yazması. Env.No. 12. 48.5 x 31 cm. Selçuklu. 1314.
Hattatı. İsmail bin Yusuf. Konya şehrinde yazılmış çok kıymetli yazma­lardan birisidir. İki cilt olarak yazılmıştır. Kah­verengi deri ciltler mıklebsiz olup, geometrik ve bitkisel süslemelere sahiptir. Kağıdı aharlı ve beyaz renklidir.
Metin sülüsle 7 satır olarak yazılmıştır. Birinci sayfası bütün olarak geometrik tarzda tezhiplenmiştir. İkinci ve üçüncü sayfaların kenarları tezhiplidir. Kur'an-ı Kerim'in secde ve hizip yerleri madalyon biçiminde tezhiplenmiştir. Birinci cild 826, ikinci cild 801 sayfadır.
Bazı sureler Farscaya tercümelidir. İkinci cildin 800 ncü sayfasında madalyon gerisinde "Konyalı Gazi oğlu Yakup tarafından" tezhip edildiği yazılıdır. 801. sayfada mad­alyon içerisinde bulunan ketebe kaydında şunlar ifade edilmektedir: "Bu Kur'an-ı Kerim'i Tanrı onun bereket ve burhanını yüceltsin Karaman oğlu Mahmut oğlu cihanın asıl soylarından hükümdar ve sultanların kardeşi, islam ve müslümanların yardımcısı, din ve devletin şecaatlısı, saliklerin, bilginlerin, gazi ve mücahitlerin koruyucusu, dostu ve sığınağı, azgın ve inatçıları kahir ve helak eden, hak yolunda çalışan, hudutlar bekçisi, muzaffer, mansur, müeyyet, adaletli, bilgin ve ümeranın büyüklerinden olan Halil'in, Tanrı onun sancaklarını yükseltsin, devletini kuvvetlendirsin, okuması için 714 yılı aylarında, kulların fakiri Yusuf oğlu İsmail, Konya şehrinde yazdı."
 
16. Kur’an
El Yazması. Env. No. 7. 33 x 24 cm. Osmanlı. 1452.
Hattatı. Hicazlı Abdullah oğlu Ahmed.
Kahverengi deriden yapılmış cildi mıkleblidir. Cildin her iki yüzünde etrafı tığlı şemse motifi yer almaktadır.
Kağıdı aharlı ve samani renklidir. Metin nesih ve sülüsle 15 satır olarak yazılmıştır. İlk iki sayfası mavi zemin üzerine palmet ve rumilerle tezhiplidir.
Vakıf ve kebe kaydı bulunan Kur'an-ı Kerim Edirne şehrinde yazılmıştır.
 
17. Kur’an
El yazması. Env.No.2. 41 x 29 cm. Osmanlı. 1544.
Hattatı. Ali Rumi kızı Fatıma.
Lake cildi şemseli ve salbeklidir. Cildin yüzeyi hatai motifleriyle bezenmiştir. Kağıdı aharlı ve samani renklidir. İlk iki sayfası tezhiplidir. Metin nesih ve sülüsle 17 satır olarak yazılmıştır. Sahife kenarlarında hizp ve cüz gülleri tezhiplidir.
Rüstem Paşa tarafından Mevlana Dergahı'na vakfedilen Kuranı Kerim Fatıma isimli bir hanım tarafından yazılmıştır.
 
18. Kur’an
El yazması. Env.No. 39. 20 x 12.5 cm. Osmanlı. 1672.
Hattatı. İsmail bin Ali.
Kahverengi deri cildi mıkleblidir. Cilt kapaklan altın yaldızla yapılmış asma yaprakları ve üzüm salkımı motifleriyle bezenmiştir. Kağıdı ipek aharlı ve samani renklidir. Metin sülüs ve nesih ile 11 satır olarak yazılmıştır. İlk iki sayfası tezhipli olan Kuranı Kerim Mısır valisi Muhammed Ali Paşa'nın beylerinden Suphi Bey'in vakfıdır.
 
 
 
19. Kur’an
El Yazması. Env. No. 35. 16.5 x 11 cm. Osmanlı.1851.
Hattatı. Mehmed Nuri.
Kahverengi deri cildi barok tarzda iri kıvrım dallı yaprak motifleriyle bezenmiştir. Kağıdı aharlı ve samani renklidir. Metin nesih ile 15 satır olarak yazılmıştır. İlk iki sayfası bakır renkli zemin üzerine iri dal ve yapraklarla tezhiplidir. Ketebe ve vakıf kaydı bulunan Kur'an-ı Kerim Konya'nın eski valilerinden Eyüp Paşazade Mustafa Celaleddin tarafından Şems-i Tebrizi Türbesi'ne vakfedilmiştir.
 
 
 
20. Kur’an
El yazması. (Sancak Kur'an) Env. No. 43. 4.3 cm. Osmanlı. 17. yy.
Gümüş muhafazalı Kur'an-ı Kerim karton ciltlidir. Kağıdı aharlı açık samani renklidir. İlk iki sayfası tezhiplenmiş olan Kur'an-ı Kerim gubari hat ile yazılmıştır. Ketebe kaydı yoktur.
 
21. Kur'an
El yazması. Türkçe Tercümeli. Env.No. 19. 38 x 25cm. Osmanlı. 1561.
Hattatı: Egribozlu Mehmed bin Yusuf.
Kahverengi deri cildi şemse ve salbek motiflidir. Kağıdı ipek aharlıdır. Metin sülüs ile yazılmış ve cetvel içerisine alınmıştır. Kelimelerin altlarında Türkçe mealleri bulunan Kur'an-ı Kerim'in ketebe ve vakıf kaydı bulunmaktadır.
22. Subhatü'l-Ebrâr.
Nureddin Abdurrahmân Câmi. Env. No. 123. 22 x 13.5 cm. Osmanlı. 1537.
Koyu yeşil renkli cildin kenarları zencirek motiflidir. Kağıdı aherli, filigranlı krem renklidir. Metin iki sütun halinde 15 satır nestalikle yazılıdır. Yazmada, Musa Peygamber ile Şeytan, İbrahim Peygamber ile ateşperest rahip, Zünnun ile âşık, Arapça bilmeyen İranlı ve Köylü ile Kentlinin resmedildiği 5 resim bulunmaktadır.
 
23. Hadîkatü’s Sü’eda
Mehmed bin Süleyman Fuzûli. Env. No. 101. 26 x 14,5 cm. Osmanlı.1585.
Kahverengi deri cildi oval dilimli şemse ve salbek motifleriyle süslüdür. Kağıdı aherli krem renklidir. Metin 21 satır halinde nesihle yazılmıştır. 1b sayfasında bulunan tezhibi altın, mavi, siyah ve bordo renkli hatayî ve rûmî motiflerle bezenmiştir. Yazmada İsmail'in kurban edilmesi, Yusuf ile Yakub'un ayrılması, Yusuf'un kuyuya atılması, Yakub'a Yusuf'un öldüğünün söylenmesini konu alan 4 resim bulunmaktadır.
 
24. Mecmua
Env. No. 102. 29 x17 cm. Osmanlı. 1687.
Hattatı. Muhammed bin Ahmed.
Bordo renkli deri cildi şemse ve salbek motiflidir. Kağıdı filigranlı ve beyaz renklidir. Yazmanın içerisinde boyalarla yapılmış süslemeler, hat örnekleri, mühürler ve bazı risaleler yer almaktadır.
 
 
 
25.Tesâvir-i Âl-i Osman
Env. No. 114. 36.5 x 26 cm. Osmanlı. 19.yy.
Cildi yeşil renkli kumaşla kaplanmıştır. Albüm de otuz bir Osmanlı Padişahının suluboyayla yapılmış otuz iki portresi yer almaktadır. Sultan II. Mahmud iki farklı kıyafetle resmedilmiştir. Resimlerin arka sayfasında padişahların doğum, tahta çıkış, tahttan iniş, ölüm tarihleri, saltanat süreleri ve gömülü oldukları türbeler yazılıdır. Albümün, Konya Müze Müdürlüğü tarafından tıpkı basımı yaptırılmıştır.
 
 
 
 
 26.Evrâd-ı Mevlâna
Env.No. 1069.17 x 12 cm. Osmanlı. 1886.
Hattatı: Osman Selahaddin.
Kırmızı deri cildin kapaklarında ve mıklebinde oval bezeme içerisinde Destarlı Mevlevi sikkesi yer almaktadır. Kağıdı aherli koyu samanî renklidir. Birinci sayfada serlevha tezhibin ortasında yeşil destarlı Mevlevi sikkesi resmedilmiştir. Metin nesihle 11 satır olarak yazılmıştır. Ketebe kaydı vardır. Evradın 18a ve 19b sayfasında evradın okunması için Dürr-i Aden Hanım'a Yenikapı Mevlevhanesi Şeyhi Osman Selahaddin tarafından verilen icazet yazılıdır.
 
 
 
 
27. Kur'an
El yazması. Env.No.3. 67 x 42 cm. Osmanlı.1557.
Hattatı: Seyyid Ahmedi Şîrazi oğlu Seyyid Mîreki.
Kur’an Damat Rüstem Paşa tarafından Mevlâna Dergâhına vakfedilmiştir. Kahverengi deriden yapılmış cildi mıkleplidir. Cildin her iki kapağında gömme tekniğinde şemse ve salbek motifleri yer almaktadır. Cildin tüm yüzeyi altın varaklı olup düğümlü Çin bulutu motifleriyle süslenmiştir. Kağıdı aharlı sultani ipektir. Metin sülüs ve nesih hat ile 13 satır olarak yazılmıştır. İlk dört sayfası tezhiplidir.
 
 
 
 
 
28. Kur’an
El yazması. Env. No. 1149. 14 x 10 cm. Osmanlı. 1835.
Hattatı: Hafız Mustafa Şevki.
Kırmızı renkli deri cildi mıkleplidir. Cilt kapaklarında şemse ve salbeklerin kenar çizgisi üzerine altın nok­talar kakılmıştır. Kağıdı ince ve sarı renklidir. İlk iki sayfası tam olarak tezhiplidir. Metin nesihle 15 satır olarak yazılmıştır.
 
 
 
 29. Kur’an
El Yazması. Env.No. 16.19.5 x 14 cm. Selçuklu. 1268.
Hattatı: Yakut-el Mustasami.
Kahverengi deri cildi Selçuklu döne­mi cildi değildir. 19.yy cilt özelliklerine sahiptir. Kağıdı ipek aharlı olup 437 sayfadır. Metin nesih hat ile 20 satır olarak yazılmıştır. İlk dört sayfası tezhiplidir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
30. Kur’an
El yazması. Env. No. 1478. 16.5 x 11 cm. Osmanlı. 1767.
Hattatı: Cezayirli Mehmet Oğlu İsmail.
Kırmızı renkli deri cildi mıklepli olup kapaklarında altın varaklı şemse ve salbek motifleri bulunmaktadır. Kağıdı aharlı, filigranlı ve sarımsı renklidir. Kur'an nesih hatla siyah zemin üzerine gümüşle yazılmıştır. İlk iki sayfası tezhiplidir.
 
 
 
LEVHALAR
Mevlâna Müzesi'nde 17. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın başlarına kadar yazılmış 280 adet levha bulunmaktadır. Bu levhalar Osmanlı hat sanatının seçkin örnekleridir. Levhalar kadar bunların paspartularının üzerinde yer alan yağlı boya resimlerle, çerçeveleri de dikkat çekicidir.
Levhalar Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının yanı sıra Mevlevi Dergâhı’ndan yetişmiş bir kısım hattat dervişler tarafından da yazılmıştır. Levhaların 71 tanesi Osmanlı Padişahı tarafından İstanbul’da çerçevelettirilerek Konya Mevlevi Dergâhı'na gönderilmiştir. (Bununla ilgili belgeler Hazine-i Evrak Arşivinde bulunmaktadır.) Bu bölümde muhtelif hattatlar tarafından yazılmış örnek levhalar tanıtılacaktır.
 
1. Levha:
Ahşap. Env. No. 299. 77 x 240 cm. Osmanlı.1291 / 1874.
Hattatı. Mehmed Sadık.
Mevlâna Müzesi Türbe giriş kapısının üzerinde asılıdır. Levha siyaha boyanmıştır. Tahta üzerine malakari tarzında celî talik hatla "Ya Hazreti Mevlana" yazılmıştır. Yazı altın varaklıdır. Yazının altında hattatın adı ve tarihi yer almaktadır.
 
2. Levha:
Ahşap. Env. No. 303. 39 x 107 cm. Osmanlı. 18.yy.
Siyah boyalı tahta üzerine istif edilerek celî sülüs hatla "Ka'betü'l uşşak bâşed in makam. Her ki nakıs âmed incâ şod temam" yazılıdır. Yazıların altın varakla yazılmış olduğu levha üzerindeki altın izlerinden anlaşılmaktadır. Altınların silinmesiyle beyaz renkli yazı ortaya çıkmıştır. Yazılar ince düz bir çizgi ile çerçeve içerisine alınmıştır. Mevlevi kaynaklarında Molla Camii'ye ait olan bu beyit için bir menkıbe anlatılmaktadır. "Molla Cami Mevlâna Dergâhına altı kez ziyarete gelmiş ancak dergâha girememiş. Yedinci ziyaretinde Dergâh'a girmesine izin verilince, başındaki başlığı huzura doğru atarak bu beyti söylediği" anlatılmaktadır. Zaman içerisinde Mevlevi mensublarınca çok kullanılan bu beyitin yazılmış olduğu levha yüzyıllardır türbe girişinde asılı tutulmaktadır.
 
3. Levha:
Ahşap. Env. No. 172. 74 x 215 cm. Osmanlı. 19.yy.
Hattatı. Sultan II. Mahmud.
Osmanlı padişahı II. Mahmud tarafından yazılmış olan levha da, kırmızı boyalı tahta üzerine, malakârf tekniğinde altın varakla celi sülüs hatla "Subhân-Allahû ve bihamdihi subhân-Allahi'l aziym" yazılıdır. Yazının bitiminde II.Mahmud'un istifli "Ketebehû Mahmud bin Abdülhamid Hân" yazılı imzası yer almaktadır.Yazı altın varaklı bir cetvel içerisine alınmıştır. Cetvelin dışında sarmaşık yaprakların arasında gül motifleriyle süslenmiş bir bordur bulunmaktadır.
 
4. Levha:
Karton. Env.No. 271. 50 x 102 cm. Osmanlı. 1243 / 1827.
Hattatı. Yesârizâde Mustafa İzzet.
Gümüş Kapının üzerinde asılı olan levha da siyah zeminli karton üzerine iki satır Celi Talik hat ile " Ka betü'l uşşak bâşed in mekâm, Her ki nakıs âmed incâ şod temam" yazılıdır. Yazının altında" El Fakir Yesarizâde Mustafa İzzet gufiralehüma" yazılı ketebe kaydı yer almaktadır. Zerendud yazılar düz çizgili cetvel içerisine alınmıştır. Cetvelin dışında ince uzun yapraklı bitkisel bezeme bulunmaktadır.
 
5. Levha:
Ahşap. Env. No. 272.147 x 88 cm. Osmanlı. 1251 / 1835.
Hattatı. Yesârizâde Mustafa İzzet.
Zıvanalı 7 parça tahtanın birbirine geçmesiyle oluştu­rulan ahşap pano üzerine, iki sütun halinde Talik hatla altın yaldızla Pertev Paşa Divanı'ndan alınan beyitler yazılmıştır. Çerçevenin alınlığı kabartma altın yaldızlı gül ve yaprak motifleriyle süslenmiştir. Levhada şunlar yazılıdır:
 
Budur Dergâh-ı Mevlâna Celâl'ud-din-i ve'd dünyâ
Bu Dergâh Ka'be-i cân u cenandır cümle uşşâka
Bu meşhed nurdan derya o hazret dürre-i beyza
Hubâbı kubbe-i hazrâ disem hami itme igrâka
Bunun her evc-i pâki uç virir şems-i hakîkatden
Muhâzi her biri ma'nide tâk'ı çarh-ı bisâka
Elezdir ney-şekerden çûb-i matbah çille-keş câne
Müreccah zevk-ı hıdmet yanlarında başka ezvâka
İderler sikke ber-ser sikke-i zer-gerden istiğna
Olub bi gıll u gışş iksir-i hâs'ı pûte-i faka
Girift-i aşk olurlar bâş keserler tavk-ı teslime
Ezelden beste gelmişler visâk-ı ahd-u misâka
Yanarlar şem'i cânâne cihân-u cân bir yâna
Dönerler hemçu pervane virirler varın ihrâka
Gehfâzâd olub gamdan gecüb fikr-i dü'âlemden
Rebâb-u nâyi eylerler bedel takyıd-u itlâka
Bununla şehr-i Konya fahr ider İran-u Turana
Bu bık'a kıble-kâh-ı arzudur bunca uşşâka
Murûr-ı vakt ile hacet olub ta'mire bu hayrı
Müyesser kıldı hak Şâhenşeh-i pâkize ahlâka
 
Zihi kutb-ı himem sâhib-kerem Sultân Mahmud Han
Odur şems-i ziyâ-bahş-ı inayet cümle âfâka
Dil-i agâhı mail bittabi hayr-u meberrâta
Mübarek tab'ı mukbil adl'ü dâd-u rahm-u eşfâka
Kalemler münhasır ahkâm-ı adlin neşr-u tahrire
Hazâin sû besû meşgul atasın bezi u infâka
Cemâl-i şevketi tenvir-i sırr-ı sûre-i veşşems
Cebin-i tal'atı teşbîh-i rûşen subh-i berrâka
Muvaffak olduğu bişübhedir her kâr u bârından
İder her emrini tefviz zirâ rabb-ı hallâka
O şah-ı mu'ciz-âyinin nevâ-yı feyzidir herdem
İder bu nây-ı kilki böyle mazhar sırrı intaka
İki târih mülhem oldu Pertev matla'ı dilden
Sezadır benzedilse ferkadeyn şems-i işrâka
Yapıldı dergeh-i munlâ budur çün ka'be uşşâka
Tavafa gel du'a it yapdıran sultan-ı âfâka
Feyz alur dergeh-i Mevlânada Eser-i kilk-i yesârizâde
Nutk-ı niyaz bende-i işân Pertev-i nâçiz ü nâtüvân"
 
6.  Levha:
Karton. Env. No. 173. 19.5 x 11.5 cm. Osmanlı. 1255 / 1839.
Hattatı. Mustafa Rakım.
Kirli beyaz karton üzerinde siyah mürekkeple sülüs, talik ve nesih hatla yazılmış dört sıra yazı bulunmaktadır. Pospartusu yeşil ve kırmızı renkli iki cetvelden sonra kıvrım dallı çiçeklerin bulunduğu bordürle çevrilmiştir.
 
7.  Levha:
Karton. Env. No. 174. 16.5 x 12 cm. Osmanlı. 1212 / 1797.
Hattatı. Mustafa Rakım.
Beyaz zeminli karton üzerine siyah mürekkeple istif edilmiş celi sülüs hatla "El-Necati fi'sıdkı" yazılıdır. Hattatın imzası ve tarihi yazınının altında yer almaktadır. Yazılı metin dört yanı çiçek buketleri bulunan paspartu ile çevrilidir.
 
 
8.  Levha:
Karton. Env. No. 175. 31 x 23 cm. Osmanlı. 18.yy.
Hattatı. Mustafa Rakım.
Beyaz zeminli karton üzerine, siyah mürekkeple istif edilmiş sülüs hatla "Ya Hazreti Saad ibn-i ebi Vakkas" yazılıdır. Paspartusu sulu boyayla yapılmış papatya ve çiçek motifleriyle süslüdür. Paspartunun sağ alt köşesinde 1327 tarihi yer almaktadır.
 
 
 
 9.  Levha: 
Karton Env.No. 176. 26 x 22 cm. Osmanlı. 1204 / 1789.
Hattatı: Mahmud Celâleddin.
Krem renkli mukavva üzerine istifli celi sülüs ile "Ve mübeşşiran bi rasulin yekti minbağdi ismihu ahmed" yazılıdır. 1204 tarihi ve hattatın imzası yazının bitiminde yer almaktadır. Suluboya ile yapılmış çiçek ve gül bezemeli paspartusu bulunmaktadır. Çerçevesi altın yaldızlı kabartma çiçek ve yaprak bezemelidir.
 
 
10. Levha:
Karton. Env. No. 188. 72 x 118 cm. Osmanlı. 1287 / 1870.
Hattatı: Şefik.
Siyah zeminli mukavva üzerine turuncu renkli istifli sülüs bir hatla "Kelime-i Tevhid" yazılmıştır. Yazılar önce ince bir çizgi ile daha sonra çiçekli bordürle çevrilmiştir. Ketebe kaydı istifli biçimde yazının alt kısmına yerleştirilmiştir. Altın yaldızlı, kabartma asma yaprağı ve üzüm motifleriyle bezeli çerçevesi bulunmaktadır.
 
11. Levha:
Deri.Env.No. 186. 35 x 85 cm. Osmanlı. 1294 / 1877.
Hattatı: Şefik.
Zerendûd levha. Siyah zemin üzerine altın mürekkebiyle istifli celi sülüs hatla ayet yazılmıştır. Yazılar köşelerde örgülü düz çetvelli bordürle çevrilidir.
 
 
12. Levha
Kadife. Env.No. 196. 61 x 49 cm. Osmanlı. 1270/1853.
Hattatı. İzzet.
Mavi renkli kadife kumaş üzerine altın yaldızlı kartondan kesilmiş yazılar kumaş üzerine istif edilmiştir. Levhada Celi sülüs hatla yazılmış "Ya Hazreti Muhammed Mevlâna Celaleddin Rumi Kuddise sirrihu" yazılıdır. Yazıların altında İzzet imzası ve tarihi yer almaktadır. Yazılar düz cetvel ve katı sanatı örneği olan ince dallı buket çiçekler ve köşelerde güneş motifinin bulunduğu bordürle çevrilidir.
 
13. Levha:
Karton. Env.No. 195. 21 x 30 cm. Osmanlı. 1286 / 1869.
Hattatı. İzzet.
Krem renkli mukavva üzerine iki satır istifli celî sülüs hatla "El Mustafa vel Murtaza ve ebnahuma vel Fatıma" yazılıdır. Hattatın imzası sol alt köşede tarihi ise sağ altta yazının altında yer almaktadır. Yazılar suluboya ile yapılmış gül ve menekşe motifli paspartu ile çevrilidir. Levhanın çerçevesi altınlı kabartma yaprak ve çiçek motifleriyle süslüdür.
 
14.  Levha:
Deri. Env.No. 198. 47 x 102 cm. Osmanlı. 1292 / 1875.
Hattatı. İzzet.
Siyah zemin üzerine istifli Celi sülüs hatla "Etme mirâti şikeste seni yüz surete kor" yazılıdır. Yazılar düz köşelerde düğümlü cetvelle çevrilidir.
 
15.  Levha:
Karton. Env.No. 202. 40 x 53 cm. Osmanlı. 19.yy.
Hattatı. Arif.
Siyah zemin üzerine tuğra biçiminde istif edilmiş biçimde altın yaldızla "Ya Hazreti Mevlâna Celaleddin Rumi Kuddise sirruhul Ali" yazılıdır. Levhanın sağ üst köşesinde yeşil destarlı Mevlevi sikkesi yer almaktadır. Levhanın iki yan alınlığında çiçek buketleri bulunmaktadır. Yazılar köşelerde bitkisel bezemenin bulunduğu düz cetvelle çevrilidir.
 
 
16. Levha:
Karton. Env. No. 204.65 x 49 cm. Osmanlı. 1261 / 1845.
Hattatı: Mustafa Rüştü Konevi.
Konyalı bir hattattır. Mevlevi Dergâhı’nın son kalem işi süslemeleri bu hattat tarafından yapılmıştır. Konya'da pek çok camiide bu hattatın levhaları vardır. Beyaz zemin üzerine hilye levhası düzenlenmiştir. Yazılar celî sülüs ve nesih hatla siyah, kırmızı ve yeşil mürekkeple yazılmıştır. Ketebe kaydı sağ alt köşede yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
17. Levha:
Karton. Env.No. 207. 39.5 x 25.5 cm. Osmanlı.19.yy.
Hattatı: Es Seyyid Abdülkadir Hulusi.
Kahverengi zemin üzerine Hilye Levhası düzenlenmiştir. Yazılar Celi sülüs ve nesih hatla yazılmıştır. Levha yer yer tezhiplidir. Levhaların en erken tarihlisidir.
 
 
 
 
 
18. Levha:
Karton. Env.No. 216.12 x 41 cm. Osmanlı. 1312/1894.
Hattatı. Ali.
Beyaz zemin üzerine Celi sülüs hatla "İster İsen Hüdâyı Terk Eyle Mâsivâyı" yazılıdır. Yazılar kırmızı, yeşil, sarı renklerin kullanıldığı suluboya ile yapılmış çiçek bezemeli paspartu ile çevrilidir. Paspartuda 1326 tarihi yer almaktadır.
 
19. Levha:
Deri. Env. No. 218. 20 x 73 cm. Osmanlı. 19.yy. sonu
Hattatı. Ali.
Zerendûd levha siyah zeminli deri üzerine yapılmıştır. İstifli Celi sülüs hatla "Gulla es e lüküm aleyhi ecran illel mevetdede fil gurba" ayeti yazılıdır. Yazılar köşelerde düğümlü düz cetvelle çevrilmiştir.
 
20. Levha:
Karton. Env.No. 227. 18 x 36 cm. Osmanlı.1222/1904.
Hattatı. Hulusi.
Krem renkli zemin üzerine iki satır olarak Celi sülüs hatla yazılmıştır. Yazılar suluboya ile yapılmış çiçek motiflerinin bulunduğu paspartu ile çevrilidir. Çerçevesi altınlı kabartma olarak bitkisel motiflerle süslenmiştir.
 
 
 
 
 
21. Levha: Karton.
Env. No. 208. 46 x 35 cm. Osmanlı. 1123/
1711. Hattatı. Ahmed bin Abdülkerim Konevi.
Konyalı hattat Ahmed bin Abdülkerim Konevi tarafından 1711 yılında yazılmıştır. Hilye levhasıdır. Levha altın yaldız ve mavi renklerle tezhiplidir. Tahta üzerine yapıştırılmış olan levha Mevlâna Müzesi'nde bulunan levhaların en erken tarihlisidir.
 
 
22. Levha:
Karton. Env. No. 241.. 15 x 25 cm. Osmanlı. 19. yy.
Hattatı belli olmayan bu levhada Celi sülüs hatla Hz. Mevlâna'nın "Ya Olduğun gibi görün. Ya göründüğün gibi ol" sözü yazılıdır. Yazılar yeşil ve kahverengi renkli düz cetvelli paspartu ile çevrilmiştir.
 
23. Levha:
Cam. Env. No. 253. 46 x 57 cm. Osmanlı.19. yy.
Cam üzerine boya ile yapılmıştır. Ortada sehpa üzerinde destarlı Mevlevi Sikkesi ile iki yanda ibrim motifi yer almaktadır. Sikkenin destarında ve ibriklerin gövdesinde altın yaldızlı, Celi sülüsle yazılmış "Fetih Ayeti" bulunmaktadır.
 
 
24. Levha:
Karton. Env. No. 263. 37 x 28 cm. Osmanlı. 19. yy.
Mavi zeminli kağıt üzerine, iki sütun arasında sehpa üzerinde bulunan Destarlı Mevlevi Sikkesi yapılmıştır.
 
 
 
 
 
 
25. Levha:
Dut yaprağı. Env.No. 266. 12 x 9 cm. Osmanlı. 19. yy. Dut yaprağı üzerine istifli Celf sülüs hatla "Maşaallah" yazılıdır.
 
 
26. Levha:
Dut yaprağı. Env. No. 3256. 15 cm. Cumhuriyet. 20.yy.
Mevlâna sülalesinden Ahmet Selahaddin Hidayetoğlu'ndan müzeye alınmıştır. Dut yaprağı üzerinde Celf sülüs hatla "Ali Fatıma" yazılıdır. Levha Bursa'lı Saatçi Mehmet Efendi tarafından yazılmıştır.
 
27. Levha:
Karton. Env. No. 317. 69 x 59 cm. Osmanlı. 1332 / 1913.
Hattatı. Mehmed Nuri.
Pembe zeminli mukavva üzerinde destarlı Mevlevi Sikkesi bulunmaktadır. Sikkenin üzerinde "Ya Hazreti Mevlâna Muhammed Celaleddin Rumi Kaddese sırrıhu es sami" yazılıdır. Yazıların boşluğunda ve sikkenin destarında beyaz üstübeçle yazılmış "Fetih" süresi yer almaktadır. Sikkenin altında istifli olarak hattatın adı ve tarihi yazılıdır.
 
 28. Ferman:
Kağıt. Env. No. 1320. 86 x 63 cm. Osmanlı. 1230 / 1814.
Osmanlı Padişahı II. Sultan Mahmud tarafından Hemdem Sait Çelebi'ye verilmiş postnişinlik meşihat fermanıdır. Divanî hatla yazılmıştır. Fermanın tezhibi arasında destarlı Mevlevi Sikkesi yer almaktadır.
 
 
29. Ferman:
Kağıt. Env. No. 1321. 85 x 63 cm. Osmanlı. 1255/1839.
Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid tarafından Hemdem Sait Çelebi'ye verilmiş meşihat fermanıdır. Ferman divanî hatla yazılmıştır. Yazılar bir sıra siyah bir sıra kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Tuğranın sağ tarafında tezhipli Mevlevi Sikkesi yer almaktadır.
 
 
30. Levha:
Karton. Env.No. 1360. 25x17.5 cm. İran. 1960.
Mavi zeminli karton üzerine Hz. Mevlâna'nın minyatürü yapılmıştır. 1960 yılında Tahran Üniversitesi'nden Prof. Dr. İbrahim Nimetullahi tarafından Mevlâna Müzesi'ne hediye edilmiştir.
 
 
31. Levha:
Karton. Env. No. 6160. 128x98 cm. 2001.
Hattatı. Yusuf Coşkun Benefşe.
Krem renkli zemin üzerine Celi ta'lıyik hatla Hz. Mevlâna'nın şeceresi yazılmıştır. Yazıların etrafı şemse biçiminde altınla tezhiplenmiştir.
 
 
32. Levha:
Karton. Env. No. 1357. 67x65 cm. 1957
Hattatı. Kemal Batanay.
Krem renkli zemin üzerine Celi Ta'lıyk hatlı Kemal Edip Kürkçüoğlu’na ait şiir dört satır olarak yazılmıştır. Yazıların arası siyah mürekkeple düz çizgi ile bölünmüştür. Levhanın kenarında battal ebrulu paspartu bulunmaktadır.
 
33. Levha:
Karton. Env. No. 3224. 82 x 33.5 cm. 1964.
Hattatı. Hamid Bey.
Mavi renkli zemin üzerine sarı mürekkeple Celi Ta'lıyk hat ile "Ya Hazreti Mevlâna" yazılmıştır. Yazı cetvel içine alınmıştır.
 
 
 
 
34. Levha:
Yaprak. Env. No. 5957. 15 x 10 cm. 20.yy.
Oval biçimli ince damarlı yaprak üzerine altın varakla istifli şekilde "Der Yemeni Piş-u meni" yazılmıştır.
 
 
 
 
 
MADENİ EŞYALAR
 
 
1. Buhurdan
Pirinç. Env.No. 399.Yü'k. 17.5 cm. Selçuklu. 13. yy-
Kürevî kandil pirinç malzemeden kazıma ve ajur tekniğinde yapılmıştır. İki parçalıdır. Kandil üzerinde 8 adet madalyon bulunmaktadır. Madalyonlarda hayvan mücadeleleri ile kuş, deve, aslan figürleri yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
2. Kandil
Tunç. Env. No. 400. Yük. 27 cm. Selçuklu.13. yy
Sanatçısı. Hasan Bin Ali El Mevlevi.
Küp biçimli kandil, tunç malzemeden ajur tekniğinde yapılmıştır. Kandilin piramidal üst kısmı geometrik bezemelidir. Kandilin gövde kısmında yer alan kapı kanatlarının altında "Amele Hasan bin Ali el Mevlevi" yazısı yer almaktadır. Kanatların yan kısmında karşılıklı olarak stilize edilmiş çift başlı kartal, aslan ve ejder figürleri bulunmaktadır.
 
 
 
3. Şamdan
Tunç. Env. No. 389. Yük. 20 cm. Selçuklu. 13. yy.
Karaman Maderi Mevlâna'dan müzeye getirilen şamdan klasik Selçuklu şamdanları tipinde, tunç üzerine gümüş kakma işçiliğinde yapılmıştır. Şamdanın mumluğunda, boyun kısmında ve gövdesinde yazı kuşakları ile kuş ve insan figürleri yer almaktadır.
 
 
 
4. Şamdan
Pirinç. Env. No. 391. Yük. 21 cm. Selçuklu. 13. yy.
Pirinç üzerine gümüş kakma tekniğinde yapılmıştır. Şamdanın mumluk, boyun kısmı ve gövdesinde gülbezek motifli bezeme bulunmaktadır. Kaide kasnağında küfi hatla yazılmış yazı kuşağı vardır.
 
5. Şamdan
Tunç. Env. No. 388. Yük. 20 cm. Selçuklu. 13. yy.
Çan biçimli şamdan tunç malzemeden kabartma ve kakma tekniğinde yapılmıştır. Şamdanın gövdesinde altı madalyon içerisinde bağdaş kurmuş insan figürleri yer almaktadır.
 
3. Vazo
Pirinç. Env. No. 392. Yük. 38.5 cm. 14.yy.
Eski Konya Müzesi'nden Mevlâna Müzesi'ne getirilmiştir. Pirinç malzemeden kazıma ve ajur tekniğinde yapılmıştır. Vazonun gövdesinde, 22 adet oval madalyon içerisinde oturmuş insan figürleri ile eşek başlı insan figürleri bulunmaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
7. Nisan Tası
Bronz üzerine gümüş altın kakma. Env.No. 384. Yük.140 cm. İlhanlı.1327.
Bronz malzemeden altın ve gümüş kakma tekniğinde yapılmış olan eser dört parçadır. Kaide, bilezik, gövde ve kapaktan oluşan Nisan Tasının kapağının üzerinde horoz figürü yer almaktadır. Yazı kuşakları altın ve gümüş kakmalı madalyonlar ile bezenmiş olan eser İlhanlı Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han tarafından yaptırılarak Mevlevi Dergâhına hediye olarak gönder­ilmiştir. Bu eser içerisinde Nisan yağmurlarının topla­narak Mevlâna'nın sarığının ucu suya batırıldıktan sonra ziyaretçilere dağıtıldığı, hatta kurak geçen senelerde tarlalara bu suyun serpildiğini yaşlı Mevleviler anlatmaktadır.
 
 
 
8. Şamdan
Pirinç. Env. No. 398. Yük. 126 cm. Osmanlı. 16. yy.
Bronz ve gümüş malzemeden yapılmıştır.
Şamdanı Gedik Ahmet Paşa'nın Kıbrıs'ın fethinden sonra Mevlevi Dergâhı'na teberrüken vakf ettiği 1851 tarihli müze envanter kayıtlarından anlaşılmaktadır. Şamdan Hz. Mevlâ'nın Türbesinde sergilenmektedir. Şamdanın kolları bronz malzemeden yapılmıştır. Kollar stilize edilmiş ejder figürü şeklindedir. Kolların üzerinde karanfil ve lale motiflerinin arasında kuş figürleri bulunmaktadır.
 
 
 
 
 
 9. Şamdan
Pirinç. Env. No. 385. Yük. 58. cm 16. yy.
Sütün biçimli şamdanın gövdesi 14 köşelidir. Gövde üzerinde iki kulpu bulunan şamdan, savat işçiliğinde palmet ve rumi süslemelere sahiptir. Gövde ve mumluk kenarında madalyonlar içerisine alınmış yazı kuşakları vardır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
10. Şamdan
Pirinç. Env. No. 387. Yük. 55 cm. 16. yy.
Pirinç malzemeden savat işçiliğinde yapılmıştır. Gövde palmet ve rumi motifleriyle bezenmiştir. Gövde ve mumluk kenarında kırmızı boyalı zemin üzerinde Farsça yazılmış yazı kuşakları bulunmaktadır.
 
11. Şamdan
Pirinç. Env. No. 386. Yük. 54 cm. Osmanlı. 17. yy.
12 köşeli şamdan pirinç malzemeden yapılmıştır. Gövde üzerinde Farsça yazılmış yazı kuşakları yer almaktadır. Şamdan savat işçiliğinde bitkisel bezemeli madalyonlarla süslenmiştir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
12. Şamdan
Pirinç. Env. No. 390. Yük. 66.5 cm. Osmanlı. 17. yy.
Pirinç malzemeden ajur tekniğinde yapılmış olan şamdan 6 parçadır. Boyun ve bilezikleri delinerek bezenmiştir. Üzerinde kazıma tekniğinde yapılmış bitkisel bezemeler yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
13- Asma Kandil
Pirinç. Env. No. 393. Yük. 45 cm. Osmanlı. 19. yy.
Pirinç malzemeden ajur tekniğinde yapılmıştır. Kubbe biçiminde olan kandilin üzerinde 5 köşeli yıldız ve ay motifi yer almaktadır. Altlığında 9 adet cam bulunmaktadır.
 
 
 
 
14. Şamdan
Bakır. Env. No. 397. Yük. 70 cm. Osmanlı. 18. yy.
Can biçimli şamdan bakırdan yapılmış ve tombaklanmıştır. Şamdanın omuzunda Osmanlı Padişahı III. Selim'in tuğrası yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
15. Şamdan
Gümüş. Env.No. 531. Osmanlı. 18. yy.
Gümüş savatlı şamdan 3 parçalıdır. Kaidesi ve gövdesi üzerinde kazıma tekniğinde yapılmış bitkisel bezemeler yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
16. Buhurdan
Gümüş. Env. No. 544. yük. 21 cm. Osmanlı. 18. yy.
İki parçalı gümüş buhurdan dilimli gövde ve kapağa sahiptir. Kapak üzerinde yer alan tepelik yaprak biçimindedir.
 
 
 
 
 
 
17. Buhurdan
Gümüş. Env. No. 546. Yük. 20 cm. Osmanlı. 18. yy.
Gümüş buhurdan ajur ve kazıma tekniğinde yapılmıştır. Kaidesinden başka üç pirinç ayak üzerine oturan buhurdan bitkisel bezemelerle süslenmiştir.
 
18. Buhurdan
Gümüş. Env. No. 547. Yük. 25 cm. Osmanlı. 1826.
Ajur ve  kazıma tekniğinde yapılmıştır. 4 ayaklı kaidesi rumi bezemelidir. Ayaklar ejder başıyla sonuçlanmaktadır.
 
19- Buhurdan
Alpaka. Env. No. 430. Yük. 20 cm. Osmanlı. 19. yy.
Sarı alpakadan yapılmıştır. Buhurdanın ayaklarında ve gövdesinde stilize edilmiş kıvrım dallı yaprak motifleri bulunmaktadır.
 
20. Kandil
Altın. Env. No. 449. Yük. 21.5 cm. Osmanlı. 19. yy.
16 ayar altından yapılmış olan kandil vazo biçimlidir. Gövdesinde ajur tekniğinde yapılmış nar çiçeği ve yaprak motifleri yer almaktadır. Kitabesi silik olup "Sahibül hayrat………Sultan binti Murad Sultan" ibaresi okunmaktadır.
 
21. Kandil
Altın. Env. No. 450. Yük. 20 cm. Osmanlı. 19. yy.
Altın kandil ajur tekniğinde yapılmıştır. Rumi, palmet ve lale motifleriyle bezenmiştir. Gövde ve boyunda oval biçimli 12 adet camlı çerçeve bulunmaktadır.
 
22. Kandil
Pirinç. Env. No. 465. Yük.10 cm. Osmanlı. 19. yy.
Dökme tekniğinde pirinçten yapılmıştır. Altı köşeli gövdesinde oval biçimli camlı çerçeve yer almaktadır.
 
23. Kandil
Gümüş. Env. No. 472. Osmanlı. 1660. Ali Paşa'nın hediyesidir.
Gümüş kandil helozoni biçimindedir. Ajur ve tombak tekniğinde yapılmıştır. Göjvdesi palmet ve rumi motifleriyle bezenmiştir. Boyun bölümünde dört adet yazılı madalyon bulunmaktadır. Madalyonlarda "Nezri kandile sesep arz hulus etmektir. Âsitanı kerem Hazreti Mevlâna'ya, ettiki ahde vefa kıldığına pari. Ecrin itsende rahavi Ali Paşa 1071 şehri zilhicceti şerife" yazılıdır.
 
24. Kandil
Gümüş. Env.No. 474. Yük. 28 cm. Osmanlı. 17. yy.
Ali paşa tarafından Mevlana Dergahı'na vakfedilen kan­dillerden olmalıdır. 472 nolu kandilin benzeridir.
 
25. Kandil
Gümüş. Env. No. 488. Yük. 29 cm. Osmanlı. 19. yy.
Gümüş kandil kazıma ve ajur tekniğinde yapılmıştır. Gövdesinde yer alan madalyonlar stilize yaprak motiflidir. Askı kancaları melek figürlüdür.
 
26. Kandil
Gümüş. Env. No. 495. Yük. 9 cm. Osmanlı. 18. yy.
Gümüş kandil telkari tekniğinde yapılmıştır. Kase biçiminde olan kandilin zincir halkalıkları ejder figürlüdür.
 
27. Kandil
Gümüş. Env. No. 499. Yük. 14 cm. Osmanlı. 18. yy.
Gümüş kandil döküm, ajur ve oyma tekniğinde yapılmıştır. Kandilin gövdesinde ve omuz kısmında asma yapraklı üzüm motifleri yer almaktadır.
 
28. Çorba Tası
Bakır. Env. No. 401. Yük. 11 cm. İran. 18. yy.
Bakır çorba tasının ayrıca kapağı bulunmaktadır. Gövde ve kapağın tüm yüzeyi bitkisel bezemelidir. Tasın ağız kenarında bordur içerisinde Hafız Şirazi'ye ait beyitler yer almaktadır.
29. Çorba Tası
Bakır. Env. No. 403. Yük. 11 cm. İran. 19. yy.
Bakırdan yapılmış çorba tasının tüm yüzeyi bitkisel bezemelidir. Tasın boyun kısmında yer alan yazı kuşağında, İmam Ali ile diğer Şia imamlarının isimleri yazılıdır.
 
 
30. Su Tası
Pirinç. Env. No. 409. Yük. 5 cm. Osmanlı. 19. yy.
Pirinçten yapılmış olan şifa tasının tüm yüzeyi yazılarla bezenmiştir. Tasın göbek kısmında Mührü Süleyman içerisinde" Hu Allah" yazısı yer almaktadır.
 
 
 
 
31. Mum Makası
Pirinç. Env. No. 435. Uzunluk. 23 cm. Osmanlı. 19. yy.
Pirinç mum makasın kolları kazıma ve kabartma tekniğinde bitkisel bezemelidir. Gövde üzerinde aplik edilmiş yaprak motifleri yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
32. Anahtar ve Kese
Demir. Kadife- İnci. Env. No. 443. Uzunluk. 16 cm. Osmanlı. 18. yy.
Türbe girişinde bulanan gümüş kapının anahtarıdır. Kadife kesesi klaptan ve inci işlemelidir. Dergâhların açık olduğunda türbedar bu zincirli anahtarı bayram­larda ve Cuma günlerinde boynunu takarak geziyormuş.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
33. Leğen
Gümüş. Env. No. 2837. Yük. 11. cm. Osmanlı. 19.
Mualla ve İsmet Uluğ tarafından müzeye hediye edilmiştir. Gümüş leğen üzerinde Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid'in tuğrası yer almaktadır. Leğenin kapağı ajur tekniğinde sümbül motifleriyle bezenmiştir.
 
34. Şekerlik
Tombak. Env. No. 3319. Yük. 15 cm. Osmanlı. 19. yy.
Tombak şekerlik iki parçadır. Kapağında stilize edilmiş kıvrım dallı bitkisel bezeme yer almaktadır.
 
 
35. İbrik
Gümüş. Env. No. 2838. Yük. 35 cm. Osmanlı. 19. yy.
Gümüş ibriğin gövdesinde bitkisel çerçeveli ayna motifi yer almaktadır. Kapağında Osmanlı Padişahı II. Abdül­hamid'in tuğrası ve şah damgası bulunmaktadır.
 
 
 
36. Gümüş Kapı
Ahşap üzeri gümüş kaplama. Yük. 230 cm. Osmanlı. 1599.
Sokullu Mehmed Paşa'nın oğlu Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Tilavet Odası'ndan Huzur-ı Pir'e girilen ikinci kapıdır. Osmanlı Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa tarafından Mevlâna Dergâhı'na hediye edilmiştir. İki kanatlı ceviz ağacından yapılmış olan kapı gümüş plakalarla kaplanmıştır. Her kanat üç pano biçiminde tasarlanmıştır. Orta pano cilt kapağı biçiminde şemse ve köşebent motiflidir. Alt ve üst panolarda Celî sülüs hatla yazılmış şu kitabe yer almaktadır:
 "Sadr-azam Muhammed'in halefi, vüzerâ serveri Hasan Paşa,
Âsitânına Bâb-ı Monla'nın, etdi elf-ü semânede ihdâ"
 
37-38. Gümüş Kafes ve Eşik
Yük. 78 cm. Osmanlı. 1597.
Maraş Mirimiranı Mahmud Paşa tarafından kalemkâr İlyas Efendi'ye yaptırılmıştır. Hz. Mevlâna'nın sandukasının ön tarafında yer almaktadır. Alınlığında şair Mâni'nin 32 beyitlik Türkçe şiiri yer almaktadır. Şiiri hattat Mirza Ali işlemiştir.
Osmanlı. 18. yy. yükseklik. 50 cm.
Miracı Simpaye denilen gümüş eşik iki basamaklıdır. Gümüş plakalarla kaplanmıştır. Şeb-i Arus törenlerinde Hz. Mevlâna'nın ölüm saatinde yapılan duadan sonra ziyaretçiler tazimle bu eşiği selamlarlar ve öperler.
 
39- Kandil
Gümüş.Env. No. 496. çap.27.5 cm. Osmanlı. 18.yy.
Gümüş kandil telkari tekniğinde hasır örgü işçiliğinde yapılmıştır. Gövdesi kase biçimlidir. Askılık kancaları ejder başlıdır. Gövde içerisinde çam kasenin konulduğu tel kaidesi bulunmaktadır.
 
40. Şamdan
Bakır. Env. No. 529. Yük. 38.5 cm. Osmanlı. 1766.
Şamdanın kaidesi çan biçimlidir. Gövde üzerinde uzun bir boyun üzerinde mumluk yer almaktadır. Bezemesiz olan şamdanın gövdesinde Ahmet Efendi tarafından vakfedildiği yazılıdır.
 
41. Kandil
Cam-pirinç. Env. No. 515. Osmanlı. 19 Yarım daire biçimli cam gövde yaprak biçimli çerçeve içine alınmıştır. Cam üzerinde boyalı bitkisel bezemeler bulunmaktadır. Üç kollu askılık zinciri vardır.
 
42. Fener
Pirinç. Env. No. 5773. 20.yy.
Dikdörtgen pirizma biçimli olan şamdanın dört yüzü cam çerçevelidir. Çerçeve kenarları ajur tekniğinde yapılmıştır. Üst kısmı yarım küre şeklindedir.Dört kollu askı zinciri bulunmaktadır.
 
43- Şamdan
Tunç. Env. No. 1063. Yük. 45 cm. Osmanlı. 17. yy.
Tunç malzemeden yapılmıştır. Gövdesi 10 köşelidir. Gövde üzerinde yazılı madalyonlar ile boyun kısmında kitabe yer almaktadır.
 
44. Sakal-ı Şerif Kutusu
Kantaşı, altın, elmas, yakut.Env.No. 441. 4 x6.3 cm. Osmanlı.19. yy.
Mevlâna Dergâhına Halet Efendi tarafından hediye edilmiştir. Dikdörtgen prizma biçiminde olan Sakalı şerif kutusunun yan yüzleri kan taşından yapılmıştır Çerçevesi altındır. Kapakta yer alan bitkisel bezeme 16 tane elmas 17 tane yakutla süslenmiştir.
 
45. Kandil
Gümüş. Env. No. 485. Yük. 16 cm. Osmanlı. 18.yy.
İki parçalı kandil gümüşten ajur tekniğinde yapılmıştır.Gövdesinde stilize edilmiş yaprak motifleri taçlandırılmış madalyon içerisine alınmıştır.
 
46. Kandil
Gümüş. Env. No. 478. Yük. 16 cm. Osmanlı. 18.yy.
İki parçalı kandil gümüş malzemeden ajur tekniğinde yapılmıştır. Gövde üzerinde " Kelime-i Tevhid" Arapça olarak yazılmıştır. Kandilin omuz ve gövde kısmında stilize edilmiş bitkisel bezemeler bulunmaktadır.
 
47. Kandil
Cam-metal. Env. No. 516. Osmanlı. 19.yy.
Metal yapraklı çerçeve içerisine konulmuş olan cam kase sarı, mavi ve kırmızı renkle boyanmış stilize yaprak ve lale motifleriyle süslenmiştir. Üç kollu askı zinciri bulunmaktadır.
48. Şamdan
Gümüş. Env. No. 519. Yük. 37.5 cm. Osmanlı. 17. yy.
Gümüş şamdan çan biçimli gövdeye sahiptir. Gövde üzerinde lehimlenmiş mumluk boynu yer almaktadır.
 
 
 
 
49- Kandil
Gümüş. Env. No. 494. Yük. 32 cm. Osmanlı. 1837.
Semaver biçiminde olan kandil ajur ve kazıma tekniğinde yapılmıştır. Gövde üzerinde yaprak motifli üç askı kancası bulunmaktadır. Gövde kasnağı üzerinde Halil Hamid Paşa merhumun vakfıdır. 1837 yazısı yer almaktadır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
50. Şifa Tası
Pirinç. Çap. 14.5 cm. Osmanlı. 19.yy.
Kâse biçimli su tasının iç ve dış kısmında bölümlenmiş panolar içerisinde yazılarla bezenmiştir. İç kısımda Ayet el Kürsi, Felak ve Nas sureleri yazılıdır. Tasa tel ile bağlanmış tılsım pulları bulunmaktadır.
 
51. Tavus Kuşu
Pirinç. Env. No. 1506. Yük.19.5 cm.Osmanlı. 17. yy.
Eser Hakkari İli, Yüksekova İlçesi, Oramar Bucağı, Zerendi Köy'ünde bulunmuş 1965 yılında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından Mevlana Müzesi'ne verilmiştir. Kazıma ve ajur tekniğinde bezenmiş olan Tavus kuşunun kuyruk kısmı döküm tekniğinde yapılmıştır. Ağız kısmında yer alan delikler ile kaide kısmında bulunan boşluk göz önüne alındığında eserin çeşme lülesi olduğu düşünülmektedir. Ancak eserin alem olduğu fikri daha ağır basmaktadır.
 
 
SAATLER
1. Duvar Saati
Ahşap - metal. Env. No. 445. Yük. 230 cm. Avrupa. 1799.
Sultan III. Selim'in Hediyesi. İngiliz yapımı duvar saati, Mevlâna Dergâhına Mevlevi olan Osmanlı Padişahı Sultan III. Selim tarafından hediye edilmiştir. Saatin kadranı beyaz mineli ve eski Türkçe rakamlıdır. Kadranın alınlığında ki dairevi plaka üzerinde yer alan vakıf kaydında şu yazı vardır:
"İbni yadigar bastani Hazreti Celaleddin Mevlâna Kuddise Sırrehü'l-âla Ez Canip Hakan-ı âzam ve Şehinşah-ı muazzam Sultan Selim Han bin Mustafa Han tavve'l-allahi ömrühû ile kıyâmi's-saati. Sene 1214".
Saat bezemesiz ahşap kasalıdır.
 
 
2. Duvar Saati
Ahşap - metal. Env. No. 3711. Yüksekliği 233 cm.
Girit Mevlevihanesi'ne ait olan saat, 1987 yılında Bedrettin Özmen tarafından müzeye hediye edilmiştir. Seferiada Smyrne imzalı olan saatin kadranı beyaz minelidir.
 
3. Masa Saati
Ahşap. Metal. Env. No. 447. Yüksekliği 68 cm. Avrupa. 18. yy.
Said Hemdem Çelebi Hediyesi. 1851 tarihli müze kayıtlarında, Postnişin Mehmet Said Hemdem Çelebi tarafından Mevlâna Dergâhı’na hediye edildiği yazılıdır. 4 ayrı müzik çalan saat George Prior London imzalıdır. Beyaz mineli kadranı Roma rakamlıdır.
 
4. Asma Saat
Gümüş. Env. No. 444. Çap. 12 cm. Avrupa.
Osmanlı Padişahı Sultan II. Mahmud'un devlet adamlarından Halet Efendi tarafından Mevlâna dergâhına hediye edilmiştir. Saat Markwick Perigal London imzalıdır.
5. Cep Saati
Metal. Env. No. 1391.
Edvard Prior London imzalıdır. Cep saatinin kadranı beyaz minelidir.
 
6. Kıble Nüma
Fildişi - pirinç. Env. No. 448. Çapı 3.7 cm. Osmanlı. 19.yy.
Fildişi kaplama içerisine yerleştirilmiştir. Mevlevi dedelerinden saatçi Ahmet Eflaki Dede tarafından yapılmış olduğu kabul edilmektedir. Pusula gibi kullanılmaktadır. Daima kıble yönünü göstermektedir.
 
 
SERAMİKLER
 1. Yazılı Pano
Çini. 70 x 70 cm. Osmanlı. 19. yy.
9 parçalı mavi zeminli Kütahya işi çini pano üzerinde celi sülüs hatla "Allah" yazısı yer almaktadır. Panodaki yazı bitkisel motifli bordürle çevrilmiştir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
2. Yazılı Pano
Çini. 70 x 70 cm. Osmanlı. 19. yy.
9 parçalı mavi zeminli Kütahya işi çini pano üzerinde Celf sülüs hatla "Muhammed" yazısı yer almaktadır. Yazı bitkisel motifli bordürle çevrilmiştir.
 
3. Askı Top
Çini. Env. No. 5801. Yük.30 cm. Osmanlı. 19. yy.
Şadırvanda asılı bulunan eser seram¬ikten yapılmıştır. Küre biçimli topun ortasında yazı kuşağı ile alt ve üst boşluklarında destarlı Mevlevi Sikkesi yer almaktadır. Yazı kuşağında
“aynı Muhammed ile Ali dür Şems Mevlâna her zaman yarü hayalim gulhü had kul kerem ya Hazreti sultan Mevlâna meded” yazılıdır.
 
4. Pano Seramik.
Env. No. 3360. Yük. 43 cm. Cumhuriyet. 20. yy.
Sanatçısı ve Hattatı: Yusuf Coşkun Benefşe.
Seramikten yapılmış eserin üzerinde Halim Özyazıcı hattıyla istif edilmiş celf sülüs hatla "Ya Hazret-i Mevlâna Hak Dost" yazılıdır. Yazının üst boşluğunda gül motifi kenarlarında da çiçek ve kalp motifleri yer almaktadır.
5. Pirinç Taneleri
Env. No. 1555. 1972
Altı adet pirinç tanesinin üzerine Bismillahirrahmanirrahim, Allah, Lailaheillallah, Allah - Muhammed, Allah - Muhammed, Muhammed Rasulullah yazıları siyah mürekkeple Arapça olarak yazılmıştır.
 
6. Devekuşu yumurtası
Env. No. 2207. Yük. 14 cm. Osmanlı. 19.yy.
Deve Kuşu yumurtalarının yüksek kubbeli mekanlarda örümcek tutmasını önlediği kabul edilmektedir. Bazı örneklerde Devekuşu yumurtalarının üzerleri bitkisel bezeme yapılarak süslenmiştir. Ayrıca levha gibi üzerlerine yazı yazılmış devekuşu yumurtaları da bulunmaktadır.
7. DeveKuşu yumurtası
Env. No. 5162. Yük. 15 cm.
Devekuşu yumurtasının içi boşaltılmıştır. Üst kısmına zincir takılı olduğundan askı top gibi kullanıldığı düşünülmektedir.
 
TAŞ ESERLER
1. Askı Zincir
Mermer. Env.No. 550. Yük. 172 cm. Osmanlı. 17 yy.
Beyaz renkli mermerden yapılmış olan zincirin Konya Kalesi'nin kapılarının birisinde asılı olduğunu gösteren gravürler bulunmaktadır. Yekpare mermerden 5 halkalı zincire geçmeli olarak yapılmış olan kû'revi gövdesi ajur tekniğinde 5 köşeli yıldız motifleriyle bezenmiştir. Gövdenin iç kısmında spiral kıvrımlı bir küre daha yer almaktadır.
 
2. Askı Zincir
Mermer. Env. No. 551. Yük. 195 cm. Osmanlı. 16. yy.
550 envanter numaralı mermer kandile benzemekle birlikte daha ince mermerden yapılmıştır. Birbirine geçmeli parçalardan oluşan zincire bağlanmış olan kürevi gövdesi ajur tekniğinde 6 köşeli yıldız ve 5 genlerden oluşan geometrik süslemelere sahiptir. Gövdenin alt kısmında lotus çiçekli damla motifi yer almaktadır.
 
3. Mezar Taşı
Mermer. Env. No. 923. Beylikler. 1360.
Eflaki Dede'nin Türbesi, Mevlâna Müzesi'nin arka bahçesinde bulunmaktadır. Bu türbe bir süre Kadınhanlı Topbaş Dede'nin evi olarak kullanılmıştır. Burada bulunan mezar taşı Feridun Nafiz Uzluk tarafından 20 Nisan 1929 yılında müzeye getirilmiştir. Mermerden yapılmış olan mezar taşının ön yüzünde 6 satır halinde Celi sülüs hatla yazılmış olan kitabesinde:
"İntikâle min dâri'l-fenâi ilâ dâri'l-bekaî
Es-satru'l-kebîru ve'l-habru'l-habiyru feridu dehrinî
Vahidu asrihi el-merhum el-mağfur şeyh Eflakî
El 'arifi tegammedehu'l-lahu bi gufrânihi yevme'l-isneynî
Ahire Recep min seneti ihdâ ve sittine ve seb'a"
yazısı yer almaktadır.
Mezar taşının arka yüzünde bir kandil ile iki yanında şamdan motifi bulunmaktadır.
 
4- Mezar Taşı
Mermer. Yük. 162 cm. Osmanlı.1864.
Mermerden yapılmış olan mezar taşı pehlelidir. Baş taşında destarlı Mevlevi Sikkesi bulan mezar taşı Muhammed Fehmi Dede'ye aittir. Ayak taşında güneş ve servi etrafına dolanmış asma yaprakları motifi yer almaktadır.
 
5. Mezar Taşı
Yük.148 cm. Osmanlı.1874.
Pehleli olan mezar taşının baş taşında destarsız Mevlevi sikkesi bulunmaktadır. Ayak taşı saksıdan çıkan çiçek motifleriyle süslenmiştir. Celi taliyk hatla yazılmış kitabesinde şunlar yazılıdır:
"Hu
Türbe-i mukaddese-i Hazreti Mevlâna
Kuddise sirruhu-l esnâ türbedarlığı
Hidmeti celilesiyle haiz
Şerefti mesaadet eden dedegan-ı
Zevi'l ihtiramdan el-merhum
El- Mevlevi Güzelhisarı Osman
Dede gafere-llahu lehu ve nevvere
Kabrehu ruhiçün
El Fatiha sene 1291 fi Ramazan"
 
6. Mezar Taşı.
Mermer. Yük. 159 cm. Osmanlı. 1864.
Şerife Hatice Hanım'ın Mezar Taşı - Mezar Taşı. Mermer. Yük. 146 cm.
Osmanlı. 1861. Kadın Efendi'nin mezar taşı. Mevlevi Dergahı Postnişinlerinden Said Hemdem Çelebi'nin annesi Şerife Hatice Hanımın mezar taşıdır. Baş taşı alev dilimi yapraklarla taçlandırılmış olup ortasında vazo üzerinde gül motiflerinden oluşan gülce motifi yer almaktadır. Hanım mezar taşlarına sikke yapılmadığı için bu mezar taşında Mevlevi Sikkesi kolye biçiminde arma olarak kitabenin üzerine yerleştirilmiştir.
 
Sait Hemdem Çelebi'nin hanımı Kadın Efendi'nin mezar taşıdır. Baş taşının alınlığının ortasında ve kenarlarınragül motifleri bulunmaktadır.
Gül Tasavvufta Hz. Peygamberin sembolüdür.
 
7. Kitabe
Mermer. Env. No. 1160. Osmanlı. 1789.
Yusuf Ağa Medresesi'nin Kitabesi.
Konya'da yıkılmış olan tarihi eserlerin kitabelerin bir kısmı müzede koruma altına alınmıştır. Mermer kitabe üzerinde iki satır Celî sülüs hatla "Sahibül hayrat vel hasanat Yusuf Ağa kethüdai Hazret valde Sultan fi sene 1212" yazısı yer almaktadır.
 
8.Tuğra
Mermer. Env. No. 983. Osmanlı. 19. yy.
Mevlana Dergâhı’na Osmanlı Padişahları tarafından büyük ilaveler ve onarımlar yaptırılmıştır. II. Mahmud'a ait olan bu kitabe türbe giriş kapısı üzerinde yer almakta iken 1928 yılında yerinden kaldırılarak müze deposuna konmuştur.
 
9- Tuğra
Mermer. Env. No. 982. Osmanlı. 19. yy.
Osmanlı Padişahı II. Mahmud'a ait olan tuğra, türbenin giriş kapısı üzerinde yer alan diğer tuğra ile birlikte yerinden kaldırılarak depoya konmuştur. İri yaprak motifleriyle taçlandırılmış olan kitabe kırmızı boyalıdır. Tuğra oyularak yapılmıştır.
 
 
10.Hamail
Akik Taşı. Env. No. 1485. 4 x 3.4 cm. Osmanlı.
Altın çerçeve içine alınmış akik taşının kenarını Ayet-el-kürsî ve kelime-i tevhid yazılı bordür çevrelemektedir. Bordürün çevrelediği alanda Arapça Allah'ın 99 ismi yer almaktadır.
 
 
11. Akik Yüzük Taşı
Env. No. 1156. 1.7 x 1.3 cm. Osmanlı.
Oval biçimli yüzük taşı kahverengi akik taşından yapılmıştır. Taşın arkasında bulunan "şemse" motifi ile kenarında iki satır halinde kazıma tekniğinde yazılmış Ayet-el-kürsî yazısı vardır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
12.Oval Biçimli Taş
Boy. 160 cm. Yük. 60 cm. 1973.
Alman sanatçı Wolfgang Laib tarafından yapılmıştır. 1973 yılında Müze Müdürü Vahit Mescioğlu'na başvurarak Mevlâna Müzesi'ne mermer bir heykel yapmak istediğini bildiren sanatçıya Konya'dan mermer temin edilmiştir. İki aylık bir çalışma sonucunda yumurta biçimindeki bu mermer heykeli yapmıştır. Müzenin dışında bir yere konan heykel zaman içerisinde ziyaretçiler tarafından gökten düştüğü ve hastalıklara iyi geldiği söylentisine yol açtığından 1983 yılında müze bahçesi içerisine kaldırılmıştır.
       
 
TEKSTİL ÜRÜNLERİ
Mevlevî Dergâhına yüzyıllar boyu devlet adamları ve zenginler tarafından bağışlar yapılmıştır. Bunların arasında halılar ve kumaşlar dikkat çekicidir. Dergâhtan kalan Mevlevî kıyafetlerinin Hazret-i Mevlâna'ya ait sikke, cübbe, hırka gibi elbiseler olduğu, müze envanter kayıtlarından anlaşılmaktadır. Bu eserleri tanıtırken, envanter kayıtlarında Hazret-i Mevlâna'ya ait olan kıyafetlerin tamamına yer vermeyi uygun bulduk.
 
1. Sikke
Yün. Env. No. 687. Yük. 29 cm. Hz. Mevlâna'ya ait.
Beyaz yünden yapılmıştır. Sikke üzerinde güve yenikleri bulunmaktadır.
 
2. Arakiye
Yün. Env. No. 686. Yük. 20 cm. Hz. Mevlâna'ya ait.
Mevlevilerin geceleri giydikleri başlıktır. Beyaz yünden yapılmıştır. Boyu sikkeye göre daha kısadır.
 
3. Cübbe
Atlas. Env. No. 689. Uzunluk. 140 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen cübbe, yeşil atlas kumaştan dikilmiştir. Düz yakalı, önü yırtmaçlıdır. Bel hizasına kadar kaytanlı düğmeleri bulunmaktadır. Cübbenin ön tarafı çok yıpranmıştır.
 
4. Hırka
Kumaş. Env. No. 690. Uzunluk. 150. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen hırka gri renkli gezi cinsi kumaştandır. Hırka astarı ile kumaş arasına pamuk konularak el dikişiyle dikilmiştir. Uzun yakalı ve önü yırtmaçlıdır.
 
5- Entari
Kumaş. Env. No. 692. Uzunluk. 132 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen Entari gri renkli alaca cinsi kumaştan dikilmiştir. Yakalı ve önü yırtmaçlıdır.
 
6. Entari
6.Entari. Kumaş. Env. No. 693. Uzunluk. 128cm. Selçuklu. 13. yy. Hz. Mevlâna'ya atfedilen entari, gri renkli atlas kumaştan dikilmiştir. Geniş yakalı ve önü yırtmaçlıdır.
 
7.  Cübbe
Kumaş. Env. No. 694. Uzunluk.139 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen cübbe mavi renkli gezi cinsi kumaştan yapılmıştır. Geniş yakalı olan cübbenin önü yırtmaçlıdır.
 
8. Hırka
Kumaş. Env. No. 695. Uzunluk.117 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hazreti Mevlâna'ya atfedilin hırka, mavi renkli pamuklu alaca cinsi kumaştan dikilmiştir. Yakalı ve önü yırtmaçlı olan hırka çok yıpranmış durumdadır.
 
9. Hırka
Kumaş. Env. No. 696. Uzunluk. 108 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen hırka, mavi renkli boyuna yollu alaca cinsi kumaştan dikilmiştir. Önü yırtmaçlı olan hırka çok yıpranmış durumdadır.
 
10. Hırka
Kumaş. Env. No. 697. Uzunluk. 127 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen hırka, mavi renkli alaca cinsi kumaştan dikilmiştir. Geniş yakalı ve önü yırtmaçlıdır. Astar ile kumaş arasına pamuk bulunmaktadır.
 
11.Entari
Kumaş. Env. No. 698. Uzunluk. 129 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen entari, mavi renkli alaca cinsi kumaştan dikilmiştir. Çok yıpranmış olan entarinin eksik yerleri bulunmaktadır.
 
12. Hırka
Kumaş. Env. No. 699. Uzunluk. 120 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen hırka, alaca cinsi kumaştan dikilmiştir. Yakalı ve önü yırtmaçlıdır.
 
13- Entari
Kumaş. Env. No. 700. Uzunluk. 135 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen entari, mavi renkli alaca kumaştan dikilmiştir. Yakasız ve önü yırtmaçlıdır.
 
14. Cübbe
Kumaş. Env. No. 701. Uzunluk. 150 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen cübbe, krem renkli gezi cinsi kumaştan dikilmiştir. Mermer desenli olan elbise yırtmaçlıdır.
 
15.  Hırka
Kumaş. Env. No. 703. Uzunluk. 154 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen hırka, mavi renkli atlas kumaştan dikilmiştir. Yırtmaçlı olan elbisenin kolları uzun ve dar biçimlidir.
 
16. Omuzluk
Env. No. 704. uzunluk. 100 cm. Selçuklu. 13. yy.
Hz. Mevlâna'ya atfedilen omuzluk, yeşil renkli canfes kumaştan dikilmiştir. Kenarlarında aplike edilmiş sim sırmalı bezeme yer almaktadır.
 
17. Cübbe
Kumaş. Env. No. 705. Uzunluk. 138 cm. Selçuklu. 14.yy.
Envanter kayıtlarında Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled'e ait olduğu yazılıdır. Cübbe, kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmıştır. Kumaş üzerinde iri gül motifleri yer almaktadır. Geniş yakalı ve önü yırtmaçlıdır.
 
18. Cepken
Kumaş. Env. No. 706. Uzunluk. 62 cm. Selçuklu. 14. yy.
Sultan Veled'e ait gömlek, pamuklu kumaştan dikilmiştir. Gömleğin ön yüzlerinde güneş ve nalın-ı şerif motifleri bulunmaktadır. Gömlek üzerinde Fetih suresi, Kelime-i Tevhid ve tılsımlı yazılar yer almaktadır. Osmanlı sultanlarının da buna benzer gömlekleri bulunmaktadır.
 
19. Serpuş
Keçe. Env. No. 707. Yük. 49 cm. Selçuklu. 13. yy.
Şemsi Tebrizî’ye aittir. İki yönlü başlık keçe üzerine kumaş kaplanmıştır. Kumaşın üzerinde kahverengi iplikle işlenmiş Kelime-i Tevhid ve Allah yazıları yer almaktadır.
 
20. Puşide
Deri - Atlas. Env. No. 637. 630 x 396 cm. Osmanlı.1894.
Hattatı: Hasan Sırrıdır. Sultan II. Abdülhamid yaptırmıştır. Hazret-i Mevlâna ile oğlu Sultan Veled'in sandukaları üzerinde örtülüdür. Deri üzerine atlas kumaştan yapılmıştır. Puşidenin üzerinde sim sırma ile yazılmış Ayet-el Kürsi, Esmâ-ı Nebi, Lafza-i Celâl ve Fatiha süresi yer almaktadır.
 
21. Puşide Levhası
Atlas. Env. No. 636. 175 x 105 cm. Osmanlı. 1790.
Osmanlı Padişahı III. Selim tarafından yaptırılmıştır. Yeşil renkli atlas kumaştan yapılmış olan örtünün üzerinde sim sırmalı yazı kuşakları ile kıvrım dallı bitkisel bezemeler bulunmaktadır.
 
22. Puşide Levhası
Atlas. Env.No. 638. 278 x 122 cm. Osmanlı. 19. yy.
Siyah atlas kumaştan sanduka levhası olarak yapılmıştır. Basık ke­mer alınlıklı puşide üzerinde sim sırma ile yazılmış Ayete'l-Kürsi yazısı ile sehpa üzerinde işlenmiş destarlı Mevlevi sikkesi yer almaktadır.
 
23. Puşide Levhası
Atlas. Env. No. 639.102x 38 cm. Osmanlı. 19. yy.
Siyah renkli atlas kumaştan yapılmıştır. Kenarı sim sırmalı bitkisel bordürle çevrili olan levhanın ortasında sim sırma ile yazılmış " Sadakkahu Mevlâna el azim" yazısı yer almaktadır.
 
24. Seccade
Atlas. Env. No. 685.165 x 113 cm. Osmanlı. 16. yy.
Krem ve kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmıştır. Üç kemerli mihrap nişli seccadenin kırmızı zeminli bordum, stilize edilmiş karanfil ve lale motifleriyle orta kısımda mihrap nişi ve bitkisel bezemelerle süslenmiştir.
 
25. Perde
Çuha. Env. No. 648. 230 x 175 cm. Osmanlı. 1888.
Selanik Mevlevihanesinden Mevlâna dergâhına hediye olarak gönderilmiştir. Mavi zeminli kumaş üzerine aplik edilmiş gül ve çiçek motifli bezemeler bulunmaktadır. Alınlığında yer alan kitabesinde;
"Sarıl durma aya perde-i ası hünkar olan derde
Yüz sür dembedem yerne niyaz id bakma bir ferde
Selanik Mevlevihanesi hadimi Derviş Ali Eşrefin
Bu babda bir hidmed muranesidir. Sene 1303" yazılıdır.
 
26. Perde
Çuha. Env. No. 649. 217 x 155 cm. Osmanlı. 19. yy.
Yeşil renkli kumaştan yapılmıştır. Üzerinde aplike edilmiş stilize bitkisel bezemeler ile alınlıkta "Ya Hazret-i Mevlâna dost kuddise sırreh" yazısı yer almaktadır.
 
27. Keçe Seccade
Env. No. 646. 195 x 112 cm. Osmanlı. 1887.
Keçe seccade üzerinde, klaptanla işlenmiş Bursa Ulu Camii tasviri yer almaktadır. Alınlığında "Sene 1305 Bursa Cami-i Kebir resmidir" yazısı vardır.
 
28. Keçe Seccade
Env. No. 2191. 162 x 96 cm. Osmanlı. 19.yy.
Keçe seccadenin kenarı ve alınlık kısmı sarı renkli sim sırma ile kıvrım dallı bitkisel süslemelerle bezenmiştir. Keçenin dört yanı sırma saçaklıdır.
 
29. Halı Seccade
İpek. Env. No. 766. 175 x 111 cm Osmanlı 16. yy.
İpik iplikli, İran düğümlü halının orta zemininde kabe tasvirli mihrap yer almaktadır. Halı üç ana bordürle çevrilidir. Halının geniş bordüründe klaptan işlemeli kitabeler bulunmaktadır.
 
30. Halı Seccade
Yün. Env. No. 767. 180 x 116 cm. Osmanlı 16. yy.
Saray işi halı seccade kırmızı, yeşil, mavi, beyaz ve siyah renkli iplikler kullanılarak dokunmuştur. Ana bordüründe sülüs hatla yazılmış ayet kuşağı yer almaktadır. Halı seccadenin ortasında insan silueti yer almaktadır.
 
31.Halı Seccade
Yün. Env. No.801.164 x 118cm. Gördes. Osmanlı.16.yy.
Gördes halı seccade yün iplikle dokunmuştur. Stilize edilmiş gül ve bitkisel bezemeli halının etrafı 7 bordürle çevrilidir.
 
32. Halı Seccade
Yün. Env. No. 805.156 x 110 cm. Gördes. Osmanlı. 17. yy.
Yeşil renkli mihrap nişi bulunan seccade 11 bordürle çevrilidir. Stilize edilmiş bitkisel motiflerle bezenmiştir.
 
33. Halı Seccade
Yün. Env. No. 826. 160 x 123 cm. Kırşehir Osmanlı. 18.yy.
Yeşil renkli mihrap nişi bulunan halı seccade 11 bordürle çevrilidir. Stilize edilmiş bitkisel motiflerle bezenmiştir.
 
34. Halı Seccade
İpek. Env.No.1328.184 x 128 cm. Sivas. Osmanlı. 18. yy.
Saraş işi halı seccadenin lacivert zeminli ikili mihrap nişinde kandil asılıdır. Seccade 5 bordürle çevrilidir.
 
35- Halı Seccade
Yün. Env. No. 2045. 105 x 154 cm. Karaman. 19.yy.
Kırmızı renkli halı seccadenin ortasında sivri kemer alınlıtlı mihrap nişi bulunmaktadır. Halı bitkisel motifli dört ana bordürle çevrelenmiştir.
 
36. Halı Seccade
Yün. Env. No. 819.168 x 112 cm. Gördes. Osmanlı. 18.yy.
Halı seccade kerem renkle zemine sahiptir. Mihrap nişi iki yönlü olup mavi zeminlidir. Seccade 9 ince bordürle çevrilidir.
 
37- Halı Seccade
Yün. Env. No. 5881. 198 x 112 cm. Kırşehir. Osmanlı. 19.yy.
Kırmızı renkli halı seccadenin alınlığında kandil motifi bulunmaktadır. Halı stilize edilmiş çiçek ve ağaç motifleriyle bezenmiştir.
 
38. Çatma
İpek. Env. No. 598.153 x 124 cm. Osmanlı 16.yy.
İki parça çatma kumaş yan yana dikilidir. Oval biçimli madalyonların iç kısmı stilize edilmiş karanfil motifleriyle süslüdür. İpek ve klaptan iplik kullanılmıştır.
 
 
39- Çatma
İpek. Env. No. 616. 63 x 300 cm. Osmanlı. 16 yy.
Kırmızı zeminli çatma kumaş, stilize edilmiş Ay ve Güneş motiflidir. İpek ve klaptan iplikle dokunmuştur.
 
40. Kemha
İpek. Env.No. 622. 132 x 118 cm. Osmanlı. 16.yy.
İki parça kemha kumaş yan yana dikilmiştir. Yeşil renkli olan kumaş stilize edilmiş nar motifleriyle bezenmiştir.
 
41- Şal
Yün. Env. No. 595. Osmanlı. 19. yy.
Kırmızı, beyaz, lacivert renklerle yollu olarak dokunmuştur. Şal bitkisel motiflerle bezenmiştir.
 
42. Yorgan
Kadife. Env. No. 1904. 160 x 200 cm. Osmanlı. 19.yy.
Mor renkli kadife üzerine sim sırma işlemelidir. Stilize edilmiş hayat ağacı motifinin dalları üzerinde 13 adet kuş figürü bulunmaktadır.
 
 
 
 
43- Puşide Levha
Env. No. 1460. 81 x 64 cm. Osmanlı. 19.yy.
İki parçalı levha deri üzerine siyah atlas kumaş kaplanarak yapılmıştır. Dairevi madalyon içerisinde sülüs hatla yazılmış klaptan işlemeli Besmele ve ayet kuşağı yer almaktadır. Yazılı madalyonun dört kenarı stilize edilmiş kıvrımlı dallarla bezenmiştir.
 
 
44. Entari
Sevai. Env. No. 1313. Boy. 180.cm.0smanlı. 19.yy.
Uzun kollu, düz yakalı elbise dört yollu sevai kumaştan dikilmiştir. Elbisenin etek kısmı iki yandan yırtmaçlıdır.
 
45- Sancak
Kumaş.Env.No. 3862.200 x 253 cm. Osmanlı. 1895.
Mavi, pembe, yeşil, kırmızı, sarı renkli atlas kumaştan yapılmıştır. Dört kenarı sırmalıdır. Dört köşesinde Ay, Yıldız motifleri bulunmaktadır.
Yatay olarak üç bölüme ayrılmış olan sancağın yukarı kısmında Bismillahirrahmanirrahim nasrun minallahi ve fethün gariyp ve beşşiril müminin Lailaheillallah Muhammed Resulallah, Maşaallah, orta bordürde İnna fetehna leke fethanmübiyna nasrun minallahi ve fethun gariyp. Padişahım çok yaşa, alt bordürde Alay 72, taburu 2, İzmir vilayeti celilesine merbut Manisa ve Menemen taburunda 313 nolu kur'a efradının sancağı şerifi olup, Manisa sancağının Ulu camii şerifinde İshak çelebi vakfıdır. Sene 1313 yazıları yer almaktadır. Sancağın arka yüzü de ön yüzü gibidir.
 
46. Sancak
Kumaş. Env.No. 3863. 150 x 160 cm. Osmanlı.
Kırmızı ve krem renkli atlas kumaştan yapılmıştır. 3 kenarı püsküllü harçla çevrilidir. Bir yüzünde ay, yıldız motifi diğer yüzünde aplike edilmiş "Bismillahirrahmanirrahim la ilahe illallah Muhammed resulullah inna fetehna leke fethan mübiyna ve yensuru'llahi narsan aziza, Padişahım çok yaşa, Alay 38. - Girit Resmi" yazısı yer almaktadır.
 
47- Sancak
Kumaş. Env.No. 3864.120 x 180 cm. Osmanlı. 19. yy.
Krem renkli kumaştan yapılmıştır. Üst ve alt kenarı sırma saçaklıdır. Orta bordürde ay yıldız motifi ile Fetih sûresi nakşedilmiştir.
 
 
48. Sancak
Kumaş. Env. No. 3865.150 x 155 cm. Osmanlı. 19.yy.
Kırmızı, beyaz, krem ve yeşil renkli goblen kumaştan yapılmıştır. Üç kenarı püskülle çevrilidir. Dört kenarında ay yıldız motifi yer almaktadır. Üç yatay bölüme ayrılmıştır. Birinci kısımda "Mevlâna Sultan Vilayeti Konya", İkinci kısımda "Lailahe illallah Hak muhammed Resulullah Ya Ebubekir, Ya Ömer, Ya Osman, Ya Ali, maşaallah" yazılıdır. Zülfikar ve Pence-i ali aba motiflerinin üzerinde de Fetih sûresi yer almaktadır.
 
49- Sancak
Kumaş. Env. No. 3883. 125 x 163 cm. Osmanlı. 1896.
Kırmızı atlas kumaştan yapılmıştır. Üç kenarı sırma harçla çevrilidir. Dört köşesinde sim sırmalı Ay Yıldız motifi bulunmaktadır. Sancağın ortasında El gazi Abdülhamid bin Abdülmecid Han el muzaffer daiman yazısıyla, Tuğra ve Osmanlı Devletinin arması yer almaktadır. Armanın kenarlarında "El cennetti tahtı zilalü's-suyuf, Taşlıca mamulatı, Hayri Hüseyin. Nizamiye yetmişinci alayın dördüncü taburu kar'ası seni 1312 rumi, Konya Vilayeti Bozkır Kasabası Belviran Nahiyesindeki Ak Türbe'ye vakıftır" yazıları ile Fetih sûresi bulunmaktadır.
 
 
 
 
 
"MEVLEVÎHÂNELER"
 
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2897 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın