• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google+/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Çanakkale Asoss Truva Ayvalık Bergama

 

Değerli Gezi Severler;
Bugün yine çok özel bir programdan bahsedeceğiz.Kısaca biz rehberlerin Kuzey Ege Programı adını verdiği bu programın şablonunu aşşağıda paylaştık.Gezimize Ankaradan yola çıkıyorsanız ilk durağımız Çanakkale olacak şekilde ayarlanır ise sabah erken saatlerde Gelibolu yarımadasına varırsınız.İsterseniz önce genel  programımızı burada verelim daha sonra da basamak basamak programımızı sizlere tanıtmaya çalışalım.

İşte 2 gece 3 günlük programımız.

1.GÜN: Akşam saat 22.00 de ……önünde buluşma ve hareket. Ankara- İstanbul - Tekirdağ - Gelibolu güzergahını izliyoruz.


2.GÜN: GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI, ÇANAKKALE

Sabah saatlerinde Gelibolu yakınlarında alınacak kahvaltı sonrası Çanakkale Savaşları'nın geçtiği Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkında; Anzak Koyu, Arıburun Mezarlığı, Kanlısırt, 57.Alay Şehitliği, Conkbayırı, Seyit Onbaşı Anıtı, Seddülbahir Tabyası, Ezineli Yahya Çavuş Anıtı, Morto Koyu, Fransız Mezarlığı, Kilitbahir ve Çanakkale Şehitleri Abidesi'nin görülmesi. Daha sonra Eceabat'tan arabalı vapur ile Çanakkale'ye geçiş. Otelimize yerleşme ve dinlenme. Akşam yemeğinden sonra Çanakkale'de yürüyerek Aynalı Çarşı'yı geziyoruz. Akşam yemeği ve konaklama Çanakkale’deki otelimizde.

3.GÜN: TRUVA, ASSOS, AYVALIK, CUNDA ADASI, ŞEYTAN SOFRASI, BERGAMA

Kahvaltı sonrası UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRAS listesinde yer alan Troia (Truva) Tarihi Milli Parkı'na gidiyoruz. Tarihte doğu ile batı arasında yapılan ilk savaşa sahne olan Truva dokuz kez yakılıp yıkılmış ve aynı yerde yeniden inşa edilmiştir. Truva'da efsaneye uygun olarak  yapılan tahta at, eğimli ve iç içe geçmiş surları, surların ara kapılarını, rampalı kapılarını, sunak, hamam, kanalizasyon ve odeonunu gezdikten sonra Assos'a gidiyoruz.
Assos gezimizde ilk olarak Antik Liman'ı geziyoruz. Taş binaların köy boyunca sıralandığı Antik Liman'ı gezip fotoğraf çekiyoruz. Daha sonra dar sokakları ve sıcak atmosferiyle keyifli bir ortama sahip olan Behramkale Köyü'nü gezip Athena Tapınağı'na çıkıyoruz. Burada rehberimizden Assos tarihi hakkında bilgi alıp manzara seyri yaptıktan sonra Küçükkuyu'ya hareket. Öğle yemeği molamızın ardından Adatepe Köyü'ne çıkıyoruz. Kaz Dağları eteğinde kurulmuş olan köy otantik dokusuyla ilginiz çekecektir. Dileyenler köy meydanında bulunan kahvede çay-kahve içebilir, dileyenler de köyün eski sokaklarını gezip bol bol fotoğraf çekebilirler.

Daha sonra Ayvalık'a doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız Cunda Adası.Adı Ayvalık’la bütünleşmiş bu adayı Rumlar Nesos diye adlandırmışlar. Adanın tarihine ışık tutan önemli yapıtlardan kilise ve manastırlar ile Rum evleri ilginizi çekecektir. Cunda’yı gezerken Taş Kahve’de çay içmeyi ihmal etmiyoruz. Aracımızla Ayvalık'a dönüp eski sokakları gezmeye başlıyoruz. Ayvalık demek eski ve dar sokaklar, eski taş evler demek. Camiye çevrilmiş kiliseler ilginizi  çekecektir. Fotoğraf makinenizi yanınıza almayı sakın ihmal etmeyin. Geziyi yürüyerek yapacağımızdan rahat bir ayakkabı giymenizi öneriyoruz. Şimdi sırada Şeytan Sofrası var. Tepeden görüntü gerçekten muhteşem. Görüntü seyredip Şaytan'nın ayak izini gördükten sonra Bargama'ya doğru yola çıkıyoruz. Akşam yemeği ve konaklama Bergama'daki otelimizde.

4.GÜN: BERGAMA, KIZILAVLU, ASKLEPION, AKROPOL, ANKARA

Kahvaltı sonrası Bergama'da; Kızılavlu, Asklepion ve Akropol gezisi.

İlk çağda muhteşem abideleriyle büyük bir şehir ve aynı adı taşıyan krallığın merkezi olmasının yanı sıra Ortaçağın önemli stratejik mevkii, Karesioğullarının merkezi ve son olarak Osmanlı İmparatorluğunun önemli merkezlerinden biridir Bergama.

Kesin kuruluş tarihi bilinmeyen kentte yapılan arkeolojik kazılardan elde edilen bilgilere göre M.Ö.7. yüzyıllarda sur duvarlarının inşa edildiği saptanmış olup, bu yıllarda kentleşmenin başladığı anlaşılmaktadır. Bergama, Pers, Büyük İskender, Frigya, Trakya Krallığı, Selevkos Krallığı, Roma ve Bizans dönemlerini görmüştür.

1302 yılında Bizans hakimiyeti ortadan kalkan şehirde Karesioğulları Beyliği idareyi ele almış, 1341 yılından hemen sonra ise Bergama Osmanlılar tarafından alınmıştır.

Gezilerimizin tamamlanmasından sonra dönüş yolculuğu.(Bergama-Kınık-Soma-Kırkağaç-Akhisar-Gölmarmara-(Akhisar Salihli Yolu)-Kula(İzmir –Kula Yolu)-Banaz-Dumlupınar- Afyon-iscehisar-Bayat-(Sivrihisar- Akşam saat 23.00 sularında Ankara'ya varış.

 



Evet yukarda genel hatlarını verdiğimiz bu program için ilk durağımız olan Tarihi Yarım Adadan başlayarak gezmizi başlatıyoruz.Program boyunca görülmesi önemli bulunan gezi rotalarını sizlere buradan sıraladık.Fakat unutmayınız ki bu programda her noktayı görme fırsatımız olmayacağından yanlızca vaktimiz yettiği kadarını burda gezebileceğimizi belirtmek istiyoruz.
Kahramanlık Destanlarının yazıldığı, tarihi ve turistik güzellikleriyle bizleri cezbeden bu rotamız Tarihi Yarım Adalar içinde bizi en çok ilgilendiren ve seyahat planlarımızda mutlaka yer ayırdığımız Gelibolu Yarımadasıdır.İsterseniz önce bu yarımadayı  nasıl gezeceğimizi hem sıraya koyarak hem de kısaca açıklayarak ifade etmeye çalışalım:
 
1-   Çimenlik Kalesi
2-   Çamburnu Kalesi (Milli Park Merkezi)
3-   Değirmen Burnu Tabyası
4-   Dur Yolcu yazı
5-   Kilitbahir Kalesi
6 -  Damat İbrahim Paşa Çeşmesi 
7-   Kilitbahir Cahidi Sultan Camii
8-   Namazgah Tabyası
9-   Rumeli Hamidiye Tabyası
10- Rumeli Mecidiye Tabyası
11- Seyit Onbaşı Anıtı ve R.Mecidiye Şehitliği
12- Feyzullah Efendi Mezarı
13- Havuzlar Şehitliği Anıtı
14- Soğanlıdere Eski Şehitlik
15- Soğanlıdere Hastane Şehitliği
16- Şahindere Sargı Yeri ve Teğmen
      Mustafa Efendi Mezarı
17- Son Ok Anıtı
18- Zığındere Sargı Yeri Şehitliği
19- Nuri Yamut Anıtı
20- Yarbay Hasan Bey Anıtı
22- Seddülbahir Harun Çeşmesi
23- Kanlı Çeşme
24- Seddülbahir Kalesi
25- İlk Şehitler Anıtı
26- Ertuğrul Tabya
27- Yahya Çavuş Şehitliği Anıtı
28- Helles Anıtı
29- Gözetleme Tepe Şehitlik Anıtı
30- Kabatepe Tanıtma Merkezi
31- Anzak Koyu ve Tören Alanı
32- Mehmetçiğe Saygı Anıtı.1992
33- Karayörükdere Şehitliği
34- Kanlısırt Kitabesi
35- Kırmızı Sırt Siperleri (Lağım ağzı)
36- Lone Pine
37- Yarbay Hüseyin Avni Şehitliği
38- Çataldere Şehitliği ve Anıtı
39- Bomba Sırtı Yüzbaşı Mehmet Şehitliği
40- Elliyedinci Alay Şehitliği
41- Kesikdere Şehitliği
42- Mehmet Çavuş Anıtı (Cesarettepe)
43- Arıburnu Yarları
44- Mesudiye Topu
45- Düztepe Siperleri
46- Conkbayırı Mehmetçik Parkı Yazıtları
47- Conkbayırı Yeni Zellanda Anıtı ve Mezarlığı
48- Conkbayırı Atatürk Anıtı
49- Conkbayırı Üsteğmen Nazif Çakmak Şehitliği-Anıtı
50- Conkbayırı Atatürk'ün Saatinin Parçalandığı Yer (Şiiri mutlak oku)
51- Conkbayırı Atatürk'ün Savaş Gözetleme Yeri
52- Kemal Yeri Anıtı
53- Kocadere Hastane Şehitliği
54- Bigalı Köyü Atatürk Evi
55- Büyük Anafarta Köyü Özay Gündoğan Müzesi
56- Büyük Anafarta Köyü Yarbay Halit ve Yarbay Ziya Şehitliği
57- Büyük Anafarta Köyü Üsteğmen Halit-Asteğmen Rıza
58- Üsteğmen Hasan Tahsin ve Alay Müftüsü Şehitliği
59- Yusufçuk Tepe Kitabesi
60- Kireçtepe Jandarma Şehitliği,Anıtı ve Kitabesi
          1- ÇİMENLİK KALESİ
 
 
          Çimenlik Kalesi,Kilitbahir Kalesiyle birlikte boğazın en dar yerine (1253 mt.)1461-1462 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.Kalelerin inşa işlerini Gazi Yakup Bey yürütmüştür. Muhtemelen kalelerden artan malzeme ile de Lapseki-Çardak’taki Gazi Yakup Bey Külliyesini yaptırmıştır.Sahil tarafına Sultan Abdülaziz tarafından Aziziye Tabyası eklenmiştir.
         (Kal’a-i Sultaniye) Çimenlik ve Kilitbahir kaleleri plan bakımından alışılmış şehir surları ve iç kale düzenine sahip kalelerden farklıdır.Daha çok belli bir mevkiyi savunmak için tasarlanmış,özel planlara sahip tümüyle askeri amaçlı yapılardır.1551 yılında Kanuni Sultan Süleyman (Evliya Çelebi 1551’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından onartıldığını yazmaktadır. Seyehatname İstanbul 1315 ve 303),1570-71 yıllarında da II.Selim tarafından tamir ettirilmiştir
          2- ECEABAT ÇAMBURNU KALESİ
 
          Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Yönetim Merkezi bu kalenin içinde yer almakta. Kalenin yapımına 1807 tarihinde padişah III.Selim zamanında başlanmış,1820 tarihinde padişah II.Mahmut döneminde bitirilmiştir.19 Şubat 1807 tarihinde donanmasıyla Çanakkale Boğazını geçen İngiliz Amirali Duekworth’ın, on gün boyunca İstanbul’u kuşatıp başarılı olamayınca geri döndüğünde, Çanakkale Boğazından çıkarken iki İngiliz kalyonu Çamburnu Kalesindeki toplarla batırılmıştır. Yüzyıllarca İngiliz donanmasının en çok kin duyduğu kale olmuştur.İngilizler I.Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde yapılan Mondros ateş-kes antlaşmasına dayanarak 09 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazını işgal etmişlerdir.Bu işgal sırasında 1807 yılının intikamını tek Çamburnu Kalesi’nin Kitabesini söküp götürerek almışlardır.
  
          3- DEĞİRMEN BURNU TABYASI
 
          Eceabat-Kilitbahir Köyü arasındadır.1894 yılında bizzat Sultan II.Abdülhamit’in emri ile yaptırılmıştır.Rumeli Mecidiye, Rumeli Hamidiye ve Namazgah Tabyalarıyla birlikte boğazın savunmasını güçlendirmiştir. Yedi adet boneti bulunan tabyada, Alman Krupp marka çakma toplar kullanılmıştır. Halen Deniz Kuvvetlerimiz tarafından kullanılmaktadır.
         4- “DUR YOLCU” YAZISI
         
         Çanakkale ile özdeşleşen “Dur Yolcu” yazısı 29 Ekim 1960 tarihinde, yazının sahil tarafındaki Değirmen Burnu Tabyası’ndaki askeri garnizonun komutanı Albay Turan Şekip Pınar tarafından Çanakkaleli Asteğmen Seyran Çebi görevlendirilmiş ve bu yazı Sayın Seyran Çebi tarafından yapılmıştır. Burada Şair Necmettin Halil Onan’ın Çakıl Taşları şiir kitabında yer alan “Bir Yolcuya” şiirinin ilk mısrası yazılıdır.
          5- KİLİTBAHİR KALESİ
 
          Boğazın Avrupa yakasına 1462-1463 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Kalenin inşaasını Gazi Yakup Bey yürütmüştür. Kilitbahir Kalesine 1541-42 yıllarında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Sarı Kale (Kule) eklenmiştir. 1893-1894 yıllarında onarım görmüştür.
          6- KİLİTBAHİR DAMAT İBRAHİM PAŞA ÇEŞMESİ
 
          Padişah III.Ahmed’in damadı Nevşehirli İbrahim Paşa, III.Ahmed’in emirleriyle Kilitbahir Köyünün yüksekçe bir yerine yaptırmıştır. Yeri şimdiki Kilitbahir muhtarlığının önüdür.
         
          7- KİLİTBAHİR CAHİDİ SULTAN CAMİİ
 
          Cahidi Cami’nin mimari bir özelliği yoktur. Basit kubbelidir. Akustik bir yapıya sahiptir. Yapılış tarihi kesin belli değildir. Cami’de I.Dünya savaşına kadar ibadet yapılmış, savaş sonrası buraya uğrayan pek olmamıştır. Bu yüzden cami harap hale gelmiştir. Bu bakımsızlık ve ibadete kapalı durumu devam ederken Kilitbahir köyündeki 9.Piyade alay komutanı Albay Mehmet Nuri Tokaç’ın müsaade ve emirleri üzerine,muhabere takım komutanı Teğmen Muzaffer Sağesen; 250 askeri ile 25-30 gün çalışarak cami ve türbeyi temizleyip ibadet ve ziyarete açmıştır. Zamanın teğmeni Muzaffer Bey, albay olduktan sonra emekli olmuş, İzmir-Karşıyaka’ya yerleşmiştir.
         Cahidi Cami ve türbesinin bahçesinde Cahidi’nin eşi Kerime Hatun, Mustafa Paşa’nın kızı Atiyye Hanım, alay katibi Tevfik Efendinin annesi Ayşe Hanım, 16 yaşında veremden ölen Cevat Paşa’nın kızı Bedile Hanım’ın ve başka kişilere ait mezarlar ve bu mezarların mezar taşlarında ise kitabeleri vardır.
        
           8- NAMAZGAH TABYASI
 
          Çanakkale Boğazı’nın en büyük tabyasıdır. 1861-1876 yıllarında Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır.1915 Çanakkale Boğaz Savaşına bu tabyamız, 2 adet 28 cm, 11 adet 24 cm. , 3 adet 21 cm. çapında toplam 16 adet top ile katılmıştır. Bu tabyamızın içinde 14 tane cephanelik boneti bulunmaktadır.
          9- RUMELİ HAMİDİYE TABYASI
 
          Bu tabyamız 1896 yılında Sultan II.Abdülhamit tarafından topçu birliği için inşa ettirilmiş, 1915 Çanakkale Boğaz Savaşına 35 cm. çapında iki adet çakma top ile katılmıştır. 3 tane cephanelik boneti bulunmaktadır.
          10- RUMELİ MECİDİYE TABYASI
 
          1892 Tarihinde II.Abdülhamit devrinde Asaf Paşa tarafından yaptırılmıştır. 8 adet cephanelik boneti bulunmaktadır. Çanakkale Savaşlarına 4 adet 24 cm. ,2 adet 28 cm çapında toplarla katılmıştır.
         18 Mart 1915 Boğaz savaşında 275 kg. mermiyi sırtında taşıyarak, İngilizlerin Ocean zırhlısını vuran Kahraman Seyit Onbaşı bu tabyada 3. topun başında görevliydi.
         11- SEYİT ONBAŞI ŞEHİTLİĞİ VE ANITI
 
         Şehitlik ilk kez 1919 yılında tesis edilmiştir.Rumeli Mecidiye tabyası girişinde, 18 Mart 1915 Boğaz Savaşı sırasında şehit olan Ispartalı Ali Çavuş,İvrindili İsmailoğlu Mehmet, Mustafa oğlu Süleyman ve şehit 13 Türk topçusu yatmaktadır. Savaş sırasında yapılan şehitlik,tabyanın dağ tarafındaki selvi ağaçlarının arasına yapılmış. 1962 yılında şehitlerimizin kemikleri şimdiki şehitliğe taşınmıştır.
         12- FEYZULLAH EFENDİ MEZARI 
 
        Peksimetçibaşı Ahmet Ağa’nn oğludur.Mısır’daki Osmanlı Ordusunun defterdarlığını yaparken,yurda dönünce İrad-ı Cedid defterdarı olmuştur.1807 yılında Çanakkale’deki topların tamiri,kale ve tabyaların düzenlenmesi için padişah III.Selim tarafından görevlendirilmiştir.
         19 Şubat 1807 tarihinde Amiral Duekworth komutasındaki İngiliz donanmasının boğazdan içeriye geçişini engelleyemediği için III.Selim tarafından suçlu bulunup idam edilmiş ve Kilitbahir Kalesinin arkasına defnedilmiştir. 1939 tarihinde şimdiki okulun bahçesinde mezar taşı bulunmuş, mezarı 1962 tarihinde şimdi bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabyası girişine taşınmıştır.
          13- HAVUZLAR ŞEHİTLİĞİ VE ANITI
 
          Bu şehitliğimiz Kerevizdere’de şehit olan subay ve askerlerimizin anısına,Çanakkale Şehitlerine Yardım Derneği tarafından 1961 yılında yapılmıştır. 6 mt. yüksekliğindedir. Anıtın üzerinde; 2.Tümen Kurmay Başkanı Yzb. Kemal, 126.Alay Yaveri Selanikli Mülazım İsmail,Kırşehirli İbrahimoğlu Hüseyin Çavuş, Nasuh Onbaşı,Kelecikli İbrahimoğlu Hüseyin, Eskişehirli Mehmetoğlu Abdurrahman,İnegöllü Mehmetoğlu Mustafa,Ankaralı Kadiroğlu Sadık,Konyalı Mikailoğlu Şerif Ali, Çankırılı Elvanoğlu İbrahim’in adları yazılıdır.Burası 18 Mart Boğaz Savaşında 4 adet 12 cm. muhasara topunun bulunduğu,savaş sırasında askerin cepheden geri döndüğü ve cepheye sevk edildiği çok önemli bir lojistik merkezidir. Bu mevki seyyar sargı yeri olarak da kullanılmıştır.
          14- SOĞANLIDERE ESKİ ŞEHİTLİĞİ
          Kilitbahir Köyü’nün Soğanlıdere mevkiindedir. 1915 savaşlarında hava bombardımanı sırasında şehit edilen bir onbaşı ve dokuz er anısına inşa edilmiştir.Toplu şehitliktir. 1979 yılında 2.K.ordu Komutanlığınca yaptırılmıştır.
          15- SOĞANLIDERE HASTANE ŞEHİTLİĞİ
 
          2005 yılında masrafları Zeytinburnu belediyesi tarafından karşılanarak, şehitlerimizin yanıbaşına güzel bir şehitlik yapılmıştır. Şahver Kıraç’ın dizaynını yaptığı bu yeni şehitlikler tepeden bakıldığında ay-yıldız şeklinde görülür. Mezar taşları da asker miğferi şeklinde sembolize edilmiştir. Alanda olduğu belirlenen askerlerimizin tek tek isimleri mermerlere işlenmiştir.Soğanlıdere Şehitliğinde 600 şehidimiz yatmaktadır.
          16- ŞAHİNDERE SARGI YERİ VE TEĞMEN MUSTAFA EFENDİ ŞEHİTLİĞİ
 
          Bu şehitliğimiz 2005 yılında yaptırılmıştır.18 Eylül 1915’te şehit olan 30. Alaydan, 1886 doğumlu Ali Şadi Oğlu Üsteğmen Mustafa Efendinin demir kafesli kabri şehitliğin batısındadır. İsmi belirlenebilen 1969 şehidimizin ve belirlenemeyen diğer şehitlerimizin anısına yapılmıştır.
           17-SON OK ANITI
 
          Alçıtepe Köyü ile Zığındere Sargı Yeri Şehitliği arasında, köy mezarlığının dışındadır. 1948 yılında devletimiz tarafından Kirte Muharebeleri Şehitleri anısına yaptırılmıştır. 07 Haziran 1915’te kazandığımız III.Kirte Savaşı Zaferini sağlayan 120 mm. Topçu bataryamızın süngü hücumundan bahseder.
         İbrahim Artuç’un 1915 Çanakkale Savaşları kitabında burasının 5.Topçu Alayı 2. Batarya olduğu, İngilizlerin Zığındere’den şiddetli saldırısı üzerine topçu Grup Komutanı Alman Binbaşı Binhold, buradaki batarya komutanı Teğmen Arif’e (Tanyeri) “toplarınızı tahrip ederek geri çekiliniz” emrini vermiştir.Emre uymayan Teğmen Arif,elde kalan son topları ateşler ve ingilizleri ekin biçer gibi biçer. Ardından topçu erler ve çevreden bulduğu toplam 150 askerle buradan Zığındere yönüne süngü hücumu yaptırır. Büyük bir zafer elde ederek Alçıtepe’yi kurtarır. Bu hareket Güney Cephesinin kaderini tayin etmiştir.
          18- ZIĞINDERE SARGI YERİ ŞEHİTLİĞİ
 
          Zığındere içinde bu şehitlikle beraber dört şehitlik vardır. İlk olarak 1943 yılında yapılmış,1992 yılında da şimdiki haline getirilmiştir.Şehitlik içindeki anıt 1945 yılında inşa edilmiştir.
         28 Haziran 1915 gecesi bu açık hava hastanesini gemilerle bombardıman eden İngilizler burada yaralı olarak yatan Yüzbaşı Kemal Bey ile,25 ve 26.Alaya mensup binlerce yaralı askeri şehit etmişler, insanlık suçu işlemişlerdir.
          19- ZIĞINDERE NURİ YAMUT ANITI
 
          Zığındere batısında,Keçi Deresi Silahendaz yamaçlarında, Gelibolu II.Kolordu Komutanı Nuri Yamut Paşa tarafından 1943 yılında yaptırılmıştır. Mimarı Asım Kömürcüoğlu’dur.
         Bu bölgedeki on bin şehidimizin anısına yapılmıştır. Köylülerin ifadelerine göre, harmanda demet taşıma işinde kullanılan kanatlı öküz arabaları ile 80 araba şehit kemiği toplanmış,bu anıtın altına gömülmüştür. Anıtın içindeki mermer kapak,kemiklerin konduğu yerin ağzıdır.
         Not: Nuri Yamut Paşa Çanakkale Savaşları sırasında asteğmen olarak bu bölgede görev yapmıştır.
          20- YARBAY HASAN BEY ANITI
  
          Bu anıt savaşlar sırasında,bu bölgede asteğmen olarak görev yapan,1955 yılında Gelibolu II.Kolordu Komutanı olan Orgeneral Muzaffer Alankuş tarafından Fransız cephesindeki Kerevizdere Şehitleri adına yapılmıştır.
         Son yıllarda askeri kayıtlarda yapılan arşiv araştırmalarında,Osmanlıca metnin yanlış okunmasından kaynaklanan bir hata bulunmuştur.Anıtın üzerinde yazdığı gibi 17.Alay 5.Tümene bağlı değil,Albay Süleyman Şakir Bey’in komutasındaki 6.Tümen’e bağlı olduğu, 17.Alay komutanının Yarbay Hasan Bey değil,Binbaşı Hüseyin Bey olduğu,11 Temmuz değil 12 Temmuz 1915’te şehit olduğunu 6.Tümen Ceridesinden ve Süleyman Şakir Bey’in anılarından anlıyoruz.
           21- MEHMETÇİK ŞEHİTLER ABİDESİ (BÜYÜK  ŞEHİTLER ABİDESİ)
                                    
     Seddülbahir bölgesinde Morto Koyu’nun doğu ucundaki denizden yüksekliği 45 metre olan Hisarlık Tepe üzerinde yapılmıştır. Çanakkale Şehitleri Abidesi antik Eleaus'un kalıntıları üzerinde yapılmıştır.
    41.70 m. yüksekliğindedir. Bu abidenin yapımına Çanakkale savaşları’ndan tam 39 yıl sonra başlanabilmiştir. 1944 yılında M.S. Bakanlığının açtığı proje yarışmasını Mimar Doğan Erginbaş’ın projesi kazanmıştır.
     İstanbul’da 1952 yılında toplanan Şehitlikleri İmar Cemiyeti anıtın yapılmasına karar vererek bağış kampanyası açmıştır.Türk ulusu bu kampanyaya büyük ilgi göstermiştir. Toplanan paralarla eldeki proje uygulamaya girmiş, 19 Nisan 1954’te Abidenin temeli atılmıştır.1958 yılında açılan ikinci kampanyada 2.386.251 lira toplanmış ve yarım kalan abide inşaatı 1960’ta bitirilmiştir. 7.5 m. genişlikte, 10 metre aralıklı 4 ayak üzerine oturtulan Abide;müzesi,mermer kaplaması,etrafının ağaçlandırılması gibi unsurlar o zamanlar bitirilememiş, eksikliklerinle beraber törenle açılmıştı. Bu belirtilen eksiklikler günümüzde tamamlanarak Abideye uygun duruma getirilmiştir.

1999 yılında Abide ayakları üzerine o zamanlar yapılamamış 8 adet rölyef,İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanlığının maddi, Arena tv. programı yapımcısı Sn. Uğur Dündar’ın manevi destekleri ile, Abide mimarı Prof. Doğan Erginbaş’ın gözetiminde,Prof. Ferit Özşen tarafından yapılarak tamamlanmıştır.Bu rölyeflerde, “Çanakkale’de Mustafa Kemal ve arkadaşları”,“Yurtta Sulh Cihanda Sulh”, “Nusrat Mayın Gemisi”,“Savaşlarda Düşman Gemilerinin Batırılışı”,“Siperlerde Mustafa Kemal Mehmetçiklerle” ve “Çanakkale’de Topçu Bataryaları”ndan görüntüler yer almaktadır.


2004 yılındaki düzenlemelerde tavanının iç kısmına mat cam seramiğinden Türk Bayrağı yapılmış, daha önce tamamlanamayan çevre düzenlemeleri yapılmıştır.2007 yılında da depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılmış,altındaki müze alanı genişletilmiştir.
     18 Mart 2008'de bayrak direği 70 metrelik yeni direk ile değiştirildi. Antalya B,Şehir Bld. 22.5x15 m. ebadında 337.5 m2 bir bayrak hediye etti ve göndere çekildi.
          22- SEDDÜLBAHİR HARUN ÇEŞMESİ
  İtalyan donanmasının 1911 yılında Seddülbahir ve çevresine yaptığı bombardımanda tek şehit olan Harun adındaki topçu askerimizin anısına yapılmıştır.Şehit Harun’un mezarı Seddülbahir eski köy mezarlığındadır.
          23- KANLI ÇEŞME
      Doğuş yeri Kanlıdere'dir. Şehitler Abidesi-Seddülbahir-Alçıtepe yol ayrımındadır. Savaş sırasında suyuna kan kariştığı,bir müddet kanlı aktığı ve bu yüzden Kanlı Çeşme denildiği, adının buradan geldiği rivayet edilir.
          24- SEDDÜLBAHİR KALESİ
  Venediklilerin 1656’da Kuzey Ege adalarını işgal etmeleri üzerine padişah IV. Mehmet zamanında Avrupa yakasında Seddülbahir Kalesi,Anadolu yakasında Kumkale Kalesinin yapımına 1657 yılında başlanıp,1659 yılında tamamlanmıştır.Her iki kalenin tüm inşa masrafları Padişah IV.Mehmet’in annesi “Valide Turhan Sultan” tarafından karşılanmıştır.Köprülü Mehmet Paşa’nın Sadrazamlığı sırasında Mimar Mustafa Ağa ve Frenk Ahmet Paşa eliyle inşa edilmiştir.
    Çanakkale Savaşları sırasında bu kaleye 2 adet 28, 4 adet 8.8 cm’lik olmak üzere toplam 10 top yerleştirilmiştir. Çanakkale Savaşlarının ilk şehitleri,müttefik donanmanın saldırısı sırasında 03.Kasım.1914 ‘te verilmiştir.Başta kale komutanı Şevki Bey olmak üzere 5 subay ve 81 askerimiz cephaneliğin patlamasıyla şehit olmuşlardır.
          25- İLK ŞEHİTLER ANITI
  03 Kasım 1914’te müttefik donanmanın yaptığı bombardımanda kale cephaneliğine isabet eden bir mermi, cephaneliği infilak ettirmiş,5 subay ve 81 erimiz parçalanarak şehit olmuşlardır.Anıt 1986 yılında yapılmıştır.04 Mart 1915’te buraya çıkarma yapan sabotajcı İngiliz deniz komandolarına karşı savaşan 27.Alay 3.Tabur 10.Bölük erlerinden Bigalı Mehmet Çavuş,tüfeğinin ateşleme mekanizması bozulunca, siper küreği ile düşman üzerine saldırarak ağır yaralanmıştır.
          26- ERTUĞRUL TABYA
  1895 tarihinde Padişah II.Abdülhamit devrinde Asaf Paşa’nın çalışmaları sonucunda yapılmıştır. Tabyada üç adet bonet (cephanelik) 2 adet Alman Kurupp marka 24 cm çapında çakma top kullanılmıştır.Toplardan bir tanesinin namlusu orijinal yerindedir. Üstünde 1883 tarih damgası vardır.
          27- YAHYA ÇAVUŞ ŞEHİTLİĞİ VE ANITI
 
    İlk anıt 1962 yılında Çanakkale Şehitleri Anıtlarına yardım derneği tarafından yaptırılmıştır.Bu ilk anıtta 25 Nisan 1915’te savaşın ilk günü 26.Alay,3.Tabur,10.Bölükten şehit olan subay ve eratttan 18 kişinin adı vardı.
  Şehitliğin son hali Kültür Bakanlığı tarafından 1992 yılında yeniden düzenlenmiştir.
          28- HELLES ANITI
   1924 Yılında yapılan anıt 33 metre yüksekliğindedir. Anıt, hem Gelibolu Yarımadası Savaşları için hem de bu savaşlarda yaşamını yitirmiş 20763 kişinin anısına yapılmıştır.
          29- GÖZETLEME TEPE ŞEHİTLİĞİ VE ATATÜRK ANITI
 
      Gözetleme Tepe’de II.Dünya Savaşı yıllarında önlem olarak bir birliğimiz vardı. Burada görev başında şehit olan 3 askerimiz var. Anıtın hemen arkasında üç tane şehit mezarı var. Mezarların üzerinde yazılı hiçbir şey yok. Anıt, Eskişehir Kor.İş.Tb.1.Bl.tarafından 1939 yılında yapılmış. Anıtın denize bakan yüzünde mermer üzerine Atatürk portresi işlenmiş, resmin altında da şu mısralar yer almaktadır:
Türküm Ne Mutlu Türküm Diyene
Ölürüm Yan Baktırmam Türk Eline
Ben Türküm. Güvenirim Süngüme-Gücüme
O da Olmazsa Ruhumla Şahlanırım Üzerine
        30- KABATEPE TANITMA MERKEZİ
    Yıkılmadan önce Yerine  Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi Yapıldı ve  09 Haziran 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapıldı.        
Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi
Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Kabatepe mevkiinde tesis edilen tanıtım merkezinde, Dünya’da benzeri olmayan hologram ile filmin aynı anda kullanılması tekniği ile Çanakkale Muharebeleri 11 farklı mekanda anlatılmakta, muharebe anı ziyaretçilere adeta yeniden yaşatılmaktadır. Yaklaşık 80 milyon TL’ye mal olan Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi, 9 Haziran 2012 tarihinden itibaren kapılarını ziyaretçilerine açmıştır.
 Tesisin açılışında konuşan Başbakan Erdoğan, “Gerek Bakanlarımıza, gerek Bakanlık mensuplarımıza, bu projede emeği geçen mimarından, mühendisine, yüklenici firmanın bütün yönetici ve işçilerine çok teşekkür ediyorum. 1915’in 18 Martı’nı bugüne ve yarınlara taşıyacak merkezin, şu anda açılışını yaptığımız için mutluyuz. Kutluyorum, hayırlı olsun diliyorum” dedi. Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu ise merkezde 11 gösteri salonu, birer adet de sergi ve konferans salonu bulunduğunu ifade ederek şunları kaydetti:
“En ileri teknolojileri kullanarak hazırladık. 8 lisanda tercüme var. İlk salonda Osmanlı'nın cihan harbine girişini sunuyoruz. İkinci salonda Nusret Mayın Gemisi, üçüncü salonda deniz muharebelerini anlatıyoruz. Dördüncü salonda Mecidiye tabyasının bombalanmasını ve Seyyit Onbaşının tarihe geçen kahramanlığını, beşinci salonda kara muharebelerini, altıncı salonda da özellikle 263 rakımlı tepede cereyan eden büyük muharebeyi anlatıyoruz. Yedinci salonda siper muharebeleri, sekizinci salonda gökkubeden bir Gelibolu gösteriyoruz. Dokuzuncu salonda 'Çanakkale Geçilmez'i anlatıyoruz. Onuncu salonda hatıralar, onbirinci salonda da 1915 yılından günümüze Türkiye'nin durumu anlatılıyor.” Daha sonra Başbakan Erdoğan, kurdele keserek merkezin açılışını yaptı.
         31- ANZAK KOYU VE TÖREN ALANI
 
   Kabatepe Müzesinden sonra sahil boyunca ilerlersek Anzak Koyu'na ulaşırız. Burası 25 Nisan sabahı saat 04.30'dan itibaren Anzak kuvvetlerinin çıkarma yaptığı yerdir. Biraz ileride Anzaklara ait Arıburnu mezarlığını görürüz. Biraz daha ilerlediğimizde Arıburnu Yarlarının önündedeki düz alan da Anzakların anma törenleri yaptığı yer olan Tören Alanıdır.
          32- MEHMETÇİĞE SAYGI ANITI
 
   Kabatepe-Conkbayırı yolu üzerinde,Albayrak Sırtı güney ucundadır.Türk askerinin yaralı düşman askerine yaptığı yardımı simgeler.Avustralya Genel Valisi Casey’e,1964 yılında Avustralya’ya ilk atanan büyükelçimiz Baha Vefa Karatay güven mektubunu verirken, 1915 yılında Çanakkale’de üsteğmen olarak görev yapan Casey, şahit olduğu Türk askerinin yaralı bir yüzbaşıya yaptığı yardımı anlatır. Anıt üzerinde Lord Casey’in anısı yazılıdır.

          33- KARAYÖRÜK DERE ŞEHİTLİĞİ
         Kanlısırt'a varmadan 200 m. mesafede yolun sağ tarafında, Yarımadadaki orijinal Şüheda Kabristanlıklarından birisidir. Merdivenle inilen yaklaşık 100 m. aşağıdaki şehitlik 2006 yılında orijinal şehitliğin hemen yanıbaşına yapıldı.
      Savaş sırasında 16.Tümene bağlı 48.Alayın cephesini oluşturan buradaki şehitlikte 1915 Mayısından itibaren şehit olan Mehmetlerimiz yatıyor.
       Şehitlikte 48.Alaya mensup askerlerin yanısıra aynı bölgede görev yapan 63,74, ve 77. Alaylardan askerlerimizde yatmaktadır.Burada kimlği belirlenebilmiş 1153 şehidimiz vardır.
          34- KANLISIRT KİTABESİ
 
          Albayrak sırtının bitiminde,Lone Pine Anıtının karşı çaprazında bulunan kitabe, burada savaşmış ve büyük kahramanlıklar göstermiş 16.Tümen anısına dikilmiştir.Bu bölge 25 Nisan'da Anzaklar tarafından zorlanmış ama Mehmetçik topğını vermemiştir.6 Ağustos'ta burası tekrar yoğun bir bombardıman altında kalmış ardından çok şiddetli bir Anzak taarruzu gerçekleşmiştir. Burada 5 gün boyunca boğaz boğaza çarpışmalar yaşandı.9 Ağustos'ta Kanlısırt'ın doğu kesimini ele geçiren Anzaklar savaşın sonuna kadar burasını ellerinde tuttular.
           35- KIRMIZI SIRT SİPERLERİ (LAĞIM AĞZI)    
 
           Lone Pine Anıtını geçtikten sonra yolun sağ tarafında 125.Alay siperleri tabelasını görürüz. Yolun sol tarafındaki siperlerde Anzaklara aittir. Yolun hemen sağında bir tünel ağzı görüyoruz. Burası 19 Mayıs saldırılarında çok zorlu geçen lağım savaşlarının geçtiği bir mekandır.
     Bölgenin en büyük özelliği 19 Mayıstaki hücumda binlerce Türk askerinin burada şehit olmasıdır.Bu şehitlerimizin kanı bu sırta adını vermiştir.
          36- KANLISIRT ANZAC ANIT VE MEZARLIĞI (LONE PİNE)
 
       Anıtın altında küçük bir ibadet yeri (şapel) yer almaktadır. Kanlısırt platosunun düzlüğünde bulunmaktadır. Anıt, Avustralyalıların ana anıtı,Yeni Zellandalıların dört anıtından biridir.
  Anıt,Gelibolu Yarımadası’nda savaşan ve mezarları bilinmeyen 3268 Avustralyalı,456 Yeni Zellandalı,denize defnedilen 960 Avustralyalı ve 252 Yeni Zellandalıya atfedilmiştir. 1920-1925 yılları arasında yapılmıştır.
          37- YARBAY HÜSEYİN AVNİ BEY KABRİSTANI
 
   Conkbayırı’na çıkarken ve Kanlısırt’ı 1km. kadar geçtikten sonra sağa sapan yolun ucundadır. Yarbay Hüseyin Avni, 57.Piyade Alayı Komutanı olarak 13 Ağustos 1915 günü birliğinin çoğu ile birlikte şehit olmuştur.Bu tarih o yılın Ramazan Bayramının birinci günüdür. Şehit olduğu yerde gömülüdür. Hava kuvvetleri eski komutanı ve Cumhuriyet Senatosu başkanlarından emekli Or General Tekin Arıburun’un babası idi. Bu soyadı kendisine Atatürk tarafından verilmiştir.
     57.Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey’in mezarı 1935 yılında şöyle bulunmuştur:
     1915’te şehit olurken yanında bulunan 19.Tümen Komutanı Mustafa Kemal’in kurmay başkanı İzzettin Çalışlar'ın tarifi üzerine şu anda mezarının bulunduğu tepe kazıldığında,cephane sandıklarının (paslanmaz) tenekesine kasaturayla Osmanlıca olarak 57.Alay Komutanı yazılı parça çıkar. Yarbay Hüseyin Avni’nin üzerine konarak gömülmüştür. 1915 Çanakkale savaşlarından 20 yıl sonra 1935 yılında mezarı, oğlu Tekin Arıburun tarafından yaptırılmıştır.
      
38- ÇATALDERE ŞEHİTLİĞİ VE ANITI
 
   H.Avni Bey Şehitliğinden Sonra dere yamacına inen merdivenler bizi 2006 yılında yapımı tamamlanan Çataldere Şehitliğine ulaştırır. Burası 25 Nisan 1915'ten sonra bu bölgede şehit olan 27. ve 57.Alay askerlerimizin anısına yapıldı.Aynı zamanda 1,5, ve 6.Alaylara mensup askerlerimiz de burada yatmaktadır. Esas orijinal şehitlik bu mekanın doğusunda yer almaktadır. 19 Mayıs hücumunda şehit olan binlerce askerimizin 24 Mayıs ateşkesinde toplu olarak defnedildikleri yerdir.
       
 
   39- BOMBA SIRTI YÜZBAŞI MEHMET ŞEHİTLİĞİ
 
          27.Alay bölüklerinden birinin komutanı olduğu tahmin edilmektedir.    
          40- ELLİYEDİNCİ ALAY VE ŞEHİTLİĞİ
 
   57.Piyade Alayı;57.Piyade Alayı,25 Aralık 1892 yılında Trablusgarp (şimdiki Libya’da) da 15.Nizamiye tümeni kuruluşunda oluşturulmuş, daha sonraları 19.Tümen kuruluşunda Balkan Savaşına katılmış ve savaştan sonra dağıtılmıştır. 28 Ocak 1915’te 19.Tümen kuruluşunda Tekirdağ’da tekrar törenle kuruldu.
   Tümen komutanlığına atanan Sofya askeri ateşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal 01 Şubat 1915’te Tekirdağ’da göreve başladı. Mustafa Kemal teşkilatını tamamlamaya çalışırken, Başkomutanlıkça tümenin Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın genel ihtiyatını oluşturmak üzere çok acele Eceabat’a gönderilmesi emredildi.
 Tümenin piyade alaylarından 58- 59.Alayları, kuruluşlarını tamamlayamadıklarından bunların yerine Suriye bölgesinde seferberliğini tamamlayarak İstanbul’a gelmiş bulunan 6.kolordu’dan iki alay (Urfa bölgesinde seferber olan 72. Alay’la, Halep bölgesinde seferber olan 77. Alay) 23 ve 24 Şubat günleri Eceabat’a gönderildi. 25 Şubat 1915 tarihinde de 19.Tümen karargahı,57. Piyade Alayı ve tümenin öteki birlikleri Eceabat’a geldiler. 5. Ordu’nun kuruluşundan sonra 26 Mart 1915’te 19.Tümen,ordunun genel ihtiyatı ve 3. Kolordunun kuruluşunda yer almış olarak Bigalı köyü ve dolaylarına intikal etti.

25 Nisan 1915’te çıkarma başlamış, düşman Merkeztepe-Kanlısırt hattına kadar ilerlemişti. 19.Tümen Komutanı Mustafa Kemal kendi insiyatifi ile 57.Piyade Alayını savaşa sürdü.Bu yiğit alay, Kocaçimen Tepe’den Conkbayırı yönünde adeta bir sel gibi akarak düşmanı geriye attı. Padişah Sultan Reşat’ın 30 Kasım 1915 tarihli emriyle gösterdiği üstün yiğitlik ve yararlığın anısı olmak üzere Altın ve Gümüş İmtiyaz Madalyalarıyla Harp Madalyası verilmiştir. Bu tarihten sonra da bir çok savaşa katılmış, Galiçya’da ve Filistin Cephelerinde kahramanca savaşmıştır. 57.Piyade Alayı Anıtı,Çanakkale Savaşları sırasında kahramanlıkları destanlaşan ve tamamı şehit olan 57. Piyade Alayı Şehitleri anısına T.C. Kültür Bakanlığınca yaptırılmış,12 Aralık 1992 yılında açılmıştır.
        
          41- KESİKDERE ŞEHİTLİĞİ
 
         57. Alay Şehitliği’nin sağındaki vadide yer alan Kesikdere Şehitliği 2006 yılında tamamlanmıştır. Şehitlikte, bu bölgede çarpışmış olan 57. 27. 64 ve 18. Alaylara mensup askerler yatmaktadır. Şehitlikte bulunan kitabelerde isimleri tespit edilen 1115 askerin adı yazmaktadır.
         Savaş esnasında bu bölge, siper şebekelerinin birbirlerine en yakın olduğu noktalardan biridir. Bu sebepledir ki vurulan askerler vuruldukları yere gömülmüşlerdir
         42- CESARET TEPE MEHMET ÇAVUŞ ANITI
 
      Bu anıt, düşmanın hiçbir zaman ele geçiremediği ve bu nedenle “Cesaret Tepe” diye anılan tepede bulunmaktadır. *Miralay Şefik Aker’in hatıralarında şöyle bir ifade geçmektedir. Yüksek Sırt’ta düşmanlarımızın Arıburnu ve Anafartalar’dan ricata mecbur olduklarını ilk ihbar eden ve biraz eratımızı şehit eden son bir lağım patlama mevkii olmasına binaen hatıra olarak iki taraf siperlerinin tam ortasında yaptırdığım ve halen ziyaretgah olarak kullanıldığını işitmekte bulunduğum abidenin (bu abide yıkılarak yerine muntazam bir abidenin yapıldığını işittim)... Miralay Şefik Aker’in tarif ettiği yer Mehmet Çavuş Abidesinin tam olarak bulunduğu yerdir.Bu anıt,Kırşehir Çiçekdağ'lı Mehmet Çavuş (Mülazım) Canpolat için yapılmıştır.
     Mehmetçik Şehitler Abidesi yapılmadan önce aynı görevi buradaki Mehmet (çik) Abidesi görüyormuş. Büyük Anafarta Köylüleri “önceden biz orada Kuran okuyor, kazanlarla pilav pişirip şehitlerimiz için hayır yapıyorduk” diyorlar.
     * Geniş bilgi için araştırmacı yazar Sayın Cemaleettin Yıldız.
         43- ARIBURNU YARLARI
 
      Mehmet Çavuş Anıtı önünden deniz yönüne doğru 200 m. kadar yürüdüğümüzde Arıburnu Yarları tabelasını görürüz. Burası Yüksek Sırt ile Serçe Tepe'nin kesiştiği yerdir.
         44- MESUDİYE TOPU
 
      1914 Tarihinde Sarı Sığlık Koyunda batırılan Mesudiye gemimizden sökülerek getirilmiştir. 57.Alay şehitliğimizden Conkbayırına çıkarken şehitliğin hemen üzerinde, İngilizlerin Baby 700 mezarlığının yanındadır. Namlusu dinamitle havaya uçurulmuş kalan kısmı orijinal yerinde durmaktadır.
         45- DÜZ TEPE SİPERLERİ
       Conkbayırına yaklaşık 1 km. kala yolun sol tarafındadır.19.Tümen emrine giren 10.Alay tarafından tutulan bu bölgede gözetleme siperleri bulunuyordu. Sürekli gemi toplarının hedefi olmuştur. 25 Nisan'da Anzakların eline geçmiş ve geri alınmıştır. Tüm Savaş boyunca Türk tarafında kalmıştır.                                                                
        46- CONKBAYIRI MEHMETÇİK PARKI ANIT VE YAZITLARI
                                            
         Conkbayırı yazıtları beş adettir.1970 yılında yapılan yarışmayı kazanan Mimar Ahmet Gülgönen’in tasarımı olan yazıtlar devletimiz tarafından yaptırılmıştır.Conkbayırı Mehmetçik Anıt ve yazıtları, buradaki korkunç savaşlarda yaşamlarını yitiren kahraman Türk askerleri için dikilmiştir. Yapımı Conkbayırı Mehmetçik Parkı Anıtı Yaptırma ve Yaşatma Derneğince başlatılmış, 1981-1982 yıllarında Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığına bağlı O. G. M. tarafından tamamlanmıştır. 261 Rakımlı Tepe üzerine yapılmış olan bu Anıt-Yazıtlar; Atatürk’ün cephaneleri kalmadığı için geri çekilmek zorunda kalan askerlere süngü taktırıp, kazandığımız an bu andır dediği ve düşmanı olduğu yere çakıp, püskürttüğü yerdir.
       
     47- CONKBAYIRI YENİ ZELLANDA ANITI VE MEZARLIĞI
 
         Conkbayırı'nda hayatlarını kaybeden 952 Yeni Zellanda'lının anısına ve 1925 yılında tamamlanarak açılışı yapılmıştır. *Haluk Oral,Arıburnu 1915.
      Conkbayırı, Çanakkale Savaşlarında en önemli hedeflerden birisidir. Avustralya'lılar 25 Nisan çıkartmasının ardından Conkbayırı'na doğru tırmandılar ancak karşılarında hiç beklemedikleri büyük bir Komutan Mustafa Kemal Atatürk'ü görünce durmak zorunda kaldılar. 6-10 Ağustos tarihleri arasında yapılan Sarıbayır savaşlarında Yeni Zellandalılar Conkbayırı'nın en uç noktasını ele geçirmeye çalıştılar fakat Mustafa Kemal'in başında bulunduğu güçlü savunma karşısında başarısızlığa uğradılar. Ne Liman Von Sanders ve ne de bir başka komutanın göremediğini, o inanılmaz askeri dehası ile ATATÜRK görmüş ve Conkbayırı ile Sarı Bayır'ın bütün güney yarımadanın anahtarı olacağını anlamıştı. Büyük Komutan ATATÜRK, "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum..." emrini, Conkbayırı'nda, tarihin unutulmaz sayfalarına nakşetmişti.
         48- CONKBAYIRI ATATÜRK ANITI
 
         Bu anıt Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Ağustos 1915 tarihinde süngü hucumu emrini verdiği yerde Yeni Zellanda anıtından daha heybetli bir şekilde yapılmış,1993 yılında açılışı yapılmıştır.Burası Conkbayırının zirvesidir.Atatürk, tarih kitaplarına geçen "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" emrini Conkbayırı'nda vermiştir. 1994 yılında TC Kültür Bakanlığı'nca Yeni Zelanda Anıtı'nın tam karşısında bulunan ve Atatürk'ün saatinin parçalandığı yere bu Atatürk Anıtı yaptırılmıştır.
  
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı,öyle ferahtılar ki!
Şayak kalpaklı adam
Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel günlere inanıyordu.
Ve gülen bıyıklarıyla
Duruyordu ki mavzerinin başında
Birdenbire beş adım sağında
Onu gördü!
Subaylar onun arkasındaydılar.
O saati sordu
Subaylar 03.00 dediler.
Sarışın bir kurdoğlu kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü ta uçurumun başına kadar yürüdü,
Eğildi durdu.
Bıraksalar ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Conkbayırından Anafartalar ovasına atlayacaktı.
 
İşte 10 Ağustos 1915 , hain bir şarapnel parçası
Ata'mın göğsüne değdi.
Heyhat
Ata'ma kurşun işlermi ki şarapnel işlesin.
İşte şimdi dikkat.
Bu saat asla durmaz.
Anlayana sivri sinek saz.Anlamayana davul zurna az
         49- ÜSTEĞMEN NAZİF ÇAKMAK ŞEHİTLİĞİ-ANITI
 
         9.Tümene bağlı 64.Piyade Alayında bölük komutanıydı.8 Ağustosta saldırıya geçen Yeni Zellanda kuvvetlerine karşı Conk Bayırı Zirvesini savunurken şehit düştü.Mareşal Fevzi Çakmak'ın küçük kardeşidir.
        50- ATATÜRK'ÜN SAATİNİN PARÇALANDIĞI YER
 
         Conkbayırı zirvede Atatürk Anıtı önündeki gülleler bu yeri göstermektedir. Ancak tam olarak bu noktanın 100 m. kadar doğusundadır.  
ATATÜRK'ÜN SAATİ
 
Atatürk'ün bir sözü vardı,
Yediveren bir gül gibi açardı.
Atatürk'ün bir atı vardı,
Eti'lerden beri yaşardı.
Atatürk'ün bir resmi vardı,
Buğday tarlası gibi ağardı.
Atatürk'ün bir saati vardı,
Durmadı! 
(Melih Cevdet Anday)
                           
   51- ATATÜRK'ÜN SAVAŞ GÖZETLEME YERİ
 
 
         Nazif Çakmak Anıtının arkasındadır. Atatürk buradan tüm Anafartalar ovasını gözetliyor ve savaş planları yapıyordu.   
         52-  KEMAL YERİ ANITI
 
         Buraya Kemal Yeri adı,Fahrettin Altay'ın teklifiyle 5-6 Mayıs 1915 tarihinde verilmiştir.  
     Atatürk’ün Mayıs ortalarına kadar savaş idare yeri olarak kullandığı tepededir. Gelibolu Yarımadası Tarihi ve Milli Parkı Müdürlüğünce buraya bir Anıt-Yazıt konmuştur. Anıt Yazıtta “Benimle birlikte burada muharebe eden bütün askerler kesin olarak bilmelidirler ki! Bize verilen namus görevini eksiksiz yapmak için bir adım geri gitmek yoktur. Uyku, dinlenme aramanın, bu dinlenmeden yalnız bizim değil, bütün milletimizin sonsuza kadar yoksun kalmasına sebep olacağını hepinize hatırlatırım” diye yazmaktadır.
         53- KOCADERE HASTANE ŞEHİTLİĞİ
 
 
         Bu şehitlik, Kocadere Köyü’ne yaklaşık 500m. mesafede, köyün güneyinde, Kuruca Dere’nin doğusunda Köyaltı Mevkii’ndedir. Bu şehitlik, “Şüheda Kabristanları” projesi kapsamında inşa edilen gerçek bir şehitliktir. Bu şehitlikte, isimleri ve memleketleri tespit edilen 1354 şehit yatmaktadır.Arıburnu’na çıkan düşmanı karşılayan 19.Tümen,yardıma gelen 16. ve 5. Tümenler’in sıhhiye bölükleri Kuruca Dere (Kocadere Köyü) güneybatısında ve kuzeybatısındaki Köydere ve Güzeldere mıntıkalarında önceleri sıhhiye bölükleri,daha sonra tümen hastaneleri kurulmuştur.Savaşın daha sonraki aşamalarında yaralı ve ağır yaralı hastaneleri oluşturulmuştur. Özellikle Kocadere Şimal Grubu’na ait ağır yaralı hastanesi eldeki imkansızlıklar ve hekim azlığına rağmen baştabip Tatar İsmet Bey’in gayretleriyle devrin koşullarına göre oldukça düzenli ve temizdir.Bu durum, 5. Ordu Sağlık Uzmanı Alman Prof. Meier’in dikkatini çekmiş, Liman Von Sanders Paşa’ya bahsetmesi üzerine Ordu Komutanı burayı ziyaret etmiş ve hastaneyi altın madalya ile ödüllendirmiştir. Bu bölgedeki hastaneler içinde altın madalya ile ödüllendirilen ilk ve tek hastane unvanını almıştır.
         54- BİGALI KÖYÜ ATATÜRK KARARGAH MÜZESİ
 
         Ocak 1915’te Tekirdağ bölgesinde kurulan 19.Tümenin komutanlığına atanan Mustafa Kemal, kısa sürede tümenini kurmuş, 25 Şubat 1915’te Çanakkale Savaşlarına katılmak üzere Eceabat’a gelmiş, burada ikmal yaptıktan sonra 17 (18) Nisan 1915’te Bigalı Köyü’ne gelerek buradaki bir köy evini kendine karargah yapmıştı.
         Bir hafta sonra savaş başlamış, olanca hızıyla sürüyordu. Atatürk bugünlerde Bigalı’daki karargahında taarruz planlarını hazırlıyor, buradan cephenin en ön saflarına kadar gidiyordu.
         Çanakkale Savaşlarından sonra, Atatürk’ün Bigalı’daki karargahı yine eski sahipleri tarafından uzun yıllar ev olarak kullanıldı. Bu evde Atatürk’ün uzun gün ve geceler geçirdiğini, petrol lambalarının sabahlara kadar yandığını herkes biliyordu. Şu anda, o günlerde kullanılan eşyalardan sadece bir masa kalmıştır.
         Bigalı Atatürk Müzesi kurma komitesi adıyla bir komite kuruldu. Bu komite ilk iş olarak,1969 yılında evin dış kapısı üzerine “M. Kemal Atatürk’ün 1915 tarihindeki 19.Tümen karargahı” ibaresini taşıyan bir levha yerleştirdi.
         Ev, sahiplerinden satın alınarak müze haline getirilmek isteniyordu. Sonunda bu iş başarıldı. Atatürk’ün Bigalı karargahı, Kültür Bakanlığına devredildi. Bakanlık, evi onartarak 1973 yılında ziyarete açtı. Atatürk’ün Bigalı Karargahı iki katlı, bağdadi bir yapıdır. Dış kapısından oldukça küçük bir avluya girilmektedir. Alt katta biri büyük diğeri küçük iki odası vardır. Tahta merdivenle üst salona çıkılır. Salona açılan üç kapıdan ortadaki en büyük oda, Atatürk’ün çalışma odası, sağdaki ise yatak odasıdır. Diğer oda yaverine ayrılmıştır. Odaların tavan ve taban döşemeleri tahtadır. Bugüne kadar gelebilen masa çalışma odasındadır. Karargah müzesi, Atatürk’ün resimleriyle ve sonradan buraya getirilen benzer eşyalarla ziyarete açılmıştır. *[1] Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi.Mehmet Önder.T.T.K.Basımevi,Ankara 1988.
         55- BÜYÜK ANAFARTA KÖYÜ ÖZAY GÜNDOĞAN MÜZESİ
 
         Sayın Özay Gündoğan'ın yıllar süren ferdi çabaları sonunda başardığı büyük olay. Tarihimize ışık tutan objeler burada sergilenmekte. Her Türk evladının görmesi gereken bir müze. Ancak Tur güzergahına uymadığı için herkes bilmiyor. Anafartalar bölgesine gidildiğinde mutlaka ziyaret edilmelidir.
          56- YARBAY HALİT VE YARBAY ZİYA ŞEHİTLİĞİ
 
     Büyük Anafarta köyünden mezarlık girişine doğru birbirine çok yakın noktalarda üç ayrı şehitlik grubu vardır. Köye en uzak konumda birinci grupta iki subayımız yatmaktadır.
7.Tümene bağlı 20.Alay Komutanı Yarbay Halit Bey ile 21.Alay Komutanı Ziya Bey. Halit Bey Anafarta Bomba Tepe'de,Ziya Bey Asma Dere'de 11 Ağustos günü şehit oldular.                                                                               
     
 
    57- ÜSTEĞMEN HALİT ASTEĞMEN RIZA ŞEHİTLİĞİ
 
    İkinci grup şehitlikte Üsteğmen Halit Efendi ve Asteğmen Rıza Efendi yatmaktadır. Baş uçlarında "Arıburnu muharebelerinde Halit-Rıza Tepesinin geri alınışında şehitlik mertebesine erişen 3.Kolordu Mürettep 4.Alay, 1.Bölükte Süvari Üsteğmen Amasyalı Halit ve 15.Alay 4.Bölük Süvari Teğmen Ali Rıza Efendilerin ruhlarına Fatiha,30 MAyıs 1915" yazmaktadır.
            58- ÜSTEĞMEN HASAN TAHSİN VE ALAY MÜFTÜSÜ   ŞEHİTLİĞİ
                                              
      Üçüncü grupta ise Üsteğmen Hasan Tahsin ve Alay Müftüsü yatmaktadır. 7.Tümen Topçu Alayından bölük Üsteğmeni Hasan Tahsin Seddülbahir'de yaralanmış,bu bölgeye gelmiş,İkinci Anafartalar Muharebesinde Kayacık Ağılında şehit olmuştur. Alay Müftüsü de aynı gün aynı muharebede şehit olmuştur.                    
            59- YUSUFÇUK TEPE KİTABESİ
       Anafartalar Grubu Komutanı Albay Mustafa Kemal'in komutasındaki Türk kuvvetleri 8-12 Ağustos 1915'te yapılan 1.Anafartalar Muharebesi sonunda düşman kuveetlerini yenerek Mestantepe ve Kireçtepe hattına attı.Kitabe,1. Anafartalar Zaferi anısına dikilmiştir.
GÜZEL KOKULU CUNDA
İşteAyvalık’ıntop10’u.

1.BayNihat
2.YörükMehmet’inYeri
3.TaşKahve
4.NesosRestoran
5.GiritMutfağı
6.NecdetKentKütüphanesi
7.GülerTatlıhanesi
8.İmrenPastanesi
9.ÇamlıkDondurma
10. Deniz Restoran
Bunları Yapmadan Dönmeyin
    • Arnavut kaldırımlarında      gezmeden
    • Âşıklar tepesine çıkmadan
    • Lokma tatlısı yemeden
    • Taş kahvede ada çayı içmeden
    • Ada Restaurantta balık yiyip      rakı içmeden
    • Bıyıklının yerine uğramadan
    • Pateriça köylerine gitmeden
    • II. Köyden Ai Dimitri Ta Salina      Manastırına kadar yürümeden
    • Tarihi yel değirmenlerini      görmeden
    • Taksiyarhis      Ta Çamia Manastırında oturup manzarayı seyretmeden
    • Sahilden Panayia Manastırına      doğru yürüyüş yapmadan
    • Resim çekmeden
    • Önümüzdeki yıl için      rezervasyonlarını yaptırmadan
    • Cundanın ıssız koylarında      yüzmeden
    • Küçük gezi tekneleriyle ada      turu yapmadan
    • Panorama Otelden Gün Batımını      İzlemeden 
    • Cunda (Alibey) Adası ;
    • Gözlerinizi kapatın, mis gibi deniz kokusu ciğerlerinizi doldursun, hafiften bir esinti, etrafınızda yerli yabancı insan sesleri, kavga, stres yok ama hepsi gülüşüyor. Doğru yerdesiniz, burası Cundaaaa...
    • İlk önce kalabalık sahilinde keyifli bir tur atın, elinizde ya sakızlı dondurması ya da meşhur lokması olsun ama.
    • Girişteki güneş saatinde bir deneme yapın bakalım doğru mu diye, hiç bıkmadan her gittiğimde burada buluyorum kendimi. Nasıl mı bakacaksınız; hangi aydaysanız onun üzerinde dik şekilde durun, gölgeniz hangi sayının üzerinde; işte size şu anki saat :)
    • Ufak çarşısından şile bezi elbiseler, takı, kitap (isterseniz değiştirme bile yapıyorlar), aklınıza gelen tüm hediyelik eşyalardan, yerel çantalardan alın, 3 kuruşa 5 kuruşluk keyif satın almak bu olsa gerek.
    • Tam en civcivli yerde taş kahvesi var, yüksek tavanı, tarih kokan duvarları, amcaların, çocukların, gençlerin ortak noktasında, kahvenizi yudumlayın, sadece gelip geçeni değil sahildeki restoranları da inceleyin otururken, birazdan yemek vakti gelecek.
    • Hoş hangisine girseniz en tazesi en lezzetlisi olacaktır kesin. Ben genelde her gittiğimde değiştiriyorum, hep farklı restoran da yiyorum gönlü kalmasın kimsenin diye :) Zaten önünden geçerken vitrinindeki onlarca mezeyi görüp de ilk restorana dalmamak bayağı irade gerektirir.
    • Yemek yediğiniz masalar hemen denizin dibinde, ekmek atıyorsunuz balık doluyor bir anda, kendinizden çok onları besliyorsunuz , hatta ben bir keresinde pişmiş balık attım onu bile yedi caniler, ulen kendi akrabanız onlar , heyyyy
    •  
    • Sınırsız meze seçeneğiniz var, ben en çok çiçek dolması, kalamar dolması, ahtapot, fava, deniz börülcesi, tereyağlı karides, kaşarlı mantar...... ee şey hepsini seviyormuşum ben de sanırım :)
    • Ölene kadar balık, mezeler, içecekler toplamda 2 Kişi alkolsüz 60 – 80 TL arası ödüyoruz her defasında, kafa başı hesap yaptıklarını da düşünmüyor değilim açıkçası.
    • Her şey denizin dibinde kurulmuş gibi, ayağınız denize değer, siz nargile tüttürürsünüz mesela. Gez gez bitmez Cunda ve Ayvalık, her noktasından ayrı bir tat alırsınız.
    • Aşıklar tepesi , Değirmen; Cunda nın sembollerinden biri olmuş aşıklar tepesinde bulunan tarihi değirmen, Rahmi Koç tarafından restore edilip kütüphaneye çevrilmiş , Muhtar Kent in babası olan eski büyükelçi Necdet Kent in kitap koleksiyonu sergilenmekte.
    • ·
    • Bunun yanında süper bir manzaraya da sahip cafesinde , sonsuz gözüken denize karşı kahvenizi yudumlamak, parayla satın alınamayacak bir keyif bence.
    • Şeytan Sofrası; Şeytanın ayak izinin olduğunu söyledikleri ve herkesin dilek dileyip para attığı bir kaya parçası mevcut. Akşamları şeytan amca hasılatı topluyor anlayacağınız.
    • Sizi etkileyecek tarafı ise “işte hayat bu beeeee” dedirtecek manzarası. Sevdiceğinizle sarılıp altında uçurumun bulunduğu kayalarda oturabilir, dilek ağacına bez bağlayabilir, cafesinde huzuru bulabilirsiniz.
    • Taksiyarhis Kilisesi; Ayvalık merkezde yer almakta, kilise duvarındaki kitabede 1844 yılında yapıldığı anlaşılıyor. Kapı sütunları ve merdiven basamaklarında sarımsak taşı kullanılmış.
    •  
    • Uzun yıllar tekel deposu olarak harap edilmiş daha sonradan koruma altına alınmış, İnsani ve doğal olarak tahribata uğrasa da bölgede en iyi korunan kilise burası bence.
    • Ayışığı (Bekar Kızlar) Manastırı; Cunda adasında yer alan manastırın XVI yy da yapıldığı düşünülmekte. Sarımsak taşlarından yapılmış , bugünlere kadar hala ayakta kalabilmeyi başarmış.
    • Suzan Sabancı bu güzelim manastıra sahip çıkıp yıllar süren restorasyonu yaptırıp müze ev olarak kullanıma açmış .
    • Ayvalık a değer verip, keyif alan zengin ailelerin başında ; Halis Komili, Sabancılar, Rahmi Koç gelmektedir. Hepsi de tarihi binaları restore ettirip yeniden hayata döndürmüşler.
    • Çamlık; Sarımsaklı yönünden geldiyseniz , Ayvalık tabelasından sonra sizi çam ağaçlarıyla kaplı bu güzel semt karşılayacak. Merkeze 3 Km lik mesafede, eski Ayvalıklıların yazlık semti olarak biliniyor. Her yol denize açılır, yukarıdan baktığımızda, her yolun sonu deniz yani.
    • Sokak isimleri hep çiçeklerden oluşuyor; Begonya, Itır, Kasımpatı...vs gibi. Bu semt de Tımarhane adasını da içine alan bir iç deniz bulunmakta.
    • Ayvalık a bir defa geldiyseniz artık işiniz bitti ; asla gitmek istemeyeceksiniz, huzur ve mutluluk kanınıza işleyecek. Her sene koşa koşa buraya gelmek kaçınılmaz, hele ki suyundan da içtiyseniz kurtuluşunuz yok gibi :)
    • Kalabileceğiniz otel ve pansiyon sayısı da çok fazla; fiyat bakımından en pahalı Ortunç Otel den tutun da , her aksesuarı özenle seçilmiş Taş Konak a, 5 Yıldızlı Temizel den, Bir İstanbul Masalında yer alan Haliç Park Otel’e ya da sahildeki ufak pansiyonlara kadar cüzdanınıza göre mutlaka bir yer bulacaksınız.
    • Ülkemizin her köşesinin ne kadar güzel ve yaşanılası olduğunun bilincine varmak dileğiyle, mutlu kalın...
Cunda (Alibey) Adası: Ada olmakla birlikte 1817 yılında denizin doldurulmasıyla karaya bağlantısı sağlanmış. Bir çoklarının sandığı gibi adaya gitmek için feribot gerekmiyor :) Dar taş sokakları ve eski taş evleri adaya hayran olmama yetti. Adada mübadele öncesinde yaşayan Rum Ortodoks cemaatinden kalma bir çok kilise ve manastır da mevcut, koruma altına alınmış ve bir çoğunda restorasyon devam ediyor. Biz geceleri dolaşmak için gittik adaya bir kez de tekne turuyla gündüz yanaşıp 1 saat gezdik. O yüzden nereden denize girilir, plajı var mıdır bir fikrim yok ama duyduğum kadarıyla denize girmek için pek tercih edilmiyor.
Akşamları ise kıyıdaki balıkçı lokantalarıyla, kafeleriyle oldukça şenlikli oluyor. Gidince mutlaka lokma yemenizi tavsiye ederim. Bir de sakızlı dondurma. Balık yiyecekseniz oraya özgü Papalina balığını denemeniz lazım. Hamsiye benzeyen çerez niyetine yenilen bir balık. Bir de dibek kahvesi meşhurmuş, biz tekne turuyla kalabalık bir grup gittik eşim bir deneyelim nasılmış dedi. Ama normal kahveden bir farkı yoktu. Gerçekten  usulünce yapan yer bulursanız deneyin.
Şeytan Sofrası: Burası Ayvalık merkeze 8km, Sarımsaklı'ya da 4km uzaklıkta. Sönmüş bir volkandan kalan lav birikintileriyle oluşmuş tepede Şeytanın ayak izine benzeyen bir şekil de kafes içine alınmış turistlerin ilgisini çekiyor. Hiç bir anlam veremediğimiz bir şekilde insanlar buraya para atıp dilek diliyor, nasıl bir mantıksa artık şeytandan dilek dilemek, bir şey diyemiyorum :)
Biz de diğer herkes gibi gün batımını izlemek amacıyla çıktık buraya. Yüksek bir tepe olduğu için çevredeki adaların çoğunu tepeden görüyorsunuz. Muazzam bir görsel şölen. Hele ki gün batımı muhteşem. Biz gün batımından yarım saat falan önce gittik. Epeyce kalabalıktı, sinema izler gibi hepimiz dizildik güneşin yavaş yavaş batışını izledik sessizce. Güneş tamamen gözden kaybolunca bir alkış koptu, güneş battı diye alkışlamak adettenmiş :)
Sarımsaklı Plajı:
 Ayvalık'ın Küçükköy beldesinde bulunan ve 7km lik kumsalıyla bilinen yer. Bir çok Otel, Motel ve Pansiyon mevcut. Biz 10 gün boyunca burada bir otelde kaldık ve her yere günübirlik gidip geldik. Lokasyon olarak çok iyiydi. Akşamları Ayvalık merkezde hiç hareket olmuyor (Cunda'da yoğunlaşıyor eğlence) ama Sarımsaklı'da 7km'lik sahil boyunca yürüyüş imkanı, sahildeki lokmacılardan, dondurmacılardan atıştırma imkanı, kafeler, dükkanlar falan olması çok iyi.
Gelelim en önemli kısma, denizi nasıldı? Süperdi, genellikle Edremit Körfezi'nde çoğu yerde (Akçay, Ören v.s.) deniz suyu dondurucu soğukluktadır, Ören'i bizzat tecrübe ettim oradan biliyorum, Sarımsaklı Akdeniz'e göre soğuk olmakla birlikte yüzülebilecek seviyede :) Daha da önemlisi tertemiz bir deniz, dibini görüyorsunuz. Yalnız en kötü yanı gidiyorsun gidiyorsun derinleşmiyor, çok dengesiz yükselip alçalmalar var. Tam yüzerken bir anda sığ bir yere geliyorsun falan. Bir de çok kalabalık oluyor o yüzden Sarımsaklı'da konaklayıp Badavut'ta denize girmek en doğru tercih olur.
Sarımsaklı Plajı
Ayvalık girişinden sonra Sarımsaklı yol ayrımına sapınca; upuzun ve ipek gibi kumlarla kaplı Sarımsaklı plajındasınız, soyunun ve hiç düşünmeden hemen atlayın denize.
Şemsiye ve şezlong için cüzi bir ücret ödeyerek tüm gününüzü geçirebilirsiniz burada. Denizi sizi ürkütmeyecek gibi , dibinde tek taş yada ot yok, havuz bu havuzzzz.
Plajın uzunluğu kesintisiz 5 Km, genişliği de yer yer 50-100 metre arasında değişmekte, yan yana şirin mi şirin 22 plajdan oluşuyor ve hepsi halka açık.
Acıktığınızda sahildeki sıralı restoranlardan birine girebilir ve sıcacık ayvalık tostunuzla, taze sıkılmış meyve suyunuzun keyfini çıkarabilirsiniz. Mmmhhhh mis mis...
Tatil, yaz tatili olunca işin içine biraz deniz-kum-güneş üçlüsü giriyor, önce kendimizce keşfedip sonra da kendimizi ödüllendirmek amacıyla başladık bu gezimize.
Öğlen saatlerinde Ayvalık’a ulaştık ve önce 1 saatlik panoramik şehir turu yaptık. Ayvalık’ın merkezinde bulunan ve saatiyle ünlü olduğu için Saatli Cami denilen, Cumhuriyetin ilanından sonra Cami olarak kullanılan Agios Yannis Kilisi ile başlayan şehir turumuza, Perşembe günleri , Ayvalık’ın dar sokaklarında kurulan pazarında dolaşarak devam ettik. Perşembe günleri kurulan bu pazara Girit Halkı çok rağbet gösteriyormuş, gezimiz sırasında bunu fazlasıyla gördük.
Ayvalık merkezden ayrılarak Sarımsaklı’ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 6-7 dakikalık bir yolculuktan sonra kalacağımız pansiyona yerleştik. Ayvalık’ta çok fazla konaklama alternatifi olmaması, Alibey Adası’nın ise Butik Otel konseptinden dolayı fiyatlarının oldukça yüksek olmasından dolayı bu bölgede konaklamayı tercih ettik. Sarımsaklı beldesi , 7 km lik kumsalıyla meşhur. Gerçekten de oldukça uzun ve geniş bir kumsalı var. Bu kumsal boyunca da pek çok otel ve pansiyon seçeneği mevcut. Hani oraya gidince kalacak yer bulurum derseniz alternatifiniz çok fazla. Uzun ama zevkli bir yolculuktan sonra kendimizi, buz gibi olduğu hep söylenen ama şansımıza olsa gerek rahatlıkla girilebilecek kadar soğuk olan Ege Sularına attık. Bu da günün birinci ödülü oldu bizim için. Hava oldukça sıcak olmasına rağmen Ayvalık’ın meşhur rüzgarı bunalmamızı engelledi, deniz kenarında kısa ama derin bir uyku çektik. Sarımsaklı plajlarının tek olumsuz tarafı, tuzlu sudan arınmak için duş alabilme imkanınızın olmaması. Tüm günü orada geçirmeyi planlayanlar için sıkıntı yaratabilir.
Akşam saatleri ve gün batımı yaklaşıyor. Günümüzün ikinci ödülü için yola koyulduk; Şeytan Sofrası. Ayvalık-Sarımsaklı arasında denize doğru uzayan bir yol düşünün, denize sıfırken giderek yükseldiğiniz. Yol boyunca onlarca araba, belli ki sizi orada güzel bir şey bekliyor. Tam tepeye gelmeden arabanızı müsait bir yere bırakırsanız iyi olur. Aksi taktirde dönüş için epey bir beklemeniz gerekebilir. Biz tepeye ulaştığımızda saat 19:45 ti. Görüp görebileceğiniz en güzel manzaralardan bir tanesi; mükemmel bir deniz, üzerinde pek çok irili ufaklı ada. Kimine elinizi uzatsanız tutacaksınız sanki. Kimi ülkemize çok yakın ama bizim değil. Şeytan Sofrası her zamanki gibi çok kalabalık, şeytanın ayak izi denilen ama ayak izinden başka her şeye benzeyen ve maalesef içi su dolu olduğu için bozuk paraların atılmış olduğu yer ile dilek ağacı olarak tasarlanan kısım oldukça rağbet görmekte. Doyumsuz doğası geçen yıllarda çıkan yangın(!) nedeniyle kaybolmuş. Şeytan Sofrası’nda herkes yerini almış, güneşin batışını bekliyor. Önce ağır ağır hareket eden güneş, 20:30 dan sonra kendini süratle bırakmış ve alkışlar eşliğinde batmıştır. Buraya gelirken fotoğraf makinelerinizi kesinlikle unutmamalısınız. Bakmaya doyamayacağınız kareleri mutlaka yakalayacaksınız.
Şeytan Sofrası’ndan sonra sıra güzel bir akşam yemeğine geldi. Önceden yaptığımız araştırmalar doğrultusunda Ayvalık merkezde, denize sıfır olan Deniz Kestanesi Restaurant’ına gittik.
Nelermi yedik? 
-Hardal,turpvezaharotlarindanyapilansicakottabagi
-Sutlu bakla
-Girit salatasi
-Enginar salatasi
-Yufkaya sarili karides
-Begendili ahtapot
Hepsi sahaneydi, herkesin damak zevki farklı olabilir tabii
Ertesi gün sabahtan Cunda'dan alışveriş yaptık, zeytin ve peynir aldık, aldığımız yerlerin adını hatırlamıyorum ama büyük kırma zeytinleri hala yiyoruz, keçi peyniri de güzeldi aldığımız, vakumladılar orada yolda bozulmadı. Alışveriş sonrası taş kahvede türk kahvesi de içtikten sonra hadi dedik Zeytinbağı'na gidelim. Bu blogda en çok yazdığım yer burası oldu herhalde, kazdağlarına giderken ayvalıktan yaklaşık 50 dk ileride çamlıbel köyünde bir otel, biz otelinde hiç kalmadık hep yemeğe gidiyoruz, hep güzel ve değişik şeyler yiyip mutlu bir şekilde dönüyoruz
Bu gidişimizde
-Fume lor (kaymak gibi ama tütsülü bir tadı vardı, ilk defa yedim)
-patlıcanlı roka
-ahtapotlu pilav
-lor koftesi
-mini file
-portakal & çilek suyu denememiz önerildi.
 Mekana girdiğinizde sol tarafta gördüğünüz mezeler aklınızı başınızdan almaya yetiyor. Cunda’da balık yiyeceğimiz için burada tamamen mezelere, yöreye has otlara ve tabiî ki vazgeçilmezimiz Karides Güveç ve Kalamar Tava’ya verdik kendimizi. Kabak Çiçeği Dolması(mükemmeldi) , Girit Usulü Yaprak Sarma(İkinci favorimdi), Deniz Börülcesi, Yöresel Otlar, Tereyağlı Karides, Ahtapot Saltası ve diğerleri… Tek kelimeyle leziz mezeler yediğimiz ve kesinlikle bir daha geleceğimiz ve Ayvalık’a yolu düşenlerin mutlaka gitmesi gereken bir mekandan ayrılıyoruz. Artık Sarımsaklı’ya geri dönüş ve uyku vakti, ne de olsa ertesi gün bizi yorucu ama bir o kadar da heyecan verici bir yolculuk bekliyor…
İkinci Gün:
Ayvalık’ta ilk sabahımız ve ilk Ayvalık Tostu keyfimiz. Buraya kadar gelmişken yemeden dönmek olmaz değil mi? Bugünkü gezimiz tamamen Alibey (Cunda) Adası’na ayrılmış bulunmakta. Alibey Adası’na gitmek için önce Lale Adası’ndan geçiyoruz. Ayvalık ile Lale Adası arasındaki yola “ Gönül Yolu” deniliyor. Gönül Yolu’ndan sonra Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü’nden geçerek Alibey Adası’na ulaşıyoruz. Alibey Adası, Ayvalık merkezine 8 km. uzaklıkta. Adanın merkezine gitmek için isterseniz köprüyü geçtikten sonra soldaki yeni yolu ya da biraz ilerdeki yine solunuzda kalan eski yolu kullanabilirsiniz. Ya da bizim gibi eski yola dönmeyip sağ taraftaki yoldan giderek adanın kuzey bölgesini keşfedebilirsiniz. Bundan sonraki yolumuz oldukça bozuk, yer yer denize sıfır ama gizemli bir yol. İki tane terk edilmiş Rum köyü var burada. Yemek yiyebileceğiniz tek yer ilk köydeki Bıyıklı’nın Yeri. Başka alternatifinizin olmadığı bu yer, gürültü ve kalabalıktan uzak , kendi halinde ve oldukça salaş bir yer. Ama gördüğümüz kadarıyla oldukça rağbet görüyor. 
İlk köyden sonra geldiğimiz ikinci Rum köyü için terk edilmiş demek çok zor. Evler gayet güzel ve yeni görünüyor. Ama köyde sadece bir kişi yaşıyor. Sağolsun, bize yolu tarif ediyor da kaybolmadan Patriçia Koyu’nda bulunan Ayışığı Manastırı’na ulaşıyoruz. Ama manastıra ulaşmak o kadar kolay değil. Bu köyde arabanızı bırakmanız ve yaklaşık yarım saatlik, zeytin ağaçları arasında ve cırcır böcekleri, çekirgeler eşliğinde bir yürüyüş yapmanız gerekiyor. Unutulmaması gereken tek şey; Ayışığı manastırı için ilerlerken yol ikiye ayrılmaktadır ve doğru tercih sol taraftan gitmektir! Manastıra gidince tüm yorgunluğumuzu unuttuk , büyülendik sanki. Ama bir o kadar da üzüldük. Resimlerden gördüğümüz halinden pek bir şey kalmamış aslında, define avcıları her yeri delik deşik edip, yağmalamışlar. Ama yine de insanı içine alan bir gizemi var hala.“ Gündüz böyleyse geceyi düşünemiyorum” dedirtecek kadar çekici. Sabancı ailesinin burayı alıp restore edeceğini duyduk . Sevinelim mi acaba bilemedik. Dönüşte köydeki amcanın yanında mola veriyoruz ve isteyen rahatlıkla sessiz ve çarşaf gibi denize girebiliyor.
Biz denize girme hakkımızı Ortunç Koyu’nda kullandık. Çok fazla bilmeden ama ısrarla gittiğimiz yol bizi oraya kadar götürdü. Ortunç Koyu, Alibey Adası’nın sonu olup, Midilli Adası manzaralıdır. Orada kamp alanında denize girerek günün yorgunluğunu attık ve oldukça güzel olan geleneksel yaprak sarması ile otlu börekten yedik. Alibey Adası’nın merkezine döndükten sonra ilk hedefimiz Aşıklar Tepesi’nde yer alan, 2007 senesinde Rahmi Koç tarafından alınıp restore edilen H. Kent Kütüphanesi ve tarihi değirmen oldu. Her ne kadar değirmene çıkmak yasak olsa da ortam gayet güzeldi. Burada yer alan kafede oturarak manzaranın ve günün tadını çıkarabilirsiniz. Adanın dar ve insanı çeken sokaklarında yaptığımız fotoğraf ve keşif turundan sonra ( Tulumbalı Sokak, Cunda Taş Fırını gibi) yolumuz doğruca 1873 yapımı Taksiyarhis Kilisesi’ne çıktık. Kilise yıllara inat hala ayakta ama çok acil restore edilmesi gerekmektedir.
Bütün gün gezmiş olmanın verdiği mutluluk ve huzurla akşam yemeğimiz için hazırlanmaya başladık. Ada da arabanızı otoparka bırakıyorsunuz, biz de Adaspor’un otoparkına bıraktık (4,-TL)Sahil boyunca pek çok balık restaurantı, Sakızlı Dondurma ve Cunda Lokması satan mekanlar bulunmaktadır. Lokmanın en büyük özelliği üzerine hindistan cevizi veya susam dökülerek ikram edilmesidir. 2,-TL dan başlayan porsiyonu bir kişi için fazlasıyla yeterlidir. Tatlı için alternatif isteyenlere dışı sıcak içi soğuk olan kızarmış dondurma tavsiye edilebilir.
Adanın mezeleriyle meşhur restaurantı Bay Nihat’tır. Alternatifin çok olduğu bu yer diğerlerine göre biraz pahalı olsa da her zaman ilk tercih edilecek yerlerdendir. Deniz Restaurant’a gitmeyi planlarken kendimizi birden Nessos Restaurant'da bulduk. Ve Rakı+Balık= Ayvalık sözünü burada bir de biz gerçekleştirmiş olduk. Balık ve mezeler süper, kafalar gayet güzel bir şekilde yemeğimiz yedik. Yemek sırasında yaşadığımız (bizce tek sorun ama adanın özelliği) kedi bolluğu dışında hiçbir sorunla karşılaşmadık. Yemekten sonra dilerseniz mekanda dilerseniz adadaki meşhur Taş Kahve’de çayınızı ya da kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Ve artık adadan ayrılma zamanı…
Üçüncü Gün:
Ayvalıkta ikinci sabahımız… Bugün şöyle güzel bir tekne turuna çıkmak istedik ve Ayvalık merkeze doğru yola koyulduk. Turların tanıtım ve satış standları Sarımsaklı’da da olmasına rağmen biz gezeceğimiz tekneyi görerek seçmek istedik. Tekne turuna çıkmadan önce birkaç olmazsa olmazımız vardı. İlki kesinlikle yüksek seste pop-arabesk müzik olmaması, bunu takiben animasyon ve dansöz olmaması, tuvalet ve duş imkanının olmasıydı. Tur fiyatları 15 ile 20,-TL arasında değişiyor. Karar vermeden önce muhakkak teknelerin içini gezmenizde fayda var. Bu olmazsa olmazlarımız sonucu kararımızı Coşkun Kaptan’ın liderliğinde Bambi Tur’dan yana kullandık(20,-TL). Hem tur boyunca hem de tur sonunda ne kadar doğru bir seçim yaptığımızı gördük. Tekne turu başlamadan önce Coşkun Kaptan hepimize gerekli tüm uyarıları yaptıktan sonra 11.30 gibi limandan ayrılan ilk tekne olarak yola koyulduk. İlk durağımız Ortunç Koyu oldu. Burada verilen 40 dakikalık yüzme molasından sonra Akvaryum Koyu’na doğru yola çıktık. Akvaryum Koyu, bize doyana kadar yediğimiz Sardalya balıkları için yemek mekanı oldu. Gerçekten de baştan anlaştığımız gibi doyana kadar balığımızı yedik. Zaten Bambi Tur’da her şey baştan anlaştığımız gibiydi. Özellikle diğer teknelerden uzak durması ve bizi tertemiz ve harikulade bir denizle başbaşa bırakması en büyük farklılıklarıydı. Yemek sonrası verilen 30 dakikalık yüzme molasından sonra diğer bir koya doğru yola koyulduk. Son koyda da Coşkun Kaptan’ın uyarısıyla çocuklar,can yeleğiyle yüzenler ve yüzmeyi pek de iyi bilmeyenler dışında herkes kendini masmavi sulara tekrar bıraktı. Akşam 18.30 civarında limana dönen son tekne olarak tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık.
Bu Ayvalık’taki son gün batımımız olacağı için aceleyle hazırlanarak süratle Cennet Tepesi’ne doğru yola koyulduk. Ayvalık limandan çıkıp sağa döndükten hemen sonra İzmir yoluna girip, daha sonra tabelaları takip ederek bulabileceğiniz ya da Sarımsaklı’dan Ayvalık’ a gelirken limana gelmeden hemen önce sağdaki İzmir ayrımından gidebileceğiniz yerdir Cennet Tepesi. Her ne kadar Şeytan Sofrası kadar bilinmese de onun da fazlasıyla ziyaretçisi bulunuyor. Manzara nasıl derseniz, tek kelimeyle kusursuz. Tüm Ayvalık, Alibey Adası, Lale Adası, bildiğiniz bütün adacıkların hepsini aynı anda görebileceğiniz, güneşin Alibey Adası’nın arkasından battığı, muhakkak görülmesi gereken bir yer. Son gecemizi de Alibey Adası’nda geçirdikten sonra ertesi gün yola çıkmak zorunda olmanın verdiği hüzünle pansiyonumuza geri döndük.
Son Gün:
Bu sabah kendimize biraz olsun torpil yaptık ve bir saat fazla uyuduk. Buradan ne kadar geç ayrılırsak o kadar çok mutlu olacaktık çünkü. Sarımsaklı – Ayvalık yolu üzerindeki Gelin Kayası’nda yaptığımız deniz manzaralı açık büfe kahvaltı yola çıkacak bizlere ilaç gibi geldi. Belli ki dalından koparılmış taze domates ve biberden yapılan menemen biz onu yiyene kadar soğumuş olsa da tadı damağımızda kalmış oldu bir kere. Uzun bir kahvaltının ardından,önce Ayvalık’ta Kürşat Zeytinyağı'nda yaptığımız zeytinyağı, zeytin, zeytinli sabun ve makarnalarda ve/veya süzme yoğurdun içine koyup güzel bir rakı mezesi yapabileceğiniz kurutulmuş domates sosu alışverişinden sonra 12.30 civarında aynı güzel yollardan geçerek Behramkale’ye doğru yola çıktık. Bu arada şunu da belirtmeliyim ki Kürşat mağazasının İstanbul – Nişantaşı’nda ve İzmir – Karşıyaka’da mağazası bulunuyor. Nişantaşı’nda çalışan biri olarak bu tarifsiz lezzeti nasıl fark edemediğimi düşündükçe utanıyorum. ( www.kursat.com.tr). (Behramkale – Assos hakkında detaylı bilgiler bir sonraki Bozcaada – Assos gezimizde verileceğinden burada anlatılamamaktadır.)
Çanakkale’den Eceabat’a arabalı vapurla yaptığımız yarım saatlik yolculuktan sonra arabamızla tekrar yollara koyulduk.Tekirdağ’da Köfteci İbrahim Usta’da verdiğimiz geleneksel Tekirdağ Köftesi molasından sonra gece 23.00 sularında evimize geri döndük. Unutulmamalıdır ki; her güzel şeyin elbette bir sonu var ama önemli olan o son gelene kadar bu güzelliğin sonuna kadar tadını çıkartmaktır. Güzelliklerin hep bizimle olması dileğiyle…
Eşsiz bir doğal güzelliğe sahip olan ada hakkında ilk bilgi veren Yunanlı tarihçi Heredot, İ.Ö. 459/454 yıllarında yöreden Ekatonisos olarak bahsetmiştir. Adalarda Aıol kenti vardır demekle yetinmiştir. Kentin ve bulunduğu adanın isminden bahsetmemiştir.
Bölgeye gelen yazarlardan tarihçi ve coğrafyacı Stravon (M.S. 21-63/64), Plinius (M.S. 79), Klaodius Ailianos ve Ptolomomaios da eserlerinde adadan bahsetmişlerdir. Ama isim vermemişlerdir. Çünkü yöreyi tam olarak bilmiyorlardı. Yörede iki batık kent bulunmaktadır.
    İ.Ö. 1500 yıllarında Yunanistan’dan gelenler Anadolu’nun batı sahillerinde ve adalarında 12 şehir kurmuşlar. Bu kavmin ismi Aiol deniyordu. Bunlar Çanakkale’den Gedize kadar Midilli dahil 12 kent kurmuşlardır. Bu 12 kentten biride Yunt adasının doğusundaki sahilde kurulmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında yazdığı “Kitab-ı Bahriye” sinde yöre adalarından Yunt Adaları olarak bahsetmektedir. Piri Reis adaların üzerinde başıboş gezen eşek, at ve kısraklardan esinlenerek bölgedeki adalara Yunt Adaları ismini vermiş olduğu tahmin edilmektedir.
Adaya, Moshonisia da denmektedir. Moshos sözcüğü içinde iki düşünce ileriye sürülmektedir. Birinci görüşe göre yöredeki kokulu bitkilerden yayılan güzel kokulardan ileri gelmektedir. İkinci görüşe göre ise 1530’lu yıllarda büyük adanın batısındaki küçük bir adada Moshas adında kötü ün salmış bir korsan, ailesi ve ortağı ile beraber yaşıyordu.    
   Korsan, Osmanlı Donanması yöreye gelince adayı terk etmek zorunda kaldı. O tarihten sonra korsanın yaşadığı adaya Moshonisos, bölgedeki adalar grubuna da Moshonisia denmeye başladı. Bu isim zamanla bütün adalara hâkim oldu.
   İtalyanca bir sözcük olan “Cunda” sözcüğünün anlamı, Meydan Larousse’da bir denizcilik terimi olarak “yelken açmak” yâ da “işaret sancaklarını çekmek için konulmuş yatay çubukların her iki ucu” anlamına geldiği yazılmaktadır.     
   M.S. 1770 yılına kadar tarihi belgelerde Yunda(Cunda) hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. 1770 yılında Osmanlı Donanmasının Çeşme’de Rus donanması ile yaptığı savaşta sağ kurtulan Hasan Paşa ve hafif yaralı üç arkadaşı ile Foça Dikili yolu ile Ayvalık’ın güney kısmına gelirler. Tesadüf olarak Papaz İkonomus’un çiftliğine düşer. Konuklarını çok iyi ağırlayan Papaz ile Hasan Paşanın dostlukları Ayvalıklılara özerklik belgesi verilmesini sağlamıştır
Bu ferman ile iç işlerinde bağımsız bir yapıya kavuşan Rumlar Eylül 1821 yılında çıkan Ayvalık isyanı Adayı da etkilemiş isyandan sonra Rumların bir kısmı kaçmış kalanı da sürgün edilmiştir. Ayaklanma esnasında adadaki binaların büyük bir kısmı tahribata uğramıştır. İsyandan sonra ekonomik kaynaklar Sultan II Mahmut’un emriyle ya Müslüman ailelere satılmış veya emaneten verilmiştir. 1824 yılında kenti terk etmek zorunda bırakılan halkın geri dönmelerine izin verilir.
    1832 yılında  bir fermanla geri dönmelerine izin verilen Rum halka malları iade edilir ve mülkiyet hakkı tanınır. 1840 yılında kaza yapılarak Karasi (Balıkesir) sancağına bağlanarak özerklik tamamen ortadan kaldırılır.1862 yılında Yunda belediye olur. Osmanlı  ile Rum halk anlaşarak belediyeyi kurarlar. Ada belediyesi için kazdırılan ilk mührün etrafında Yunanca olarak “Moshonisia Belediyesi 1862” yazmaktadır.
Mührün ortasında ise Osmanlıca olarak “Daire-i Belediye Cezire-i Yunda” yazmaktadır. Daha sonraları mührün ortasındaki Osmanlıca yazının yanlış okunması sonucu “Cunda” sözcüğü ortaya çıkmıştır. 1922 yılındaki mübadele ile adadan ayrılan Rumlarla yapılan görüşmelerde hiçbiri adanın adını “Cunda” olarak bilmemektedir. Ada hakkında kitap yazan Rum yazarlarda, Türklerin adaya Yunt Adası dediklerini yazarlar.     
                Ada belediyesi Eylül 1952 yılında yapılan oylama sonucunda iki mahalle olarak (Namık Kemal Mahallesi ve Mithat Pasa Mahallesi)  Ayvalık’a bağlanır. İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildiği dönemde Ayvalık’a özel bir önem vermişlerdir. Cunda ve Ayvalık 29 Mayıs 1919 da Yunan ordusu tarafından işgal edilmiştir. İşgale 172. Alay Komutanı Kaymakam Ali Bey (Atatürk’ün Nutukta belirttiği Afyonkarahisar mebusu Ali Çetinkaya) karşı koymuştur.
    Yunan ordusu Anadolu’ya çıktıktan sonra ilk direnişle Ayvalık’ta karşılaşmış, Kurtuluş Savaşının ilk kurşunu Yarbay Ali Çetinkaya tarafından Ayvalık’ta atılmıştır. 15 Eylül 1922 yılında tekrar Türk topraklarına katılan adaya Cumhuriyet döneminde Ali Bey ismi verilmiştir. 13 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması Yunanistan ile Anadolu arasında ki büyük göçün başlangıcı olmuştur. Tarihin ilk ve tek mübadele uygulaması 1923–1924 yıllarında  tamamlanmıştır.  
Mübadele sonucunda Ayvalık bölgesine Girit, Rumeli ve Midilli Adası’ndan Türkler gelmiştir. Adaya Midilli ve Girit’ten gelen Türkler yerleştirilmiştir. Adanın 1700-1800’lü yıllarda ekonomik, sosyal, kültürel yönden bu günkü durumundan daha çok gelişmiş olduğu bilinmektedir. Fakat bölgede yaşanan depremler gelişmenin ilerlemesine engel teşkil etmiştir. Asıl tahribat ise 5 Ekim 1944 yılındaki depremde yaşamıştır. Depremde adada ölüm olmamasına rağmen pek çok binanın tahrip olmasına neden olmuştur.
Zeytincilik, balıkçılık ve turizm adanın önemli ekonomik faaliyetleridir.1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alanın doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiş olması Adanın mimari yapısının korunmasında etkili olmuştur. Ayvalık merkezine 8 km . olan Ada ile Ayvalık arasında belediye otobüsleri ile ulaşım sağlanmaktadır. Ayvalık merkezden metropol kentlere yaz kış otobüs bulmak mümkündür. Adanın bazı merkezlere uzaklığı
 Cunda Adasının kuzey yönündeki Pateriça yarımadasının en uç noktasında yer alan
Ayışığı Manastırı,( Aİ DİMİTRİ TA SALİNA MANASTIRI)
 dik bir tepenin (299 rakım) denizle birleştiği noktada yer almaktadır. Ayışığı Manastırının inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. (1771 ve 1795 tarihlerinin iki taş üzerinde yazılı olduğu söylenmektedir
Fakat Ayvalık halkının 1771 tarihinde şehirden çok uzak olan bu manastırı inşa edebilecek gelişmişlikte olmadığı göz önünde tutulduğunda bu tarih pek gerçekçi görünmemektedir. 1795 tarihi daha olası gelmektedir. Zeytin tevziatı yapıldığı dönemde, Katerinli Fahrettin Bey’e verilen zeytinliklerin sınırları içerisinde olması, kapalı tutularak yazlık
olarak kullanılması ve bakım görmesi manastırın ayakta kalmasını sağlamıştır. Fahrettin Bey’in vefatından sonra şuursuz defineciler tarafından harap edilmiştir. Ayışığı Manastırının çevresi duvarlarla çevrili olup diğer manastırlarda olduğu gibi avlu ortasında kilisesi yer almaktadır.Manastıra su, dağdan künkler ile yalaklara getirilmekteydi.Zamanında manastırda hayvan beslenmekte, manastırın batı kısmındaki tarlalarda ise tarımcılık yapılmaktaydı.
    Avlu içerisinde yer alan kilise doğuya bakacak şekilde kubbeli (dört kemerli) olarak dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş. Kilisenin giriş kapısı sarımsak taşından inşa edilmiştir.
    Kilisede kullanılmış olan sarımsak taşı dikkate alındığında kilisenin çeşitli zamanlarda restorasyona tabi tutulduğu ve 1850’li yıllarda yıkılarak yeniden inşa edildiği anlaşılmaktadır.
    Patikadan girişte, hemen deniz tarafında iki katlı bina yer almaktadır. Günümüzde ikinci kata çıkışı sağlayan merdivenin
basamaklarının tamamına yakını kırılmış olup ikinci katın üst döşemesinin büyük bir kısmı tahrip olmuştur. Ayışığı Manastırı nın doğal ve insani etkilere açık olması zaman içerisinde büyük bir kısmının yıkılmasına neden olmuştur
Ayvalık ve Cunda
Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?
Baba tarafından Ayvalıklı olduğumdan sık sık ‘’Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?’’ gibi sorularla karşılaşıyorum. En son, bayram için Ayvalık’a gidecek olan Zeynep Abla’mdan da aynı soruyu duyunca fikirlerimi toparladım ve Ayvalık’ta yapmaktan hoşlandığım etkinlikler üzerine bir yazı yazmaya karar verdim. Umarım Ayvalık’ta tatil yapmak isteyenlere yardımcı olabilirim! 
Çay:  Orfanos Cafe 
Ayvalık Meydan’da pek çok çay bahçesi vardır ama Orfanos Cafe’nin yeri başka! Çiçekli minderli koltukları bile insanın içini ısıtmaya yetiyor. Deniz kenarında bir masa kapıp akşam serinliğinde çay içmek için ideal. Kahvaltı için de gelebilirsiniz tabii. İster evden kahvaltılıklarınızı getirip ısmarladığınız çay eşliğinde yaparsınız kahvaltınızı, ister hiç uğraşmadan kahvaltı tabağı alırsınız, seçim size kalmış. Nitekim Ayvalık şehir içinde deniz kenarı nezih bir yerde çay keyfi yapmak için bana sorarsanız en güzel yer Orfanos Cafe. 
Ayvalık Tostu:  Mesut Büfe
Ayvalık’a giden herkes muhtemelen merkezdeki tostçular zincirini görmüştür. Yan yana
ufacık tost büfelerinden oluşur bu zincir. Nitekim has Ayvalık tostu yemek istiyorsanız oradaki Mesut Büfe’ye uğramanız şart, diyebilirim. Ayvalık tostu; sucuk, sosis, kaşar, domates, turşu, ketçap ve mayonezden yapılır. Ancak normal tosttan ayrıldığı noktalardan biri de Ayvalık merkezdeki fırından çıkan özel Ayvalık tostu ekmeğiyle yapılmasıdır. Dilerseniz tostun içeriğini istediğiniz şekilde değiştirebilirsiniz. Örneğin ben herhangi bir et ya da sos istemediğimden domates ve turşulu, çift kaşarlı tost istiyorum genellikle. Çocukluktan beri Ayvalık’a giden biri olarak tereddütsüz söyleyebilirim ki Mesut Büfe’den daha iyi tost yapanına rastlamadım.
Dondurma:  Öztürk Cafe – Cunda
Pek çok deneme sonucu Ayvalık dondurmasının en iyi yerinin Cunda (Alibey) Adası’ndaki Öztürk Cafe olduğunda karar kıldım. Özellikle sakızlı, çikolatalı ve tarçın seviyorsanız Santa Maria’lı dondurması harika. Bunların dışında oldukça fazla dondurma çeşidi de var. Dondurmayı kornet denen külahlarda yemenizi öneririm, çünkü sıcak sıcak gözünüzün önünde yaptıkları bu külahların tadı da dondurmalar kadar hatırda kalıcı.
Ayrıca Cunda’ya mutlaka gidip oradaki takı, hediyelik eşya vb. pek çok orijinal ürünün bulunduğu çarşıyı gezmenizi de tavsiye ederim.
Deniz:  Sarımsaklı Sahili
Ayvalık deniz şehri olduğundan denize girmek için pek çok yer var. Ancak benim favorim Sarımsaklı sahili. Buz gibi masmavi denizi serinlemek için birebir. Üstelik daha sakin bir deniz keyfi yapmak için tenha yerlerini bulmanız da mümkün; Badavut tarafı o yönden daha uygun olabilir.
Gün Batımı:  Şeytan Sofrası
Şeytan Sofrası Ayvalık’la özdeşleşmiş bir tepe. Adını bu tepedeki sözüm ona şeytanın ayak izi olan bir çukurdan alıyor. Nitekim tüm Ayvalık’ı tepeden görüp gün batımını izlemek için mükemmel bir yer Şeytan Sofrası. Fotoğraf çekmeyi de seviyorsanız çok güzel kareler yakalayabilirsiniz bu sırada.
Eğer arabanız varsa ya da Ayvalık’tan biraz uzaklaşma olanağınız olursa diye Ayvalık’ın çevresinde yaklaşık bir saatlik araba yolculuğuyla gezebileceğiniz yerlerden söz etmek istiyorum biraz:
Köy Kahvaltısı:  Cafe Pinea – Demircidere Köyü
İzmir-Bergama’ya bağlı Kozak Yaylası’nda Demircidere Köyü’nde bulunan Cafe Pinea temiz bir köy havasından çok daha fazlasını sunuyor size. Gerek modern ve şık mekânı gerekse hizmet ve lezzet kalitesiyle çok hoş bir yer. Biz gittiğimizde serpme köy kahvaltısı aldık ve o kadar memnun kaldık ki yediklerimin tadı hâlâ damağımda. Üstelik İstanbul’da en azından 25 liraya yiyecebileceğiniz türden olan bu kahvaltı kişi başı yalnızca 13 lira. Peynirli sahanda yumurtası da nefis Cafe Pinea’nın; ancak bizim gibi kahvaltıya ek olarak alacaksanız tek kişilik porsiyonun iki kişiye bile fazla geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim, zira bir porsiyonu iki yumurtadan yapıyorlar.
Gitmeden önce mümkünse rezervasyon yaptırın, çünkü genellikle çok yoğun oluyor. İletişim ve daha fazla bilgi için Cafe Pinea’nın sitesine bir göz atabilirsiniz.
Et Yemeği:  Saklıbahçe Restaurant – Çamlıbel Köyü
Edremit-Güre’ye bağlı Çamlıbel Köyü’ndeki Saklıbahçe Restaurant tıpkı Cafe Pinea gibi çok hoş bir mekâna ve lezzetli yemeklere sahip. Sac kavurma, bonfile gibi et yemekleri ailece deneyip beğendiklerimiz arasında; bunların yanı sıra kebaplar ve zeytinyağlı mezeler de mevcut. Ayrıca köy kahvaltısı bile var. Biz hiç denk gelmedik ama haftanın bazı günleri fasıl da oluyormuş. Saklıbahçe, tam da adına yakışır şekilde yeşillik içinde; bir gölet etrafına kurulmuş masalarda su sesi eşliğinde yemek yiyorsunuz. Güzel bir akşam yemeği için çok hoş bir yer.
İletişim ve daha fazla bilgi için Saklıbahçe’nin sitesine bakabilirsiniz.
Bunlara ek olarak Çamlıbel Köyü’nün yakınındaki Tahtakuşlar Köyü’ne yolunuz düşerse oradaki Etnografya Müzesi’ni gezip köyün tepesindeki çay bahçesinde manzara eşliğinde çay içmek isteyebilirsiniz. Ayrıca buralara gelmişken deniz kenarında oturmak isterseniz Akçay sahilinde Mado’da dondurma yiyebilirsiniz; zira Mado’nun terası akşam serinliğinde oturmak için ideal.
Umarım bir gün yolunuz Ayvalık’a düşer de buralara uğrar, hatta benim bilmediğim pek çok yeni yer keşfedersiniz
Hayatımda hiç bir zaman önceden planlayıp, aylar öncesinden rezervasyonlar yaptırıp tatile çıkamadım. Benim tatil havasına girmem için önce güneşi görmem lazım, tenimde yakıcılığını hissetmem lazım. İşte o zaman, gidelim buralardan, bir sahil kenarına atalım kendimizi moduna giriyorum.
Bu sene de farklı olmadı, hatta iznimizi ayarladığımızda bile tam belli değildi planımız :) Bir kaç seçenek vardı kafamızda ama çok net değildi hiçbir şey. Sonunda uzun zamandır görmek istediğimiz Ayvalık tarafına gitmeye karar verdik. Yakın olduğu için arabayla gidebilecek, böylece etraftaki her yeri de gezecektik.
17.Haziran Pazar sabahı planladığımız gibi 8:00 de yola koyulduk. Planımız Eskihisar-Topçular feribotuyla karşıya geçip oradan da Bursa-Balıkesir üzerinden Sarımsaklı'ya varmaktı. Toplamda 410 km yolumuz vardı, büyük bir aksilikle karşılaşmadan saat 15:00 civarında varış noktamıza ulaştık :)
Oteli ayarlamamıştık, aklımızda bir yer vardı gidelim görelim beğenirsek orada kalırız dedik, o konuda da sıkıntı çıkmadı. Sarımsaklı plajında önü kumsal güzel bir otele attık kendimizi. Ve 9 gece boyunca aynı otelde kalıp günübirlik geziler yaptık. Bir gün Foça, bir gün Bozcaada, bir gün Kazdağları. Hepsini aynı yazıda anlatırsam sıkıcı ve uzun olacağını düşündüğüm için ilk olarak Ayvalık ve civarını yazdım sonra diğer yerleri de anlatıcam.

Sonuç olarak ilk kez gittim ve hayran kaldım, özellikle de denizin berraklığı, temizliği beni çok etkiledi. Dibi gözüken denizi tropik adalarda görebileceğini sanan biri olarak benim için güzel bir sürpriz oldu:)  Bir de beyaz kum olsa tam olacaktı :)

Aşağıda kısa kısa her yer hakkında fikrimi anlattım;
Badavut: Ayvalık yönüne doğru giderken Sarımsaklı'dan bir sonraki koy. Annemler 3-4 yıldır yazları buraya gidiyorlar ve çok methediyorlardı. Bize de mutlaka gidin denizi mükemmel dediler. Tatilin 2. günü orada denize girmeye karar verdik ve ondan sonra bir daha Sarımsaklı kumsalında girmedik :) Badavut'un denizi mükemmel, o kadar berrak ki dibini görüyorsunuz. Havuz gibi resmen. Ben sürekli şnorkelle altımda yüzen balık sürülerinin peşine takıldım. Bir de kumunda altın pırıltıları var, sanki sim dökmüşsünüz gibi uçuşuyorlar. İnanılmaz bir görsellik veriyor kumsala ve denize. Badavut'ta konaklayacak yerler de var ama akşamları çok sessiz ve sakin bir yer. Ben kafa dinliycem ses istemiyorum diyorsanız size göre. Ama yok sıkılırım akşamları derseniz, bizim gibi Sarımsaklı'da kalıp her gün denize burada girebilirsiniz. 3km falan zaten arası.

Tekneyle Adalar Turu: Gittiğimiz her tatilde tekne turu yapmak gibi bir alışkanlığımız var. Tekne turu olmazsa olmazımız. Tabii ki Ayvalıkta da yaptık ama küçük bir hata etmişiz. Normalde Ayvalık merkezden kalkan tekneler var bir de Sarımsaklı plajından kalkan tekneler. Biz Sarımsaklı'dan kalkan teknelere bindik ve gezdiğimiz yerlerden ve duraklardan memnun kalmadık. Aslında Ayvalık kalkışlı turlara binmemiz gerekiyormuş. O yüzden siz siz olun böyle bir hata yapmayın :)

Tabii ki herşey kötüydü demiyorum, ikramlar falan süperdi, ben ilk defa bir tekne turunda sınırsız balık ve salata verildiğini gördüm, akşamüstü de karpuz. Hatta Cunda'da mola verince de lokma tatlısı ikram ettiler. O açıdan harikaydı. Ama deniz molası verdiğimiz yerler kötüydü, denizin ortasında, herhangi bir adaya falan yanaşmadan girip çıktık. Öyle denizde dolandık durduk. Yine de değişik bir gün oldu, tekneyle gezmiş olduk.
Ha bir de teknenin üst katında canlı müzik vardı :))) Biz alt katta gölgede takılmayı tercih ettik, bir ara üst kata bir bakayım nasılmış dedim gözlerime inanamadım, abinin biri piyanist şantör kıvamında çalıp söylüyor, teyzeler de göbek atıyor. Kaçarak uzaklaştım :))


Zeytinyağları: Ayvalık'a gidip de zeytinyağı almadan olmaz. O kadar çok zeytinyağı satan yer var ki ben şaşkın oldum resmen. En sonunda farklı yerlerden 1'er litrelik bir çok zeytinyağı alarak olayı çözdüm :) Ben yemekler de dahil zeytinyağı haricinde sıvı yağ kullanmıyorum. Ve ekmek banıp yemeyi de çok seviyorum. O yüzden gerçekten lezzetli zeytinyağı görünce kendimden geçiyorum :) Ayvalık bu açıdan benim için cennetti diyebilirim. Bu arada yemeklerde riviera, salatalarda sızma kullanın olayı da tamamen saçmalık. Ege'de herkes tek çeşit yağ kullanıyor o da sızma zeytinyağ. Öyle bir ayrım yok yani. Kızartma yapmadığınız sürece sızma yağ kullanabilirsiniz
Benim bir de tutkunu olduğum bir lezzet var ki o da bademli yeşil zeytin. İlk kez annemler Badavut'a gittiklerinde getirmişlerdi, çerez niyetine yenilecek kadar lezzetli. Ayvalıklı arkadaşım Emel sayesinde dolabımdan eksik olmuyor bittikçe getiriyor sağ olsun :) Bu sefer gitmişken ben de aldım bir kavanoz. Mutlaka denemelisiniz.

Bir de kardeşim kullanıyormuş, damla sakızı reçeli (macunu) var. Tatlılara muhallebilere damla sakızı yerine bundan koyuyormuş. O söylemese aklıma gelmezdi almak, hem ona hem kendime aldım. Deneyince yazarım nasıl bişey olduğunu :)

Ayvalık ve çevresi hakkında yazacaklarım bu kadar, Foça, Bozcaada ve Kaz Dağlarını ayrıca başka yazılarda aktarıcam.
Şimdi sizi Türkiye nin en keyifli yerlerinden birine götürmek istiyorum. Ne zaman gitsem (ki çok sık gitmekten yana her daim kalbim) içim huzur dolar, hiç geri dönmek istemem.

GÜZEL KOKULU ADA -2 :CUNDA

 CUNDA TOP 10:

1. Bay Nihat

2. Yörük Mehmet’in Yeri

3. Taş Kahve

4. Nesos Restoran

5. Girit Mutfağı

6. Necdet Kent Kütüphanesi

7. Güler Tatlıhanesi

8. İmren Pastanesi

9. Çamlık Dondurma

10. Deniz Restoran

Bunları Yapmadan Dönmeyin

•Arnavut kaldırımlarında      gezmeden

•Âşıklar tepesine çıkmadan

•Lokma tatlısı yemeden

•Taş kahvede ada çayı içmeden

•Ada Restaurantta balık yiyip      rakı içmeden

•Bıyıklının yerine uğramadan

•Pateriça köylerine gitmeden

•II. Köyden Ai Dimitri Ta Salina      Manastırına kadar yürümeden

•Tarihi yel değirmenlerini      görmeden

•Taksiyarhis      Ta Çamia Manastırında oturup manzarayı seyretmeden

•Sahilden Panayia Manastırına      doğru yürüyüş yapmadan

•Resim çekmeden

•Cundanın ıssız koylarında      yüzmeden

•Küçük gezi tekneleriyle ada      turu yapmadan

•Panorama Otelden Gün Batımını      İzlemeden

Cunda (Alibey) Adası ;

•Gözlerinizi kapatın, mis gibi deniz kokusu ciğerlerinizi doldursun, hafiften bir esinti, etrafınızda yerli yabancı insan sesleri, kavga, stres yok ama hepsi gülüşüyor. Doğru yerdesiniz, burası Cundaaaa...

•İlk önce kalabalık sahilinde keyifli bir tur atın, elinizde ya sakızlı dondurması ya da meşhur lokması olsun ama.

•Girişteki güneş saatinde bir deneme yapın bakalım doğru mu diye, hiç bıkmadan her gittiğimde burada buluyorum kendimi. Nasıl mı bakacaksınız; hangi aydaysanız onun üzerinde dik şekilde durun, gölgeniz hangi sayının üzerinde; işte size şu anki saat :)

•Ufak çarşısından şile bezi elbiseler, takı, kitap (isterseniz değiştirme bile yapıyorlar), aklınıza gelen tüm hediyelik eşyalardan, yerel çantalardan alın, 3 kuruşa 5 kuruşluk keyif satın almak bu olsa gerek.

•Tam en civcivli yerde taş kahvesi var, yüksek tavanı, tarih kokan duvarları, amcaların, çocukların, gençlerin ortak noktasında, kahvenizi yudumlayın, sadece gelip geçeni değil sahildeki restoranları da inceleyin otururken, birazdan yemek vakti gelecek.

•Hoş hangisine girseniz en tazesi en lezzetlisi olacaktır kesin. Ben genelde her gittiğimde değiştiriyorum, hep farklı restoran da yiyorum gönlü kalmasın kimsenin diye :) Zaten önünden geçerken vitrinindeki onlarca mezeyi görüp de ilk restorana dalmamak bayağı irade gerektirir.

•Yemek yediğiniz masalar hemen denizin dibinde, ekmek atıyorsunuz balık doluyor bir anda, kendinizden çok onları besliyorsunuz , hatta ben bir keresinde pişmiş balık attım onu bile yedi caniler,

•Sınırsız meze seçeneğiniz var, ben en çok çiçek dolması, kalamar dolması, ahtapot, fava, deniz börülcesi, tereyağlı karides, kaşarlı mantar...... ee şey hepsini seviyormuşum ben de sanırım :)

•Ölene kadar balık, mezeler, içecekler toplamda 2 Kişi alkolsüz 60 – 80 TL arası ödüyoruz her defasında, kafa başı hesap yaptıklarını da düşünmüyor değilim açıkçası.

•Her şey denizin dibinde kurulmuş gibi, ayağınız denize değer, siz nargile tüttürürsünüz mesela. Gez gez bitmez Cunda ve Ayvalık, her noktasından ayrı bir tat alırsınız.

Aşıklar tepesi , Değirmen; Cunda nın sembollerinden biri olmuş aşıklar tepesinde bulunan tarihi değirmen, Rahmi Koç tarafından restore edilip kütüphaneye çevrilmiş , Muhtar Kent in babası olan eski büyükelçi Necdet Kent in kitap koleksiyonu sergilenmekte.

•Bunun yanında süper bir manzaraya da sahip cafesinde , sonsuz gözüken denize karşı kahvenizi yudumlamak, parayla satın alınamayacak bir keyif bence.

Şeytan Sofrası; Şeytanın ayak izinin olduğunu söyledikleri ve herkesin dilek dileyip para attığı bir kaya parçası mevcut. Akşamları şeytan amca hasılatı topluyor anlayacağınız.

•Sizi etkileyecek tarafı ise “işte hayat bu beeeee” dedirtecek manzarası. Sevdiceğinizle sarılıp altında uçurumun bulunduğu kayalarda oturabilir, dilek ağacına bez bağlayabilir, cafesinde huzuru bulabilirsiniz.

Taksiyarhis Kilisesi; Ayvalık merkezde yer almakta, kilise duvarındaki kitabede 1844 yılında yapıldığı anlaşılıyor. Kapı sütunları ve merdiven basamaklarında sarımsak taşı kullanılmış.

•Uzun yıllar tekel deposu olarak harap edilmiş daha sonradan koruma altına alınmış, İnsani ve doğal olarak tahribata uğrasa da bölgede en iyi korunan kilise burası bence.

Ayışığı (Bekar Kızlar) Manastırı; Cunda adasında yer alan manastırın XVI yy da yapıldığı düşünülmekte. Sarımsak taşlarından yapılmış , bugünlere kadar hala ayakta kalabilmeyi başarmış.

•Suzan Sabancı bu güzelim manastıra sahip çıkıp yıllar süren restorasyonu yaptırıp müze ev olarak kullanıma açmış .

•Ayvalık a değer verip, keyif alan zengin ailelerin başında ; Halis Komili, Sabancılar, Rahmi Koç gelmektedir. Hepsi de tarihi binaları restore ettirip yeniden hayata döndürmüşler.

Çamlık; Sarımsaklı yönünden geldiyseniz , Ayvalık tabelasından sonra sizi çam ağaçlarıyla kaplı bu güzel semt karşılayacak. Merkeze 3 Km lik mesafede, eski Ayvalıklıların yazlık semti olarak biliniyor. Her yol denize açılır, yukarıdan baktığımızda, her yolun sonu deniz yani.

•Sokak isimleri hep çiçeklerden oluşuyor; Begonya, Itır, Kasımpatı...vs gibi. Bu semt de Tımarhane adasını da içine alan bir iç deniz bulunmakta.

•Ayvalık a bir defa geldiyseniz artık işiniz bitti ; asla gitmek istemeyeceksiniz, huzur ve mutluluk kanınıza işleyecek. Her sene koşa koşa buraya gelmek kaçınılmaz, hele ki suyundan da içtiyseniz kurtuluşunuz yok gibi :)

•Kalabileceğiniz otel ve pansiyon sayısı da çok fazla; fiyat bakımından en pahalı Ortunç Otel den tutun da , her aksesuarı özenle seçilmiş Taş Konak a, 5 Yıldızlı Temizel den, Bir İstanbul Masalında yer alan Haliç Park Otel’e ya da sahildeki ufak pansiyonlara kadar cüzdanınıza göre mutlaka bir yer bulacaksınız.

•Ülkemizin her köşesinin ne kadar güzel ve yaşanılası olduğunun bilincine varmak dileğiyle, mutlu kalın...


GenelBilgiler:

İtalyanca bir sözcük olan “Cunda” sözcüğünün anlamı, Meydan Larousse’da bir denizcilik terimi olarak “yelken açmak” yâ da “işaret sancaklarını çekmek için konulmuş yatay çubukların her iki ucu” anlamına geldiği yazılmaktadır

Eşsiz bir doğal güzelliğe sahip olan ada hakkında ilk bilgi veren Yunanlı tarihçi Heredot, İ.Ö. 459/454 yıllarında yöreden Ekatonisos olarak bahsetmiştir. Adalarda Aıol kenti vardır demekle yetinmiştir. Kentin ve bulunduğu adanın isminden bahsetmemiştir.

Bölgeye gelen yazarlardan tarihçi ve coğrafyacı Strabon (M.S. 21-63/64), Plinius (M.S. 79), Klaodius Ailianos ve Ptolomomaios da eserlerinde adadan bahsetmişlerdir. Ama isim vermemişlerdir. Çünkü yöreyi tam olarak bilmiyorlardı. Yörede iki batık kent bulunmaktadır.1770 yılında Osmanlı Donanmasının Çeşme’de Rus donanması ile yaptığı savaşta sağ kurtulan Hasan Paşa ve hafif yaralı üç arkadaşı ile Foça Dikili yolu ile Ayvalık’ın güney kısmına gelirler. Tesadüf olarak Papaz İkonomus’un çiftliğine düşer. Konuklarını çok iyi ağırlayan Papaz ile Hasan Paşanın dostlukları Ayvalıklılara özerklik belgesi verilmesini sağlamıştır

    İ.Ö. 1500 yıllarında Yunanistan’dan gelenler Anadolu’nun batı sahillerinde ve adalarında 12 şehir kurmuşlar. Bu kavmin ismi Aiol deniyordu. Bunlar Çanakkale’den Gedize kadar Midilli dahil 12 kent kurmuşlardır. Bu 12 kentten biride Yunt adasının doğusundaki sahilde kurulmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında yazdığı “Kitab-ı Bahriye” sinde yöre adalarından Yunt Adaları olarak bahsetmektedir. Piri Reis adaların üzerinde başıboş gezen eşek, at ve kısraklardan esinlenerek bölgedeki adalara Yunt Adaları ismini vermiş olduğu tahmin edilmektedir.

Adaya, Moshonisia da denmektedir. Moshos sözcüğü içinde iki düşünce ileriye sürülmektedir. Birinci görüşe göre yöredeki kokulu bitkilerden yayılan güzel kokulardan ileri gelmektedir. İkinci görüşe göre ise 1530’lu yıllarda büyük adanın batısındaki küçük bir adada Moshas adında kötü ün salmış bir korsan, ailesi ve ortağı ile beraber yaşıyordu.  

   Korsan, Osmanlı Donanması yöreye gelince adayı terk etmek zorunda kaldı. O tarihten sonra korsanın yaşadığı adaya Moshonisos, bölgedeki adalar grubuna da Moshonisia denmeye başladı. Bu isim zamanla bütün adalara hâkim oldu.

   M.S. 1770 yılına kadar tarihi belgelerde Yunda (Cunda) hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır.

Bu ferman ile iç işlerinde bağımsız bir yapıya kavuşan Rumlar Eylül 1821 yılında çıkan Ayvalık isyanı Adayı da etkilemiş isyandan sonra Rumların bir kısmı kaçmış kalanı da sürgün edilmiştir. Ayaklanma esnasında adadaki binaların büyük bir kısmı tahribata uğramıştır. İsyandan sonra ekonomik kaynaklar Sultan II Mahmut’un emriyle ya Müslüman ailelere satılmış veya emaneten verilmiştir. 1824 yılında kenti terk etmek zorunda bırakılan halkın geri dönmelerine izin verilir.

    1832 yılında  bir fermanla geri dönmelerine izin verilen Rum halka malları iade edilir ve mülkiyet hakkı tanınır. 1840 yılında kaza yapılarak Karasi (Balıkesir) sancağına bağlanarak özerklik tamamen ortadan kaldırılır.1862 yılında Yunda belediye olur. Osmanlı  ile Rum halk anlaşarak belediyeyi kurarlar. Ada belediyesi için kazdırılan ilk mührün etrafında Yunanca olarak “Moshonisia Belediyesi 1862” yazmaktadır.

Mührün ortasında ise Osmanlıca olarak “Daire-i Belediye Cezire-i Yunda” yazmaktadır. Daha sonraları mührün ortasındaki Osmanlıca yazının yanlış okunması sonucu “Cunda” sözcüğü ortaya çıkmıştır. 1922 yılındaki mübadele ile adadan ayrılan Rumlarla yapılan görüşmelerde hiçbiri adanın adını “Cunda” olarak bilmemektedir. Ada hakkında kitap yazan Rum yazarlarda, Türklerin adaya Yunt Adası dediklerini yazarlar.   

Cunda (Alibey) Adası: Ada olmakla birlikte 1817 yılında denizin doldurulmasıyla karaya bağlantısı sağlanmış. Bir çoklarının sandığı gibi adaya gitmek için feribot gerekmiyor :) Dar taş sokakları ve eski taş evleri adaya hayran olmama yetti. Adada mübadele öncesinde yaşayan Rum Ortodoks cemaatinden kalma bir çok kilise ve manastır da mevcut, koruma altına alınmış ve bir çoğunda restorasyon devam ediyor. Biz geceleri dolaşmak için gittik adaya bir kez de tekne turuyla gündüz yanaşıp 1 saat gezdik. O yüzden nereden denize girilir, plajı var mıdır bir fikrim yok ama duyduğum kadarıyla denize girmek için pek tercih edilmiyor.

Akşamları ise kıyıdaki balıkçı lokantalarıyla, kafeleriyle oldukça şenlikli oluyor. Gidince mutlaka lokma yemenizi tavsiye ederim. Bir de sakızlı dondurma. Balık yiyecekseniz oraya özgü Papalina balığını denemeniz lazım. Hamsiye benzeyen çerez niyetine yenilen bir balık. Bir de dibek kahvesi meşhurmuş, biz tekne turuyla kalabalık bir grup gittik eşim bir deneyelim nasılmış dedi. Ama normal kahveden bir farkı yoktu. Gerçekten  usulünce yapan yer bulursanız deneyin.

Şeytan Sofrası: Burası Ayvalık merkeze 8km, Sarımsaklı'ya da 4km uzaklıkta. Sönmüş bir volkandan kalan lav birikintileriyle oluşmuş tepede Şeytanın ayak izine benzeyen bir şekil de kafes içine alınmış turistlerin ilgisini çekiyor. Hiç bir anlam veremediğimiz bir şekilde insanlar buraya para atıp dilek diliyor, nasıl bir mantıksa artık şeytandan dilek dilemek, bir şey diyemiyorum :)

Biz de diğer herkes gibi gün batımını izlemek amacıyla çıktık buraya. Yüksek bir tepe olduğu için çevredeki adaların çoğunu tepeden görüyorsunuz. Muazzam bir görsel şölen. Hele ki gün batımı muhteşem. Biz gün batımından yarım saat falan önce gittik. Epeyce kalabalıktı, sinema izler gibi hepimiz dizildik güneşin yavaş yavaş batışını izledik sessizce. Güneş tamamen gözden kaybolunca bir alkış koptu, güneş battı diye alkışlamak adettenmiş :)

Sarımsaklı Plajı:

Ayvalık girişinden sonra Sarımsaklı yol ayrımına sapınca; upuzun ve ipek gibi kumlarla kaplı Sarımsaklı plajındasınız, soyunun ve hiç düşünmeden hemen atlayın denize.Şemsiye ve şezlong için cüzi bir ücret ödeyerek tüm gününüzü geçirebilirsiniz burada. Denizi sizi ürkütmeyecek gibi , dibinde tek taş yada ot yok, havuz bu havuzzzz.Plajın uzunluğu kesintisiz 5 Km, genişliği de yer yer 50-100 metre arasında değişmekte, yan yana şirin mi şirin 22 plajdan oluşuyor ve hepsi halka açık.Acıktığınızda sahildeki sıralı restoranlardan birine girebilir ve sıcacık ayvalık tostunuzla, taze sıkılmış meyve suyunuzun keyfini çıkarabilirsiniz.

 Ayvalık'ın Küçükköy beldesinde bulunan ve 7km lik kumsalıyla bilinen yer. Bir çok Otel, Motel ve Pansiyon mevcut. Biz 10 gün boyunca burada bir otelde kaldık ve her yere günübirlik gidip geldik. Lokasyon olarak çok iyiydi. Akşamları Ayvalık merkezde hiç hareket olmuyor (Cunda'da yoğunlaşıyor eğlence) ama Sarımsaklı'da 7km'lik sahil boyunca yürüyüş imkanı, sahildeki lokmacılardan, dondurmacılardan atıştırma imkanı, kafeler, dükkanlar falan olması çok iyi.

Gelelim en önemli kısma, denizi nasıl? Süper, genellikle Edremit Körfezi'nde çoğu yerde (Akçay, Ören v.s.) deniz suyu dondurucu soğukluktadır, Ören'i bizzat tecrübe ettim oradan biliyorum, Sarımsaklı Akdeniz'e göre soğuk olmakla birlikte yüzülebilecek seviyede :) Daha da önemlisi tertemiz bir deniz, dibini görüyorsunuz. Yalnız en kötü yanı gidiyorsun gidiyorsun derinleşmiyor, çok dengesiz yükselip alçalmalar var. Tam yüzerken bir anda sığ bir yere geliyorsun falan. Bir de çok kalabalık oluyor o yüzden Sarımsaklı'da konaklayıp Badavut'ta denize girmek en doğru tercih olur.
 

Ayvalık - Alibey Adası ( Cunda) - Sarımsaklı Gezisi

Tatil, yaz tatili olunca işin içine biraz deniz-kum-güneş üçlüsü giriyor, önce kendimizce keşfedip sonra da kendimizi ödüllendirmek amacıyla başladık bu gezimize.Öğlen saatlerinde Ayvalık’a ulaştık ve önce 1 saatlik panoramik şehir turu yaptık. Ayvalık’ın merkezinde bulunan ve saatiyle ünlü olduğu için Saatli Cami denilen, Cumhuriyetin ilanından sonra Cami olarak kullanılan Agios Yannis Kilisi ile başlayan şehir turumuza, Perşembe günleri , Ayvalık’ın dar sokaklarında kurulan pazarında dolaşarak devam ettik. Perşembe günleri kurulan bu pazara Girit Halkı çok rağbet gösteriyormuş, gezimiz sırasında bunu fazlasıyla gördük.

Ayvalık merkezden ayrılarak Sarımsaklı’ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 6-7 dakikalık bir yolculuktan sonra kalacağımız pansiyona yerleştik. Ayvalık’ta çok fazla konaklama alternatifi olmaması, Alibey Adası’nın ise Butik Otel konseptinden dolayı fiyatlarının oldukça yüksek olmasından dolayı bu bölgede konaklamayı tercih ettik. Sarımsaklı beldesi , 7 km lik kumsalıyla meşhur. Gerçekten de oldukça uzun ve geniş bir kumsalı var. Bu kumsal boyunca da pek çok otel ve pansiyon seçeneği mevcut. Hani oraya gidince kalacak yer bulurum derseniz alternatifiniz çok fazla. Uzun ama zevkli bir yolculuktan sonra kendimizi, buz gibi olduğu hep söylenen ama şansımıza olsa gerek rahatlıkla girilebilecek kadar soğuk olan Ege Sularına attık. Bu da günün birinci ödülü oldu bizim için. Hava oldukça sıcak olmasına rağmen Ayvalık’ın meşhur rüzgarı bunalmamızı engelledi, deniz kenarında kısa ama derin bir uyku çektik. Sarımsaklı plajlarının tek olumsuz tarafı, tuzlu sudan arınmak için duş alabilme imkanınızın olmaması. Tüm günü orada geçirmeyi planlayanlar için sıkıntı yaratabilir.
Akşam saatleri ve gün batımı yaklaşıyor. Günümüzün ikinci ödülü için yola koyulduk; Şeytan Sofrası. Ayvalık-Sarımsaklı arasında denize doğru uzayan bir yol düşünün, denize sıfırken giderek yükseldiğiniz. Yol boyunca onlarca araba, belli ki sizi orada güzel bir şey bekliyor. Tam tepeye gelmeden arabanızı müsait bir yere bırakırsanız iyi olur. Aksi taktirde dönüş için epey bir beklemeniz gerekebilir. Biz tepeye ulaştığımızda saat 19:45 ti. Görüp görebileceğiniz en güzel manzaralardan bir tanesi; mükemmel bir deniz, üzerinde pek çok irili ufaklı ada. Kimine elinizi uzatsanız tutacaksınız sanki. Kimi ülkemize çok yakın ama bizim değil. Şeytan Sofrası her zamanki gibi çok kalabalık, şeytanın ayak izi denilen ama ayak izinden başka her şeye benzeyen ve maalesef içi su dolu olduğu için bozuk paraların atılmış olduğu yer ile dilek ağacı olarak tasarlanan kısım oldukça rağbet görmekte. Doyumsuz doğası geçen yıllarda çıkan yangın(!) nedeniyle kaybolmuş. Şeytan Sofrası’nda herkes yerini almış, güneşin batışını bekliyor. Önce ağır ağır hareket eden güneş, 20:30 dan sonra kendini süratle bırakmış ve alkışlar eşliğinde batmıştır. Buraya gelirken fotoğraf makinelerinizi kesinlikle unutmamalısınız. Bakmaya doyamayacağınız kareleri mutlaka yakalayacaksınız.
Şeytan Sofrası’ndan sonra sıra güzel bir akşam yemeğine geldi. Önceden yaptığımız araştırmalar doğrultusunda Ayvalık merkezde, denize sıfır olan Deniz Kestanesi Restaurant’ına gittik.
Neler mi Yiyebilirsiniz?
-Hardal,turp ve zahar otlarindan yapilan sicak ottabagi
-Sutlu bakla
-Girit salatasi
-Enginar salatasi
-Yufkaya sarili karides
-Begendili ahtapot
Hepsi şahanedir, Fakat herkesin damak zevki farklı olabilir tabii
İsteyenler Cunda'dan alışveriş yapabilir, zeytin ve peynir deneyibilsiniz, aldığımız yerlerin adını hatırlamıyorum ama büyük kırma zeytinleri hala yiyoruz, keçi peyniri de güzeldi aldığımız, vakumladılar orada yolda bozulmadı. Alışveriş sonrası taş kahvede türk kahvesi de içtikten sonra hadi dedik Zeytinbağı'na gidelim. Bukonuyla ilgili en çok yazdığım yer burası oldu herhalde, kazdağlarına giderken ayvalıktan yaklaşık 50 dk ileride çamlıbel köyünde bir otel, biz otelinde hiç kalmadık hep yemeğe gidiyoruz, hep güzel ve değişik şeyler yiyip mutlu bir şekilde dönüyoruz
Bu gidişimizde:
-Fume lor (kaymak gibi ama tütsülü bir tadı vardı, ilk defa yedim)
-patlıcanlı roka
-ahtapotlu pilav
-lor koftesi
-mini file
-portakal & çilek suyu denememiz önerildi.
 Mekana girdiğinizde sol tarafta gördüğünüz mezeler aklınızı başınızdan almaya yetiyor. Cunda’da balık yiyeceğimiz için burada tamamen mezelere, yöreye has otlara ve tabiî ki vazgeçilmezimiz Karides Güveç ve Kalamar Tava’ya verdik kendimizi. Kabak Çiçeği Dolması(mükemmeldi) , Girit Usulü Yaprak Sarma(İkinci favorimdi), Deniz Börülcesi, Yöresel Otlar, Tereyağlı Karides, Ahtapot Saltası ve diğerleri… Tek kelimeyle leziz mezeler yediğimiz ve kesinlikle bir daha geleceğimiz ve Ayvalık’a yolu düşenlerin mutlaka gitmesi gereken bir mekandan ayrılıyoruz.
İkinci Gün:
 
Ayvalık’ta ilk sabahımız ve ilk Ayvalık Tostu keyfimiz. Buraya kadar gelmişken yemeden dönmek olmaz değil mi? Bugünkü gezimiz tamamen Alibey (Cunda) Adası’na ayrılmış bulunmakta. Alibey Adası’na gitmek için önce Lale Adası’ndan geçiyoruz. Ayvalık ile Lale Adası arasındaki yola “ Gönül Yolu” deniliyor. Gönül Yolu’ndan sonra Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü’nden geçerek Alibey Adası’na ulaşıyoruz. Alibey Adası, Ayvalık merkezine 8 km. uzaklıkta. Adanın merkezine gitmek için isterseniz köprüyü geçtikten sonra soldaki yeni yolu ya da biraz ilerdeki yine solunuzda kalan eski yolu kullanabilirsiniz. Ya da bizim gibi eski yola dönmeyip sağ taraftaki yoldan giderek adanın kuzey bölgesini keşfedebilirsiniz. Bundan sonraki yolumuz oldukça bozuk, yer yer denize sıfır ama gizemli bir yol. İki tane terk edilmiş Rum köyü var burada. Yemek yiyebileceğiniz tek yer ilk köydeki Bıyıklı’nın Yeri. Başka alternatifinizin olmadığı bu yer, gürültü ve kalabalıktan uzak , kendi halinde ve oldukça salaş bir yer. Ama gördüğümüz kadarıyla oldukça rağbet görüyor.
İlk köyden sonra geldiğimiz ikinci Rum köyü için terk edilmiş demek çok zor. Evler gayet güzel ve yeni görünüyor. Ama köyde sadece bir kişi yaşıyor. Sağolsun, bize yolu tarif ediyor da kaybolmadan Patriçia Koyu’nda bulunan Ayışığı Manastırı’na ulaşıyoruz. Ama manastıra ulaşmak o kadar kolay değil. Bu köyde arabanızı bırakmanız ve yaklaşık yarım saatlik, zeytin ağaçları arasında ve cırcır böcekleri, çekirgeler eşliğinde bir yürüyüş yapmanız gerekiyor. Unutulmaması gereken tek şey; Ayışığı manastırı için ilerlerken yol ikiye ayrılmaktadır ve doğru tercih sol taraftan gitmektir! Manastıra gidince tüm yorgunluğumuzu unuttuk , büyülendik sanki. Ama bir o kadar da üzüldük. Resimlerden gördüğümüz halinden pek bir şey kalmamış aslında, define avcıları her yeri delik deşik edip, yağmalamışlar. Ama yine de insanı içine alan bir gizemi var hala.“ Gündüz böyleyse geceyi düşünemiyorum” dedirtecek kadar çekici. Sabancı ailesinin burayı alıp restore edeceğini duyduk . Sevinelim mi acaba bilemedik. Dönüşte köydeki amcanın yanında mola veriyoruz ve isteyen rahatlıkla sessiz ve çarşaf gibi denize girebiliyor.
Biz denize girme hakkımızı Ortunç Koyu’nda kullandık. Çok fazla bilmeden ama ısrarla gittiğimiz yol bizi oraya kadar götürdü. Ortunç Koyu, Alibey Adası’nın sonu olup, Midilli Adası manzaralıdır. Orada kamp alanında denize girerek günün yorgunluğunu attık ve oldukça güzel olan geleneksel yaprak sarması ile otlu börekten yedik. Alibey Adası’nın merkezine döndükten sonra ilk hedefimiz Aşıklar Tepesi’nde yer alan, 2007 senesinde Rahmi Koç tarafından alınıp restore edilen H. Kent Kütüphanesi ve tarihi değirmen oldu. Her ne kadar değirmene çıkmak yasak olsa da ortam gayet güzeldi. Burada yer alan kafede oturarak manzaranın ve günün tadını çıkarabilirsiniz. Adanın dar ve insanı çeken sokaklarında yaptığımız fotoğraf ve keşif turundan sonra ( Tulumbalı Sokak, Cunda Taş Fırını gibi) yolumuz doğruca 1873 yapımı Taksiyarhis Kilisesi’ne çıktık. Şuan restorasyonu sürmekte olan kilisenin iç düzenlemesi bitmediğinden kapalı vaziyette .En kısa sürede açılmasını bekliyoruz.
 
Bütün gün gezmiş olmanın verdiği mutluluk ve huzurla akşam yemeğimiz için hazırlanmaya başladık. Sahil boyunca pek çok balık restaurantı, Sakızlı Dondurma ve Cunda Lokması satan mekanlar bulunmaktadır. Lokmanın en büyük özelliği üzerine hindistan cevizi veya susam dökülerek ikram edilmesidir. 2,-TL dan başlayan porsiyonu bir kişi için fazlasıyla yeterlidir. Tatlı için alternatif isteyenlere dışı sıcak içi soğuk olan kızarmış dondurma tavsiye edilebilir.
Adanın mezeleriyle meşhur restaurantı Bay Nihat’tır. Alternatifin çok olduğu bu yer diğerlerine göre biraz pahalı olsa da her zaman ilk tercih edilecek yerlerdendir. Deniz Restaurant’a gitmeyi planlarken kendimizi birden Nessos Restaurant'da bulduk. Ve Rakı+Balık= Ayvalık sözünü burada bir de biz gerçekleştirmiş olduk. Balık ve mezeler süper, kafalar gayet güzel bir şekilde yemeğimiz yedik. Yemek sırasında yaşadığımız (bizce tek sorun ama adanın özelliği) kedi bolluğu dışında hiçbir sorunla karşılaşmadık. Yemekten sonra dilerseniz mekanda dilerseniz adadaki meşhur Taş Kahve’de çayınızı ya da kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Ve artık adadan ayrılma zamanı…
Üçüncü Gün:
 Şöyle güzel bir tekne turuna çıkmak isterseniz ve Ayvalık merkeze doğru yola koyulduk. Turların tanıtım ve satış standları Sarımsaklı’da da olmasına rağmen biz gezeceğimiz tekneyi görerek seçmek istedik. Tekne turuna çıkmadan önce birkaç olmazsa olmazımız vardı. İlki kesinlikle yüksek seste pop-arabesk müzik olmaması, bunu takiben animasyon ve dansöz olmaması, tuvalet ve duş imkanının olmasıydı. Tur fiyatları 15 ile 20,-TL arasında değişiyor. Karar vermeden önce muhakkak teknelerin içini gezmenizde fayda var. Bu olmazsa olmazlarımız sonucu kararımızı Coşkun Kaptan’ın liderliğinde Bambi Tur’dan yana kullandık(20,-TL). Hem tur boyunca hem de tur sonunda ne kadar doğru bir seçim yaptığımızı gördük. Tekne turu başlamadan önce Coşkun Kaptan hepimize gerekli tüm uyarıları yaptıktan sonra 11.30 gibi limandan ayrılan ilk tekne olarak yola koyulduk. İlk durağımız Ortunç Koyu oldu. Burada verilen 40 dakikalık yüzme molasından sonra Akvaryum Koyu’na doğru yola çıktık. Akvaryum Koyu, bize doyana kadar yediğimiz Sardalya balıkları için yemek mekanı oldu. Gerçekten de baştan anlaştığımız gibi doyana kadar balığımızı yedik. Zaten Bambi Tur’da her şey baştan anlaştığımız gibiydi. Özellikle diğer teknelerden uzak durması ve bizi tertemiz ve harikulade bir denizle başbaşa bırakması en büyük farklılıklarıydı. Yemek sonrası verilen 30 dakikalık yüzme molasından sonra diğer bir koya doğru yola koyulduk. Son koyda da Coşkun Kaptan’ın uyarısıyla çocuklar,can yeleğiyle yüzenler ve yüzmeyi pek de iyi bilmeyenler dışında herkes kendini masmavi sulara tekrar bıraktı. Akşam 18.30 civarında limana dönen son tekne olarak tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık.
Bu Ayvalık’taki son gün batımımız olacağı için aceleyle hazırlanarak süratle Cennet Tepesi’ne doğru yola koyulduk. Ayvalık limandan çıkıp sağa döndükten hemen sonra İzmir yoluna girip, daha sonra tabelaları takip ederek bulabileceğiniz ya da Sarımsaklı’dan Ayvalık’ a gelirken limana gelmeden hemen önce sağdaki İzmir ayrımından gidebileceğiniz yerdir Cennet Tepesi. Her ne kadar Şeytan Sofrası kadar bilinmese de onun da fazlasıyla ziyaretçisi bulunuyor. Manzara nasıl derseniz, tek kelimeyle kusursuz. Tüm Ayvalık, Alibey Adası, Lale Adası, bildiğiniz bütün adacıkların hepsini aynı anda görebileceğiniz, güneşin Alibey Adası’nın arkasından battığı, muhakkak görülmesi gereken bir yer. Son gecemizi de Alibey Adası’nda geçirdikten sonra ertesi gün yola çıkmak zorunda olmanın verdiği hüzünle pansiyonumuza geri döndük.
Son Gün:
Bu sabah kendimize biraz olsun torpil yaptık ve bir saat fazla uyuduk. Buradan ne kadar geç ayrılırsak o kadar çok mutlu olacaktık çünkü. Sarımsaklı – Ayvalık yolu üzerindeki Gelin Kayası’nda yaptığımız deniz manzaralı açık büfe kahvaltı yola çıkacak bizlere ilaç gibi geldi. Belli ki dalından koparılmış taze domates ve biberden yapılan menemen biz onu yiyene kadar soğumuş olsa da tadı damağımızda kalmış oldu bir kere. Uzun bir kahvaltının ardından,önce Ayvalık’ta Kürşat Zeytinyağı'nda yaptığımız zeytinyağı, zeytin, zeytinli sabun ve makarnalarda ve/veya süzme yoğurdun içine koyup güzel bir rakı mezesi yapabileceğiniz kurutulmuş domates sosu alışverişinden sonra 12.30 civarında aynı güzel yollardan geçerek Behramkale’ye doğru yola çıktık. Bu arada şunu da belirtmeliyim ki Kürşat mağazasının İstanbul – Nişantaşı’nda ve İzmir – Karşıyaka’da mağazası bulunuyor. Nişantaşı’nda çalışan biri olarak bu tarifsiz lezzeti nasıl fark edemediğimi düşündükçe utanıyorum. ( www.kursat.com.tr). (Behramkale – Assos hakkında detaylı bilgiler bir sonraki Bozcaada – Assos gezimizde verileceğinden burada anlatılamamaktadır.)
Çanakkale’den Eceabat’a arabalı vapurla yaptığımız yarım saatlik yolculuktan sonra arabamızla tekrar yollara koyulduk.Tekirdağ’da Köfteci İbrahim Usta’da verdiğimiz geleneksel Tekirdağ Köftesi molasından sonra yavaş yavaşdönüş yolculuğuna geçerken son olarak kent ile ilgili genel geçer bazı bilgileri tekrar ederek bilgilerimizi pekiştirelim.Biraz geriye giderekm kent belediyesinden başlayacak olursak:
                Ada belediyesi Eylül 1952 yılında yapılan oylama sonucunda iki mahalle olarak (Namık Kemal Mahallesi ve Mithat Pasa Mahallesi)  Ayvalık’a bağlanır. İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildiği dönemde Ayvalık’a özel bir önem vermişlerdir. Cunda ve Ayvalık 29 Mayıs 1919 da Yunan ordusu tarafından işgal edilmiştir. İşgale 172. Alay Komutanı Kaymakam Ali Bey (Atatürk’ün Nutukta belirttiği Afyonkarahisar mebusu Ali Çetinkaya) karşı koymuştur.
    Yunan ordusu Anadolu’ya çıktıktan sonra ilk direnişle Ayvalık’ta karşılaşmış, Kurtuluş Savaşının ilk kurşunu Yarbay Ali Çetinkaya tarafından Ayvalık’ta atılmıştır. 15 Eylül 1922 yılında tekrar Türk topraklarına katılan adaya Cumhuriyet döneminde Ali Bey ismi verilmiştir. 13 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması Yunanistan ile Anadolu arasında ki büyük göçün başlangıcı olmuştur. Tarihin ilk ve tek mübadele uygulaması 1923–1924 yıllarında  tamamlanmıştır. 
Mübadele sonucunda Ayvalık bölgesine Girit, Rumeli ve Midilli Adası’ndan Türkler gelmiştir. Adaya Midilli ve Girit’ten gelen Türkler yerleştirilmiştir. Adanın 1700-1800’lü yıllarda ekonomik, sosyal, kültürel yönden bu günkü durumundan daha çok gelişmiş olduğu bilinmektedir. Fakat bölgede yaşanan depremler gelişmenin ilerlemesine engel teşkil etmiştir. Asıl tahribat ise 5 Ekim 1944 yılındaki depremde yaşamıştır. Depremde adada ölüm olmamasına rağmen pek çok binanın tahrip olmasına neden olmuştur.
 
Zeytincilik, balıkçılık ve turizm adanın önemli ekonomik faaliyetleridir.1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alanın doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiş olması Adanın mimari yapısının korunmasında etkili olmuştur. Ayvalık merkezine 8 km . olan Ada ile Ayvalık arasında belediye otobüsleri ile ulaşım sağlanmaktadır. Ayvalık merkezden metropol kentlere yaz kış otobüs bulmak mümkündür. Adanın bazı merkezlere uzaklığı
Cunda Adasının kuzey yönündeki Pateriça yarımadasının en uç noktasında yer alan
Ayışığı Manastırı,( Aİ DİMİTRİ TA SALİNA MANASTIRI)
 dik bir tepenin (299 rakım) denizle birleştiği noktada yer almaktadır. Ayışığı Manastırının inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. (1771 ve 1795 tarihlerinin iki taş üzerinde yazılı olduğu söylenmektedir
Fakat Ayvalık halkının 1771 tarihinde şehirden çok uzak olan bu manastırı inşa edebilecek gelişmişlikte olmadığı göz önünde tutulduğunda bu tarih pek gerçekçi görünmemektedir. 1795 tarihi daha olası gelmektedir. Zeytin tevziatı yapıldığı dönemde, Katerinli Fahrettin Bey’e verilen zeytinliklerin sınırları içerisinde olması, kapalı tutularak yazlıkolarak kullanılması ve bakım görmesi manastırın ayakta kalmasını sağlamıştır. Fahrettin Bey’in vefatından sonra şuursuz defineciler tarafından harap edilmiştir. Ayışığı Manastırının çevresi duvarlarla çevrili olup diğer manastırlarda olduğu gibi avlu ortasında kilisesi yer almaktadır.Manastıra su, dağdan künkler ile yalaklara getirilmekteydi.Zamanında manastırda hayvan beslenmekte, manastırın batı kısmındaki tarlalarda ise tarımcılık yapılmaktaydı.
    Avlu içerisinde yer alan kilise doğuya bakacak şekilde kubbeli (dört kemerli) olarak dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş. Kilisenin giriş kapısı sarımsak taşından inşa edilmiştir.
    Kilisede kullanılmış olan sarımsak taşı dikkate alındığında kilisenin çeşitli zamanlarda restorasyona tabi tutulduğu ve 1850’li yıllarda yıkılarak yeniden inşa edildiği anlaşılmaktadır.
    Patikadan girişte, hemen deniz tarafında iki katlı bina yer almaktadır. Günümüzde ikinci kata çıkışı sağlayan merdivenin
 
basamaklarının tamamına yakını kırılmış olup ikinci katın üst döşemesinin büyük bir kısmı tahrip olmuştur. Ayışığı Manastırı nın doğal ve insani etkilere açık olması zaman içerisinde büyük bir kısmının yıkılmasına neden olmuştur
Ayvalık ve Cunda
Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?
Baba tarafından Ayvalıklı olduğumdan sık sık ‘’Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?’’ gibi sorularla karşılaşıyorum. En son, bayram için Ayvalık’a gidecek olan Zeynep Abla’mdan da aynı soruyu duyunca fikirlerimi toparladım ve Ayvalık’ta yapmaktan hoşlandığım etkinlikler üzerine bir yazı yazmaya karar verdim. Umarım Ayvalık’ta tatil yapmak isteyenlere yardımcı olabilirim!

Çay:
  Orfanos Cafe
 
Ayvalık Meydan’da pek çok çay bahçesi vardır ama Orfanos Cafe’nin yeri başka! Çiçekli minderli koltukları bile insanın içini ısıtmaya yetiyor. Deniz kenarında bir masa kapıp akşam serinliğinde çay içmek için ideal. Kahvaltı için de gelebilirsiniz tabii. İster evden kahvaltılıklarınızı getirip ısmarladığınız çay eşliğinde yaparsınız kahvaltınızı, ister hiç uğraşmadan kahvaltı tabağı alırsınız, seçim size kalmış. Nitekim Ayvalık şehir içinde deniz kenarı nezih bir yerde çay keyfi yapmak için bana sorarsanız en güzel yer Orfanos Cafe.
 
Ayvalık Tostu:  Mesut Büfe
 
Ayvalık’a giden herkes muhtemelen merkezdeki tostçular zincirini görmüştür. Yan yana
ufacık tost büfelerinden oluşur bu zincir. Nitekim has Ayvalık tostu yemek istiyorsanız oradaki Mesut Büfe’ye uğramanız şart, diyebilirim. Ayvalık tostu; sucuk, sosis, kaşar, domates, turşu, ketçap ve mayonezden yapılır. Ancak normal tosttan ayrıldığı noktalardan biri de Ayvalık merkezdeki fırından çıkan özel Ayvalık tostu ekmeğiyle yapılmasıdır. Dilerseniz tostun içeriğini istediğiniz şekilde değiştirebilirsiniz. Örneğin ben herhangi bir et ya da sos istemediğimden domates ve turşulu, çift kaşarlı tost istiyorum genellikle. Çocukluktan beri Ayvalık’a giden biri olarak tereddütsüz söyleyebilirim ki Mesut Büfe’den daha iyi tost yapanına rastlamadım.
 
Dondurma:  Öztürk Cafe – Cunda
 
Pek çok deneme sonucu Ayvalık dondurmasının en iyi yerinin Cunda (Alibey) Adası’ndaki Öztürk Cafe olduğunda karar kıldım. Özellikle sakızlı, çikolatalı ve tarçın seviyorsanız Santa Maria’lı dondurması harika. Bunların dışında oldukça fazla dondurma çeşidi de var. Dondurmayı kornet denen külahlarda yemenizi öneririm, çünkü sıcak sıcak gözünüzün önünde yaptıkları bu külahların tadı da dondurmalar kadar hatırda kalıcı.
Ayrıca Cunda’ya mutlaka gidip oradaki takı, hediyelik eşya vb. pek çok orijinal ürünün bulunduğu çarşıyı gezmenizi de tavsiye ederim.
Deniz:  Sarımsaklı Sahili
Ayvalık deniz şehri olduğundan denize girmek için pek çok yer var. Ancak benim favorim Sarımsaklı sahili. Buz gibi masmavi denizi serinlemek için birebir. Üstelik daha sakin bir deniz keyfi yapmak için tenha yerlerini bulmanız da mümkün; Badavut tarafı o yönden daha uygun olabilir.
 
Gün Batımı:  Şeytan Sofrası
Şeytan Sofrası Ayvalık’la özdeşleşmiş bir tepe. Adını bu tepedeki sözüm ona şeytanın ayak izi olan bir çukurdan alıyor. Nitekim tüm Ayvalık’ı tepeden görüp gün batımını izlemek için mükemmel bir yer Şeytan Sofrası. Fotoğraf çekmeyi de seviyorsanız çok güzel kareler yakalayabilirsiniz bu sırada.
Eğer arabanız varsa ya da Ayvalık’tan biraz uzaklaşma olanağınız olursa diye Ayvalık’ın çevresinde yaklaşık bir saatlik araba yolculuğuyla gezebileceğiniz yerlerden söz etmek istiyorum biraz:
Köy Kahvaltısı:  Cafe Pinea – Demircidere Köyü
İzmir-Bergama’ya bağlı Kozak Yaylası’nda Demircidere Köyü’nde bulunan Cafe Pinea temiz bir köy havasından çok daha fazlasını sunuyor size. Gerek modern ve şık mekânı gerekse hizmet ve lezzet kalitesiyle çok hoş bir yer. Biz gittiğimizde serpme köy kahvaltısı aldık ve o kadar memnun kaldık ki yediklerimin tadı hâlâ damağımda. Üstelik İstanbul’da en azından 25 liraya yiyecebileceğiniz türden olan bu kahvaltı kişi başı yalnızca 13 lira. Peynirli sahanda yumurtası da nefis Cafe Pinea’nın; ancak bizim gibi kahvaltıya ek olarak alacaksanız tek kişilik porsiyonun iki kişiye bile fazla geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim, zira bir porsiyonu iki yumurtadan yapıyorlar.
Gitmeden önce mümkünse rezervasyon yaptırın, çünkü genellikle çok yoğun oluyor. İletişim ve daha fazla bilgi için Cafe Pinea’nın sitesine bir göz atabilirsiniz.
Et Yemeği:  Saklıbahçe Restaurant – Çamlıbel Köyü
Edremit-Güre’ye bağlı Çamlıbel Köyü’ndeki Saklıbahçe Restaurant tıpkı Cafe Pinea gibi çok hoş bir mekâna ve lezzetli yemeklere sahip. Sac kavurma, bonfile gibi et yemekleri ailece deneyip beğendiklerimiz arasında; bunların yanı sıra kebaplar ve zeytinyağlı mezeler de mevcut. Ayrıca köy kahvaltısı bile var. Biz hiç denk gelmedik ama haftanın bazı günleri fasıl da oluyormuş. Saklıbahçe, tam da adına yakışır şekilde yeşillik içinde; bir gölet etrafına kurulmuş masalarda su sesi eşliğinde yemek yiyorsunuz. Güzel bir akşam yemeği için çok hoş bir yer.
İletişim ve daha fazla bilgi için Saklıbahçe’nin sitesine bakabilirsiniz.
Bunlara ek olarak Çamlıbel Köyü’nün yakınındaki Tahtakuşlar Köyü’ne yolunuz düşerse oradaki Etnografya Müzesi’ni gezip köyün tepesindeki çay bahçesinde manzara eşliğinde çay içmek isteyebilirsiniz. Ayrıca buralara gelmişken deniz kenarında oturmak isterseniz Akçay sahilinde Mado’da dondurma yiyebilirsiniz; zira Mado’nun terası akşam serinliğinde oturmak için ideal.
Umarım bir gün yolunuz Ayvalık’a düşer de buralara uğrar, hatta benim bilmediğim pek çok yeni yer keşfedersiniz
Badavut: Ayvalık yönüne doğru giderken Sarımsaklı'dan bir sonraki koy. Annemler 3-4 yıldır yazları buraya gidiyorlar ve çok methediyorlardı. Bize de mutlaka gidin denizi mükemmel dediler. Tatilin 2. günü orada denize girmeye karar verdik ve ondan sonra bir daha Sarımsaklı kumsalında girmedik :) Badavut'un denizi mükemmel, o kadar berrak ki dibini görüyorsunuz. Havuz gibi resmen. Ben sürekli şnorkelle altımda yüzen balık sürülerinin peşine takıldım. Bir de kumunda altın pırıltıları var, sanki sim dökmüşsünüz gibi uçuşuyorlar. İnanılmaz bir görsellik veriyor kumsala ve denize. Badavut'ta konaklayacak yerler de var ama akşamları çok sessiz ve sakin bir yer. Ben kafa dinliycem ses istemiyorum diyorsanız size göre. Ama yok sıkılırım akşamları derseniz, bizim gibi Sarımsaklı'da kalıp her gün denize burada girebilirsiniz. 3km falan zaten arası.
 
Tekneyle Adalar Turu: Gittiğimiz her tatilde tekne turu yapmak gibi bir alışkanlığımız var. Tekne turu olmazsa olmazımız. Tabii ki Ayvalıkta da yaptık ama küçük bir hata etmişiz. Normalde Ayvalık merkezden kalkan tekneler var bir de Sarımsaklı plajından kalkan tekneler. Biz Sarımsaklı'dan kalkan teknelere bindik ve gezdiğimiz yerlerden ve duraklardan memnun kalmadık. Aslında Ayvalık kalkışlı turlara binmemiz gerekiyormuş. O yüzden siz siz olun böyle bir hata yapmayın :)
 ben ilk defa bir tekne turunda sınırsız balık ve salata verildiğini gördüm, akşamüstü de karpuz. Hatta Cunda'da mola verince de lokma tatlısı ikram ettiler. O açıdan harikaydı.
 
Zeytinyağları: Ayvalık'a gidip de zeytinyağı almadan olmaz. O kadar çok zeytinyağı satan yer var ki ben şaşkın oldum resmen. En sonunda farklı yerlerden 1'er litrelik bir çok zeytinyağı alarak olayı çözdüm :) Ben yemekler de dahil zeytinyağı haricinde sıvı yağ kullanmıyorum. Ve ekmek banıp yemeyi de çok seviyorum. O yüzden gerçekten lezzetli zeytinyağı görünce kendimden geçiyorum :) Ayvalık bu açıdan benim için cennetti diyebilirim. Bu arada yemeklerde riviera, salatalarda sızma kullanın olayı da tamamen saçmalık. Ege'de herkes tek çeşit yağ kullanıyor o da sızma zeytinyağ. Öyle bir ayrım yok yani. Kızartma yapmadığınız sürece sızma yağ kullanabilirsinizBenim bir de tutkunu olduğum bir lezzet var ki o da bademli yeşil zeytin., çerez niyetine yenilecek kadar lezzetli. Bu sefer gitmişken ben de aldım bir kavanoz. Mutlaka denemelisiniz. damla sakızı reçeli (macunu) var. Tatlılara muhallebilere damla sakızı yerine bundan koyuyormuş.
 

BERGAMA

 

Yüzölçümü :- Toplam 1,688 km2 (0,7 mi2)  Rakım 68 m (223 ft)

Nüfus (2014)  - Toplam101,813 İl alan kodu: 0232  İl plaka kodu:35

Bergama, (Yunanca: Πέργαμος Pergamos) İzmir iline bağlı bir ilçedir.

Bergama, İzmir’in kuzeyinde, Bakırçay Havzasında yer alır. Doğuda Kınık, batıda Dikili, güneyde Aliağa, kuzeyde ise Balıkesir ve Manisa illeri ile çevrilidir. İl merkezine uzaklığı 103 km’dir. Bergama ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalıdır. Verimli Bakırçay Ovası’nda tütün, pamuk, zeytin ve üzüm yetiştirilmektedir. Kozak yaylasında ekonomik getirisi yüksek olan çam fıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Günümüzde özellikle dağ köylerinde arıcılık giderek gelişmekte ve önemli bir geçim kaynağı haline gelmektedir. Tarıma dayalı sanayi de son yıllarda gelişme göstermektedir. İlçede halıcılık ve kilim dokumacılığı gelişmiştir.  

Etimoloji:

Özhan Öztürk'ün iddiasına göre Bergama Hitit dilinde "Yüksek yerleşim/üs", Hitit-Kaşka sınırındaki Argoma (Suluova)ise aynı dilde "sınır yerleşimi/üssü" anlamına gelmektedir

Pergamon, günümüzde İzmir iline bağlı Bergama ilçesinin merkezinin yerinde kurulu antik kentin adıdır. Pergamon, eski çağlarda Misya bölgesinin önemli merkezlerinden biriydi. MÖ 282-133 arasında da Pergamon Krallığı’nın başkentiydi. Pergamon adı, bir söylence kahramanı olan Pergamos'tan gelir. Pergamos’un, Teuthrania kralını öldürdükten sonra kenti ele geçirdiği ve kendi adını verdiği sanılır. Başka bir söylenceye göre de Teuthrania Kralı Grynos savaşta Pergamos'tan yardım istemiş, zaferden sonra iki kent kurdurarak birine onun onuruna Pergamon, ötekine de Gryneion adını vermiştir.

Yazılı belgelerde Pergamon'dan ilk kez MÖ 4. yüzyılın başlarında söz edilir. Kent daha sonra Pergamon Krallığı'nın başkenti oldu. Bu dönemde saray, tapınak, tiyatro gibi yapılarla yapıldı, kent kule ve surlarla çevrildi. Pergamon, krallığın Roma'ya bağlanmasından sonra da Batı Anadolu'nun sayılı kentlerinden biri olarak kaldı.

Eski kentin kalıntılarını, 1870'lerde Batı Anadolu’da demiryolu döşenmesinde çalışan Alman mühendis Carl Humann buldu. Pergamon'da ilk araştırma ve kazı çalışmalarına da 1878'de başlandı. Kazılar ve onarım çalışmaları günümüzde de sürmektedir.

    Tarih boyunca bir çok kültüre ev sahipliği yapan Anadolu da yaşadığı uygarlığa ait kalıntılar ve yapılarıyla geçmişi yansıtabilirle özelliğine sahip bir çok şehir vardır. Bunlardan bazıları Hitit, Yunan, Roma, Bizans.Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşıyarak günümüze kadar ulaşmışlardır.
         Helenistik ve Roma çağlarına ait zengin kalıntıları daha çok ilgi çektiği için bilimsel araştırmalar ve arkeolojik kazılar genelde "antik dönem" e yoğunlaştırılmıştır. Antik çağda "Pergamon" adı ile anılan şehir Hellenistik dönemin en önemli kültür
ve sanat merkezlerinden biridir. Arkeolojik araştırmalara göre, kelime etimolojisi yapıldığında Pergamon'un asıl kökü "Perg" veya "Berg"dir. Kelime sonuna "amo" takısı getirilmiştir. Buna göre Berg, eski bir Anadolu kent sözü kökenlidir. Şehrin Prens Pergamos adına kurulduğu sanılmaktadır.

    BERGAMA KRALLIĞININ KURULUŞU

Arkeolojik araştırmalara göre, M.Ö. 2000.yılında kurulduğu sanılan şehir çeşitli kavimlerin etkisi altına girdikten sonra M.Ö. 283 yılında kendi krallığını kurmuş, Trakya'danKızılırmak'a  kadar uzanan bir alanda 150 yıl hüküm sürmüştür. Philetairos MÖ. 283-269 yılları arsında hüküm sürmüş ilk Bergama kralıdır. Bu Hellenistik Krallığın kurucusu olan Attaloslar, Bergama'yı bir sanat ve düşünce merkezi haline getirmişlerdir. Şehir tarihi konumu ve idarecilerin başarısı nedeniyle o dönemde bölgenin ticaret merkezi durumuna gelmiştir. Güvenilirliği bütün dünyada ün salmıştır. Büyük iskender'in hazinesi Lycimashos tarafındanBergama kalesinde saklanmıştır. Bu yüzden Bergama deyince servetpara ve altın akla gelir olmuştur. Bergama'da ilk para basımı M.Ö, 5.yüzyılda yapılmıştır.Bergama Krallığının bilinen Kralları ve hüküm sürdükleri yıllar şöyledir.

 

Philetairos (M.Ö. 283 - 263) 20 yıl

Eumenes (M.Ö. 263 - 241)-22 yıl

l.Attalos (M.Ö. 241 - 197)-44 yıl

2.Eumenes (M.Ö. 197- 159)-38 yıl

2. Attalos(M.Ö.159 -138)-21 yıl

3.Attatos (M.Ö. 138 -133),-5 yıl

Aristonikos (M.Ö. 133 -129).

  TOPLAM 150 YIL

         Büyük İskenderin ölümünden sonra Trakya bölgesini elinde tutan generallerinden Lysimachos Bergama'nın doğal konumunu kavramış ve burayı askeri bir üs haline getirerek MÖ.301-283 yılları arasında burada üstünlüğünü korumuştur.Bu arada Anadoluda hakimiyet kurmaya çalışan Antigonos ölünce komutanlarından Philetairos  Lysmachos 'a sığınmış ve bu becerikli komutan daha sonra Lysmachos tarafından Bergama kale komutanlığına atandı.İskenderden kalan miras Lysmachos tarafından bu kalede saklanıyordu.Suriye krallığı ile olan savaşta Lysmachos yenilip ölünce önce suriye kralı Selevkov'a  bağlanan daha sonra da bağımsızlığını ilan eden (mö-283)Philetairos böylece Bergama krallığını kurmuş oldu.İskender'în hazinelerinin de kendisinde kaldığı daha sonra kaleyi onarmak ve asker toplamak gibi gelişmelerden anlaşılmaktadır.

          Yerine geçen 1.Eumenes'in mö.261 yılında galatlardan aldığı ücretli askerlerle Sardes ovasında Suriye askerlerini bozguna uğratması ve Suriye kralının öldürülmesi ile Bergama Krallığı bağımsızlığına kesin kes kavuşmuş oldu.Bu tarihten sonra bergama sikkelerinin üzerinde görülen eski Suriye kralı Selevkos kabartmalarının da  yerini bergama devletinin kurucusu olan Philetiros'un başı almıştır.Yerine geçen Attalos döneminde Galatlarla ve suriye kralları ile birçok savaş yapmıştır.Bergama deyince akla gelen Zeus sunağının temelleri de atılmıştır.Bölgenin en büyük kütüphanesi oluşturulmuştur.

         I.Attalos'un yerine geçen II.Eumenes  döneminde Bergama krallığı Trakya'dan Toros'lara Ege denizi'nden Kızılırmak'a kadar sınırlarını genişletmiştir.Tüm Galatya'ya hakim olmuşlardır.Galatyanın eski halkı Frig'lerden de büyük yardım görmüşlerdir.Roma ile de daima dost kalmaya çalışmıştır.38 yıl sürem krallığı döneminde Bergama en parlak dönemini yaşadı.Bergama'daki tüm kalıntılar bu döneme aittir.Hierapolis(pamukkale) bile bu dönemde yapılmıştır.

        II. ve III. Attalos dönemleri Roma ile iyi geçinme çabaları içinde geçmiş.Devleti krallardan çok güçlü komutanların yönettiği dönemlerdir.Krallar çok zamanlarını bilimsel çalışmalarla geçirmişlerdir.Büyük zaferler görülmüyor.Fakat ülkesinin sınırları da değişmemiştir.III.Attalos Vasiyetnamesinde tüm krallık özel mülkleri,krallık taç ve toprakları ve hazinesini  Roma halkına bırakmıştır.Krallık içindeki tüm kentler ve Bergama kenti özgür bırakılmıştır.Bu vasiyetname sonrası anlaşılmaktadır ki Bergama Roma imparatorluğunun bir eyaleti haline gelmiştir.Bu duruma karşı çıkarak başa geçmeye çalışan Aristonikos Çevredeki Kent güçleri ile de birleşerek Roma'ya karşı çıkmaya çalışsada mö.130 yılında Roma ile yaptığı savaşta yenilerek  129 yılında Roma'ya götürülüp boğduruldu.
Daha sonra Romalıların egemenliğine giren şehir Roma imparatorluğunun doğu ve batı diye ikiye ayrılmasına kadar 530 yıl Romalıların egemenliğinde kalmış bu tarih den sonra ise 800 yıl Bizans hakimiyetinde kalmıştır. Bu tarihten sonra da Türk Kültürünün etkisi altına girmiştir.

BERGAMA'NIN TÜRKMEN İSKANI TARİHİ

Anadolu'ya XI.yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlayan
Türkmen boy ve oymakları Anadolu'nun birçok yerinde yerleşik ve
konar göçer yaşamaya devam ederken bu tarihten sonra Anadolu'da
bir fetih hareketi başlamıştır. Aslında Türklerin sürekli göç eden
bir ulus olduğu düşünülür ama bir Müslüman kaynağında IX. Yüzyıla
gelince bu yüzyılın ortalarında Türklerin 16 şehrinin olduğu ( îbn
Hurdadbih IX.YY) onların birçok ellere ve boylara ayrıldığı onlardan
bazılarının şehir ve köylerde oturduğu bazılarının da bozkırlarda ve
çöllerde yaşadığından bahsederi El Mervezi XII. YY ) ama IX. YY'da

yerleşik hayata geçme ve şehirlerde oturma kayda değer bir gelişme
göstermiş XI ve XII. Yüz Yılda bu hareketler daha da hız kazanmıştır.
Türklerin Anadolu'ya gelişleri ise Müslüman olduktan sonra daha
da hızlanmıştır.
XII.Yüzyıl basında Konya ve Ankara çevresinde toplanan
Türkmenlerin bu yüzyıldan sonra güçlü bir şekilde batıya doğru
genişlediği görülür.Bergama ve çevresinin içinde bulunduğu Batı
Anadolu'nun XIV. Yüzyıla kadar fethinin gecikmesinde asıl neden
orta ve batı Anadolu bölgelerinin nüfusu az, hareketsiz ve geri kalmış
olmasındandır. Bu ise birinci derece milletlerarası ticaret yollannın bu
bölgelerden geçmemesinden kaynaklanmaktadır.Selçuklu
Hükümdarlarının doğu ve güneydoğuda sürekli bir fetih siyasetine
karşın Batı Anadolu da bunu yapmamalannın nedeni budur.

Bu dönemlerde başlayan Moğol istilası üzerine çok sayıda
gelen yeni unsurlarla kuvvetlenen uç Türkmenleri kendi başlanna
Selçuklu devletinin zapt edemediği yada etmek istemediği Batı
Anadolu ve Marmara bölgelerini alarak buralara yerleştiler.

Türklerin Bergama çevresindeki bölgelere yavaş-yavaş
yerleşmeye başlamasıyla buradaki halkın bir bölümü imparatorluğun
başka bölgelerine göçer ve Bergama giderek terk edilmiş, köhne bir
kale haline gelir. Emevi'ler döneminde Müslüman Araplar, Abbasîler
ve Büyük Selçuklular döneminde de Türkler yaptıkları akımlarla
buralara kadar gelirler.
Anadolu Selçuklu Devleti kurulduğunda Bergama henüz
Bizans'ın elindedir. Türk topraklama henüz kesin katılmamış
olmasına rağmen çevresindeki bölgeler Türk beyliklerinin
egemenliğindeydi. Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre Haçlı
Seferleri ile Bizans'ın Batı Anadolu'ya yeniden yerleştiği bir dönemin
ardından Anadolu da beylikler devri başlar ve Bergama önce
menteşe beyliği tarafından ele geçirilir.

1300 yılında Menteşe Beyliği donanma ile Rodos, Manisa ve
Aydın bölgesini zaptetmesi ve Şaşa Beyin komutasındaki
kuvvetlerle Bergama'yı almasıyla bu bölge Türk hakimiyetine
geçmiştir. 1302 yihnda Bizanslılar tarafından boşaltılıp ve Menteşe
Beyliğinin elinde çok az kalarak Karesi Beyliğinin 1306 yılda
kuruluşundan sonra bu beylik tarafından alınır.

Bergama'nın Osmanlı Devletine katılması 1337 yılında Orhan
Gazi zamanında gerçekleşir. Bu dönemde başlayan Karesi Beyliğini
Osmanlı topraklanna katma çabaları Sultan l. Murat'ın tahta çıktığı
1361 yılında gerçekleşir. Bundan sonra Karesi topraktan Anadolu
eyaletine bağlı merkezi Balıkesir'de olan bir "sancak" haline gelir.
Bergama'da bu sancağın bir kazası olur. Beylikler devrinde burada bir
çinili minare yaptırılır. XIV. Yüzyılda yaptırılan bu minareye Bergama
güdük minare denmiştir.

Cumhuriyet öncesi yörede Türkler, Rumlar. Yahudiler ve
Ermeniler beraberce yaşamaktaydı. Şehrin ortasından akan çayın
kaleye bakan tarafında Rumlar, çayın sağ ve sol kıyısında ise bir şerit
halinde Yahudiler ve Ermeniler yerleşmişlerdii. 1899 yılındaki
Salnameye göre; 23590 nüfuslu Bergama'da 17139 Türk. 3585 Rum,
281 Ermeni 495 Yahudi ve 74 diğer azınlığın varlığı tespit edilmiştir.

12 Haziran 1919 da Yunan işgaline uğrayan Bergama 14 Eylül
1922'de bu işgalden kurtulmuştur.

      

 

Pergamon Akropolü

Pergamon kentinin Akropol'ü ("kentin yukarı bölümü"), Bakırçayı'nın suladığı ovaya egemen bir tepenin üzerinde yer alır. Büyük bir kale görünümündeki Akropol’ün ana kapısına varmadan solda Heroon'un kalıntıları vardır. Heroon, Antik Yunanistan'da bir kahraman ya da yarı tanrı adına yapılmış ve çevresi sütunlu bir galeriyle çevrili kutsal yerlerin adıydı. Heroon’da, dinsel törenin yapıldığı oda (kült odası) geniş bir ön galerinin arkasındaydı. Heroon’un kuzeyinde Helenistik dönemden kalma bir dizi dükkândan oluşan uzun bir yapı bulunuyordu.

Kentin koruyucusu sayılan akıl ve savaş tanrıçası Athena adına yapılan Athena Tapınağı, Akropol'ün en önemli mekânıydı. Tiyatro terasının üzerinde bulunan bu tapınak, Dor düzeninde yapılmıştı. Kazılarda Athena Tapınağı’nın birçok parçası Berlin'e götürülerek aslına uygun biçimde orada yeniden kurulmuştur. Pergamon'da ise yalnızca temelleri kalmıştır.

Athena Tapınağı'nın kuzeyinde dört salonlu bir kütüphane vardı. Burası Helenistik dönemin en büyük kitaplıklarından biriydi. Kütüphanede "Pergamon derisi" olarak adlandırılan parşömen üstüne yazılmış 200 bin kitap bulunduğu bilinmektedir. Romalı asker ve devlet adamı Marcus Antonius, MÖ 41'de kitapların tümünü Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya armağan etmiştir.

Athena Tapınağı’nın güneyindeki bir terasta Zeus Sunağı yer alıyordu. Zeus Sunağı da Berlin'e götürülmüş ve onarılarak oradaki Pergamon Müzesi'ne (Pergamon Museum) koyulmuştur. Helenistik dönemi mimarisinin en güzel örneği olan sunağın Pergamon’da yalnızca temelleri kalmıştır. Zeus Sunağı'nın güneyinde Yukarı Agora bulunur. Agora, güney ve kuzeydoğudan Dor düzeninde sütunlu galerilerle çevriliydi. Agora'da toplanan halk, siyaset ve ticaretle ilgili konuları yönetimle görüşüp konuşuyordu. Agora’nın kuzeybatısında Agora Tapınağı bulunuyordu. Akropol'ün en yüksek yerinde Pergamon krallarının sarayları yükseliyordu. Günümüze bu sarayların yalnızca zemini ve temelleri ulaşmıştır. Sade görünümlü bu yapılarda odalar sütunlu bir avlu çevresine sıralanıyordu.

Athena Tapınağı'nın batısındaki dik yamaçta, yaklaşık 10 bin kişilik bir tiyatro yer alır. Helenistik dönemde yapılan tiyatronun uçuruma bakan ön tarafı setlerle sağlamlaştırılmıştı. Tiyatronun ahşap bir sahnesi vardı ve bu sahne sökülüp takılabilecek biçimde yapılmıştı.

Akropol’ün bir başka tapınağı olan Dionysos Tapınağı, tiyatro terasının kuzeyindeydi. 25 basamakla çıkılan bir podyum üzerinde bulunan tapınağın yalnız ön yüzünde sütunlar vardı.

Orta Kent

Bugün Orta Kent denilen yerleşme, eski Pergamon kentinin bir başka bölümüydü. Kentin yukarı bölümü Akropol’de, daha çok kral ailesi ile yöneticiler, aydınlar ve komutanlar oturuyordu. Orta Kent ise halkın rahatlıkla girip çıktığı yerdi. Burada doğrudan devlet yönetimiyle ilgili olmayan yapılar, gençler için spor alanları, halka açık tapınaklar bulunuyordu.

Orta Kent’in önemli alanlarından biri Demeter Kutsal Alanı‘ydı. Bu alan dikdörtgen bir platformda yer alıyordu. Bugün Yukarı Gymnasion'dan gelindiğinde, eskiden bir çeşme ile kurban çukurunun bulunduğu alana girilir. Buradan beş basamakla çıkılan iki sütunlu anıtsal girişe (propylaia) ulaşılır. Kutsal alana buradan inilir. Alanın solunda tapınak, ortasında ise sunak vardı. Sağ yandaki 10 sıralı oturma alanında, Demeter ve Kore dinsel törenlerini 600 kişi izleyebiliyordu.

Gymnasion Orta Kent’in en büyük yapı kompleksiydi. Burada çeşitli spor dallarında çalışmalar ve yarışmalar yapılırdı. Gymnasion, yukarıya doğru genişleyen üç teras üzerine kuruluydu ve bir bakıma üç ayrı Gymnasion biçiminde inşa edilmişti. Üst terası yetişkinlere, orta terası gençlere, alt terası ise çocuklara ayrılmıştı. Orta bölümünde galerilerle çevrili alanda güreş, disk atma, uzun atlama gibi spor çalışmaları yapılırdı. Kuzeydeki galerinin arka bölümündeki salonlarda çeşitli konularda dersler verilirdi. Bu salonlardan biri 1.000 kişi alabilecek büyüklükteydi. Güney galerisinin altında bulunan üstü kapalı koşu yolu 212 metre uzunluğundaydı.

Orta Gymnasion'un batısında gençlerin eğitim gördüğü yapılar vardı. Uzun koşu yolu doğuda Herakles ve Hermes'e adanmış tapınağa açılıyordu. Yarışmalarda başarılı olan gençlerin adları tapınağın duvarlarına yazılırdı. Küçük çocukların eğitimine ayrılan Aşağı Gymnasion 80 metre uzunluğunda bir terasa kurulmuş yapılardan oluşuyordu.

Yukarı Gymnasion'un batısında yer alan Asklepios Tapınağı’nın günümüze yalnızca temelleri ulaşmıştır. Hekimlik tanrısı Asklepios adına yapılan tapınak dinsel özelliklerinin yanı sıra tıp alanında araştırma ve deneylerin gerçekleştirildiği bir okuldu. Hastalar, bitkilerden elde edilen ilaçlar, ameliyat, su ve çamur banyolarının yanı sıra, spor, müzik, eğlence ve telkin yoluyla tedavi edilirdi.

Aşağı Kent

Pergamon’un Aşağı Kent olarak adlandırılan aşağı bölümünde, iki sütunlu galerilerle çevrili Aşağı Agora ile heykel okulu ve evler vardı. Evler içinde en dikkat çekeni, sütunlu galerileri olan iki katlı Attalos Evi‘dir. Buranın güneydoğuya açılan odası, kışın bile güneşle ısıtılıyordu. MÖ 2. yüzyılda surlarla çevrilen kente güneydeki Eumenes Kapısı yapılmıştı. Bugün bu kapıdan girenler, ince yapılı bir sütun sırası ile karşılaşırlar. Mısır tanrısı Serapis'e adanmış tapınak, eski Pergamon’un en büyük yapısıdır. Kırmızı tuğladan yapıldığı için Kızıl Avlu olarak da adlandırılır.

Roma Kenti

Pergamon kentinin kuzeybatısı ile Bergama Çayı arasında Roma dönemi yerleşmesi bulunur. Burada 50 bin kişilik amfitiyatro ile 30 bin kişilik tiyatro vardı. Günümüzde Viran Kapı denilen kalıntılar tiyatronun ayakta kalan kemeridir.

Pergamon, yapılan düzenli kazılarla büyük bölümü ortaya çıkarılmış bir ilkçağ kentidir. Burada kurulan Bergama Müzesi, Türkiye'nin ilk arkeoloji müzesidir. Pergamon buluntularının birçoğu burada sergilenmektedir.

 

 

BERGAMA’NIN TARİHÇESİ

Tarih ve turizm kenti Bergama, insanlık tarihinden pek çok izler taşıyan bir şehirdir.

Bergama sahip olduğu, zengin tarihi ve kültürel değerleriyle; çocuklarımıza emanet edeceğimiz insanlığın çok değerli hazinelerindendir; tarihi mirasıdır.

Bergama’da ilk yerleşimler, MÖ 7. ve 6. yüzyıllara kadar gitmektedir. Bergama, günümüze kadar geçirdiği tarihsel süreç içinde pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, her medeniyetin kendi kültürü doğrultusunda inşa ettiği  tarihi ve kültürel değerleriyle, bugünkü önemine kavuşmuştur.Bergama ve çevresi; Hellenistik, Krallık dönemini, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerini yaşamıştır. Bergama’da bu dönemlerde pek çok yapı inşa edilmiştir.

Bergama’nın asıl adı Luwi dilinde Paraga(u)ma öğelerinden üretilmiş “Yüksek Yerin Halkı” (nın kenti) anlamında, Pargama’dır.

Pergamon; Mysia’nın Hellenistik çağda büyük önem kazanmış bir  kentinin, (şimdiki Bergama) adının, Helen ağzında büründüğü biçimidir.

Bergama kale anlamına gelmektedir. Şehrin ilk yerleşim alanıAkropol’dür. Akropol, bugün bütün görkemiyle Bergama’ya gelen konuklarını ağırlamaktadır.

Bergama, Lidya ve Pers egemenliğinden sonra MÖ 4. yüzyılda, Makedonya Kralı Büyük İskender’in egemenliğine girmiş, MÖ 283’ten itibaren ise 150 yıl boyunca Batı Anadolu’ya hükmetmeyi başararak, Helenistik dönemin en önemli gelişmiş kültür ve ticaret merkezi olmuştur.

MÖ 133’te Kral 3. Attalos’un vasiyetiyle Roma Devleti’ne devredilen Bergama, MS 395’te Bizans egemenliğine, Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle birlikte de, Türklerin hakimiyetine girmiştir.

Bergamalılar, Hellenistik dönemin en görkemli yerleşim merkezlerinden olan Bergama Akropol’ünde; Zeus Sunağı’nı, Dionysos Tapınağı’nı, Athena Tapınağı’nı ve Demeter Tapınağı’nı inşa etmiştir. Bu yapıların içinde en önemlisi ise Zeus Sunağı’dır. Bu yapı Bergamalıların büyük zaferini sembolize etmekteydi. Heykelcilik sanatının ilk ve en güzel örnekleri yine Bergamalılarca bu Büyük Sunağın üzerinde uygulanmıştır. Bu yapı ne yazık ki bugün Almanya’nın Berlin Şehrindeki “Pergamon Museum”da sergilenmektedir.

200 bin tomar kitaptan oluşan Büyük Kütüphane’de yine Akropol’ün önemli yapılarındandır.

Bergamalılar, parşömen kağıdından kendi icat ettikleri kitaplarla bu kütüphanede büyük bir kültür hazinesi yaratmışlar ve Mısır uygarlığı ile yarışmışlardır.

Bergama’daki bir diğer önemli yapı da Aslepion’dur. “Eczacılığın Babası” Hekim Galenos’un da kenti olan Bergama’da dönemin en büyük sağlık yurdu Asklepion, MÖ 4. yüzyıla uzanan geçmişiyle Sağlık Tanrısı Aslepieos’a adanarak yapılmış ve MS 5. yüzyıla kadar ünlü bir tedavi merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür.

Şifa havuzlarıyla cilt hastalıklarının ve telkin yoluyla psikolojik rahatlama tedavilerinin yapıldığı Bergama Asklepion’u; Kütüphanesi, Tiyatrosu, Asklepios Tapınağı ve Kutsal Bodrumuyla bugün konuklarını ağırlamaktadır. Her yıl, mayıs ayında dünyanın pek çok bölgesinden uzmanların katıldığı psikoterapi konferansları burada yapılmaktadır.

Bergama, hristiyanlık tarihi açısından da son derece önemli bir yer olarak bilinmektedir. Roma’nın Asya bölgesinde Kutsal Kitap İncil ilk kez Bergama’da görülmüştür. Bunun nedeni, ilk yedi kiliseden birisi olan Bazilika’nın Bergama’da bulunmasıdır.

Mısır Tanrıları tapınağı olarak yapılan Serapeion (Bazilika) daha sonra St. Jean Kilisesi olarak Hıristiyanların dinsel mekanı olmuştur. Aynı yapının avlusunda şimdi de  Müslümanların dinsel merkezi olan Kurtuluş Cami bulunmaktadır. Bu yapı Bergama’da dinsel hoşgörünün en güzel bir örneğidir.Bazilika halen ayakta durmakta ve Anadolu’daki hayatta kalan en yüksek yapılardan birisi olarak varlığını korumaktadır.

Dev Roma Tiyatrosu, Amfiyatroları, Stadyumları ve Tümülüsleriyle Bergama adeta bir “Açık Hava Müzesi” gibidir. Bu görkemli kenti her yıl bir milyon insan ziyaret etmektedir.

Türkiye’nin önemli tarih ve turizm kenti Bergama, insanlık tarihine kattığı pek çok ilk ve yenilikle de adından sıkça söz ettirmektedir.

Bergama’nın insanlık tarihine kattığı ilkler şöyledir:

1-      Deriden kağıt yapımı olan, ilk Parşömen,

2-      200 bin ciltlik kitaba sahip olan, ilk Asya Kütüphanesi,

3-      İlk büyük sağlık yurdu (hastane), Aslepion,

4-      İlk telkinle tedavi yöntemi olan, Psikoterapi,

5-      Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamurla yapılan, ilk doğal tedavi,

6-      Bitkisel ilaçlarla tedavi şekli olan ilk Farmakoloji,

7-      İlk afyon maddeli ilaç,

8-      Sağlık altyapısı olan, ilk kent hijyeni,

9-      İlk tıp ve eczacılığın simgesi olan, Yılanlı Sütun,

10-  İlk mühendislik olan, “U” borusu yöntemi ile Trigonometri,

11-  İlk kent imar yasası,

12-  İlk kent çarşı-Pazar yasası,

13-  İlk komün devleti,

 

14-  İlk grev ve toplu sözleşme, (MÖ 248’de ücretli askerlere, 1. Eumenes haklarını vermiştir)

15-  İlk dört tiyatrolu kent,

16-   İlk ve en dik tiyatrolu kent,

17-  İlk meslek sendikaları ve sendika konfederasyonu,

18-  İlk üç dereceli öğretim, (ilk, orta, lise)

19-  İlk ve en büyük sunak, Zeus Suağı,

20-  İlk kazı müzesi, (Arkeoloji deposu ve sonra müze)

21-  İlk ahşap sahneli tiyatro,

22-   İlk yedi kiliseden birisi, Bazilika,

23-  İlk batı Türkçesi grameri, (Bergamalı Kadri Efendi’nin Müyesseretü’l Ulum adlı yapıtı)

24-  İlk işgali kıran kent, (15 Haziran 1919) ve

25-  İlki 1937 yılında düzenlenen, ilk yerel festival yapan şehir.

M.Ö. 7.yy´da sur duvarlarιnιn insa edildiği saptanan sehirde Pers, Büyük Iskender, Frigya, Trakya Krallιğι, Selevkos Krallιğι, Roma ve Bizans Dönemlerinin izini tasιr. 1302 yιlιnda Bizans´dan Karasi Oğullarι Beyliğine ve 1341´den sonra da Osmanlι’lara katιlmιstιr.

Bergama 19 Haziran 1919 tarihinde Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, 14 Eylül 1922 tarihinde de bağımsızlığına kavuşmuştur.

ASKLEPİON

Bergama Asklepion’u (Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi idi) Antik Çağ tarihçilerinden Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında, bugün Ayvazali olarak bilinen yerde kurulmuştu ve MS 4 yy.’a kadar etkinliğini sürdürmüştür.

Bergama Asklepion’u (Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi idi) Antik Çağ tarihçilerinden Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında, bugün Ayvazali olarak bilinen yerde kurulmuştu ve MS 4 yy.’a kadar etkinliğini sürdürmüştür. Kazılarda kutsal yerin M.Ö 4 yy’dan beri var olduğu ve Hellenistik Dönemde geliştiği saptanmıştır. Ancak Asklepion en parlak devrini M.S II. yy’da  yaşamıştır.Roma Çağında şehirden Asklepion’a 900m uzunluğunda (750 m.si andazitten üzeri tonoz ile örtülü, 150 m.si korint sütunları ile oluşmuş stoalı) bir kutsal yol ile gidilirdi. Kutsal yol propylon (anıtsal kapı-giriş) avlusunda son bulurdu. Propylon avlusunun üç yanı Korint tarzında sütunlu galerilerle çevrilidir. Propylon M.S 2.yy ‘da bir tarihçi olan Konsül Claudius Charax tarafından yaptırılmıştı.

Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus’a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı,  ile Roma Dönemi’nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi. Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır.

M.S.2..yüzyılda Roma Döneminde, buradaki yapılar yenilenmiş, onarılmış ve kuzey galerinin batı ucuna 3500 kişilik ve Romanın Anadolu’daki ilk üç katlı sahneye sahip olan tiyatrosu ile bir kütüphane (Flavia Melitine tarafından finanse edilerek), Batı galerisinin güney ucuna Latrinler eklenmiştir. Helenistik dönemde yapılmış olan tapınakları ile çeşme, Roma döneminde de işlevini sürdürmüştür. Asklepion kutsal alanı Hristiyanlık dönemine kadar önemini korumuştur. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.

Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı yer alır.  (Bu 24 m. Çaplı) tapınak Roma’daki Pantheon örnek alınarak M.S 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Sütunlu bir girişi bulunmaktadır.  Tapınağın içinde dönüşümlü olarak 7 tane niş sıralanmaktadır. Girişin karşısındaki nişte tanrı Asklepios’un Kült Heykeli bulunmaktaydı.

M.S II. yy ortalarında burada 13 yıl kalmış olan Antik dönem yazarlarından, P.Aelius Aristides’in Hieroi Logoi (Kutsal Sözler) kitabından tedavi şekillerini ve yöntemlerini öğrenmekteyiz. Asklepion sağlık merkezi’nde genellikle telkin, hidroterapi ve fizyoterapinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmakta idi. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleri idi. Ayrıca gerektiğinde ameliyat yapıldığı da bilinmektedir.

Kült yolu ile kurulmuş (günümüzde bilinen) 19 Asklepios mevcuttur. Bunlardan biri İtalya (Roma)’da, İkisi Anadolu (İstanköy-Kos- adası ve Pergamon) da, kalan 16 merkez Yunanistan (Atina, Trikka, Korintos, Patras ve Epidauroas vb.) dadır.
AKROPOL

Bir tepe yerleşimi olan Pergamon’un şehircilik anlayışı,  büyük ölçüde topografik zorunluluktan kaynaklanan bir kent düzeninin form ve planlama bakımından eşsiz bir örneğini oluşturmaktadır.

 

Pergamon’da doğal bir düzlüğün olmaması yerleşimin en erken evresinden itibaren arazi teraslaması yapılmak suretiyle yer kazanılmasını gerekli kılmıştır. Azalan inşaat alanları yıllar içerisinde artan ihtiyaçlar sebebi ile eski terasların yeni teraslar içerisinde eritilmesine sebep olmuştur. Bu da, şehrin en erken tarihi hakkındaki yeterli ipuçlarının bulunamamış olmasının başlıca sebebidir. Kalede tespit edilen en eski yerleşim yerleri M.Ö 7-6. yy a tarihlenmektedir.

Kent, başından beri iki ana kısımdan oluşan bir yapılar bütünü idi. Bunlar dağın en tepesinde yer alan ve  kendi surları olan Kale ile güneyde daha yumuşak ve meyilli yamaçta yer alan keza sur duvarı ile çevrili bir aşağı kent idi.   Konut alanları gerek büyüklük gerekse yayılma açısından siyasal ve ekonomik koşullara göre  birçok değişikliklere uğramıştır.

 

Pergamon’un kent surları, en geniş dönemine II. Eumenes zamanında ulaşmıştır. II. Eumenes Devrinin en önemli yapıları arasında Galatların mağlup edilmesi anısına inşa edilen Zeus Sunağı, Athena Tapınağının propylonu ve onu çevreleyen stoaları; ikiyüzbin kitap rulosunun muhafaza edildiği ünlü kütüphane, Büyük saray ve kent surları yer alır. Bu gelişme dönemi sırasında daha önce inşa edilmiş olan Athena Tapınağı ile onbin seyirci kapasiteli antik çağın en dik tiyatrosu korunmuş, kent bu çekirdeğin üç bir tarafında yelpaze biçiminde açılan bir plan düzeni içersinde gelişmiştir.


Yukarı şehir daha çok kral aileleri ile ileri gelenlerin, aydınların, komutanların ikamet ettiği bir merkez idi. Bu nedenle burasının resmi bir karakteri vardır. Kentin orta kesiminde kuzeyden güneye doğru Hera ve Demeter Kutsal alanları, Asklepios Tapınağı, Gymnasionlar ve kent çeşmesi yer almakta idi. Bu yönü ile orta kentte, yönetim ile doğrudan ilgili olmayan yapılarla, halkın rahatlıkla girip çıktığı toplantı yerleri bulunmakta idi.

 

Aşağı kentte Aşağı Agora , orta ve yukarı şehre çıkan  ana yolun iki yanında sınırlanan çok sayıda dükkan, birinin avlusunda halen kazı evi olarak kullanılan, diğeri Attalos evi olarak adlandırılan peristylli evler yer alır.

 

Yukarı şehirdeki agora, konumu ve işlevi bakımından hem çok yükseklikte idi, hem de sadece devlet işlerine ayrılmış idi. Bu bakımdan, II. Eumenes’in yönetiminin ilk yıllarında inşa edilmiş olan aşağı agora kentin ticaret merkezi konumunda idi.

 

Kenti bir baştan bir başa kat eden geniş ve düzgün rampalı yol, aşağı şehirde Eumenes kapısında başlar, birkaç zikzak ve orta kent yerleşim bölgesinde büyük bir kavis yaparak kent dağının güney yamacından yukarı şehre ulaşır.

 

M.S II. yy’da İmparator Traianus ve Hadrianus yönetiminde Pergamon  parlak bir dönem yaşamıştır. Kent artık sur duvarlarının dışına taşıp ızgara planlı bir yapılaşma ile ovaya kadar yayılmıştır. Genişlemenin en önemli yapısı Serapis ( Kızıl Avlu)’ tapınağıdır.  Roma kentine Roma tiyatrosu, amfitiyatro ve stadion da dahil edilmiştir.          

ASKLEPİON

Bergama Asklepion’u Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi idi. Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında kurulmuştu. Kazılarda kutsal yerin M.Ö 4 yy’dan beri var olduğu ve Hellenistik Dönemde geliştiği saptanmıştır. Ancak Asklepion en parlak devrini M.S II. yy’da  yaşamıştır

 

Roma Çağında şehirden Asklepion’a bir kutsal yol ile gidiliyordu. Kutsal yol propylon avlusunda son bulur. Propylon avlusunun üç yanı Korint tarzında sütunlu galerilerle çevrilidir. Propylon M.S II. yy ‘da bir tarihçi olan Konsül Claudius Charax tarafından yaptırılmıştı.

 

Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus’a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı ile Roma Dönemi’nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi. Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.

 

 Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapına’ğı yer alır.  Bu tapınak Roma’daki Pantheon örnek alınarak M.S 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Sütunlu bir girişi bulunmaktadır.  Tapınğın içinde dönüşümlü olarak 7 tane niş sıralanmaktadır. Girişin karşısındaki nişte tanrı Asklepios’un Kült Heykeli bulunmaktaydı.

 

M.S II. yüzyıl ortalarında burada 13 yıl kalmış olan hatip Aelius Aristides’ten tedavi şekillerini ve yöntemlerini öğrenmekteyiz. Burada genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmakta idi. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleri idi.

BAZALİKA

Binanın tamamının tuğladan yapılmış olması ve büyük ön avlusu sebebi ile tapınak halk arasında “ Kızıl Avlu” olarak adlandırılmıştır. Avlusu, yüksek duvarlarla dışarıya kapalı idi. İç kısmının sütunlu galerilerle çevrili olduğu kabul edilir. Tapınağa, avlunun batı cephesinde yer alan üç adet anıtsal kapıdan  girilmektedir. Bu girişin halen bir kısmı ayaktadır.

 

Mısır Tanrılarına verilen önem sebebi ile tapınak Roma Dönemi aşağı Bergama kentinin tam merkezine inşa edilmiştir. Tapınağın avlusu ile bütünleşmesine engel teşkil eden Selinos çayında bugün halen kullanılmakta olan su tünelleri inşa edilmiştir.

 

Tapınağın önünde tapınak ile aynı aks üzerinde avluya doğru çıkma yapan bir propylon ve gerisinde devasa bir tapınak kapısı yer almaktadır. Kutsal mekanın sadece ön tarafı  pencerelerle aydınlatılmış, kült heykelinin bulunduğu arka kısmın yarı aydınlık olmasını sağlamak amacıyla pencere yapılmamıştır. Yanlardaki yuvarlak yapıların ve avluların bazı bölümlerinin altında uzayıp giden gizli geçitler ve merdivenler yer almaktadır.. Muhtemelen bu geçitlerden ilerleyen tapınağın baş rahibi içi boş olan kült heykelinin baş kısmına yükselerek oradan halka tanrı adına  telkinlerde bulunuyordu. Tapınağın üzerini örten, çok sağlam yapıda ahşaptan bir çatı iskeletinin bulunduğu söylenmektedir.

 

Kült ve sanat tarihi verilerine  dayanarak tapınağın M.S II. yy’da muhtemelen İmparator Hadrian döneminde inşa edildiği ve Mısır tanrıları hem Serapis hem İsis’e itaf edildiği söylenebilir. Ancak tapınağın iki yanındaki yuvarlak yapıda kült mihraplarının bulunmasına karşılık yan tanrıların kimler olduğu bilinmemektedir.

 

Erken Bizans döneminde kutsal mekanın içine ilaveler yapılan tapınak Anadolu’daki erken yedi kiliseden biri olarak kullanılmaya devam etmiştir.


ALLİANOİ


Allianoi, Helenistik Çağ sonrasında (İÖ.2.yy)  Bergama'nın 18 kilometre kuzeydoğusunda
kurulmuş. MS.2. yüzyılda büyük gelişme gösteren Allianoi, "Sağlık Tanrısı Asklepois"in yurdu
olarak biliniyor. 

ASKLEPIOS Antik Grek mitolojisinde hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı. Apolion oğlu Asklepiosu yarı at yarı insan olan Khiron'a emanet etti. Khiron ona okuma,
yazma ve önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların formüllerini öğretti. Asklepios un ünü kısa sürede yayıldı. Asklepios ölüleri de diriltiyordu. Zeus buna kızdığı için Asklepiosu öldürttü. Yunanlılar asklepiosun adını yaşatmak amacı ile aynı isimle sağlık merkezleri yaptılar. Allianoi de bunlardan biri.  Topraklarından 45 derece kükürtlü su çıkan şifa merkezi Atlianoi, bu özelliğiyle
dünyanın dört merkezinden biri. Pergamon Krallığı'nın sayfiye yeri olan bölge, yıllarca Hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet vermiş. Yortantı Baraji'nın yapım aşamasında antik değeri anlaşılan bölgede hızlandırılan kazı çalışmaları esnasında, bölgenin Helenistik Çağ'da kurulduğu
ve en parlak dönemini Roma İmparatorluğu Hadrian'la yaşadığını ortaya koydu, işte o zaman da kentin sağlık merkezi Asklepionlar'dan biri olduğu anlaşılmış. Allianoi 'de Hadrian döneminde Anadolu'daki pek çok kent gibi büyük bir bayındırlık hareketi yaşanmış ve gösterişli bir Asklepieion haline dönüştürülmüş. Kazılar sayesinde Bergama, ikinci bir sağlık merkezine kavuşmanın dışında arkeleoji alanında bölgenin ve Türkiye'nin  önemini daha da artıran Asklepieion kültürününAnadolu'da yaygın olduğunu da kanıtladı. Allianoi'nin MS 11.yüzyılın sonuna kadar Bakırçay
havzasında önemli bir sağlık yurdu olarak kullanıldığı ve Bergama Asklepion 'unda yapılan
psikoterapi tedavi merkezinden farklı olarak burada daha çok 'hydroterapi' uygulandığı yönündeki görüşler de güçlendi. Bergama'nın yaklaşık 23 kilometre doğusunda Bergama-İvrindi karayolunun üzerinde yapılan kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılan Allianoi antik yerleşmesi M.Ö 1. yüzyılda Paşa Ilıcası ve çevresinde kurulmuş. 1998–99 yılı kazıları sonucunda Helenistik Çağ, mimari,
buluntularının yanı sıra özellikle M.S 2.yüzyıla ait pek çok arkeolojik eser ele geçirildi. Ayrıca kazılarda; çok sayıda heykeltıraşlık eser, metal eserler,  çanak çömlek, kandiller, kemik objeler, çok sayıda üzeri işlemeli cam eser, 1500 civarında altın, gümüş ve bronz sikke,  en son olarak da 2. yüzyıl Roma döneminden kalma bir metre 60 santim uzunluğunda kırılmamış olduğu için Büyük
önem taşıyan mermer Afrodit heykeli  bulundu. Bu güne kadar kazıda çıkanlar Afrodit heykeli, iki asklepios başı, torsolsr, termal havuzlar, heykeltıraşlık parçalar, dükkânlar, çeşme, şarap imalathanesi, seramik fırınları, antik kaideler.

Selçuk Minaresi

XIII ile XIV. yüzyıllarda inşa edildiği tahmin edilmektedir. Minare kapısı dıştan Bursa, içten Selçuk tipi sivri kemerlidir. Gövdesi lacivert, firuze ve yeşil renkli sırlı tuğlalarla örülmüştür. Petek kısmı tas ve tuğla karışık olarak yapılmış 6 ve 3 köseli sırlı tuğla ile kaplanmıştır.

Ulucami

1399 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan tek minareli Selahattin camilerindendir. Orta nefi 3 kubbeli, iki yan nefi tonozla örtülüdür. Doğu cephesinde iki pencereden daraltılan duvar içinde kurşunluğa çıkan merdivenler vardır. Mermer mihrabı Selçuk etkilerini taşır. Minberi, tas ve mermerden yapılmış kitabeli tas kapısı özenli bir isçiliğe sahiptir.

 

Çukurhan

Saraçlar arastası île Ekin loncasınin Şeftali sokağı arasındadır. İnşa tarzına göre, hanın XIV-XV. yüzyıllarında yapıldığı tahmin olunmaktadır. Burada, üstü tonozlu bir çarşının da bulunduğu kalan izlerden anlaşılmaktadır. Çarşı içine açılan kapı kanatlarının 2 m. daha içerde olduğunu kapı üstündeki oda, dört duvar üstüne oturtulmuş kubbesiyle bugüne kadar sağlam kalmıştır. Bu odanın ikili üçlü ufki tuğlaların çevirdiği küçük yönü taşlarla yapılan muhtelif klasik duvarında bir penceresi vardır. Burada bulunan Bursa tipi bir kemer, 15 cm. kadar bir girinti yaparak bir niş vücuda getirmiş ve boş sathinin içinde iki merkezli klasik kemerle pencere açılmıştır. Odanın cephe saçağı altında küçük tuğladan konsolcuklar kul- lanılmıştır. Başka binalarda görünmeyen bu tarz, Bergama için bir özellik taşımaktadır. Dört köşe olan avluyu iki kat eyvan (hayat) çevirmektedir. Bunlardan alttakiler tonoz, üsttekiler kubbe ile örtülüdür. Dört köşe olan ayaklar kaba yontulu taş ve kireç harçla yapılmıştır. Bunlara kemerler ve kemerler üzerine de tonozlar binmektedir, ikinci katta ise kubbeler iki paye ile duvardaki kemere bağlanan yan kemerlerin teşkil ettiği dört yarım daire üzerine oturtulmuştur. Eyvanı teşkil eden her kemerin arka taraflanna birer oda yapılmıştır. Odalar yarım direk şeklindeki tonozlarla örtülüdür. 
          
Yalnız köşelerinde üç satıh tonoz vardır. Hanın kuzey duvarı 33 m. uzunluğunda olup, ufki tuğlaların çevirdiği küçük yönü taşlarla yapılmıştır. Bu duvarda altlı, üstlü tuğladan sivri kemerli 8 pencere vardır. Burada eskiden bîr kapı bu- lunurken, hanın üç mirasçıya paylaşımı üzerine son senelerde yeni bir kapı daha açılmıştır. Hanın ortasında bir kuyu vardır.Derinliği 10-15 m. arasında değişen su bulunmaktadır.



Tashan

1432 yılında inşa edilen handa devşirme malzeme bol miktarda kullanılmıştır. Cephesinde antik taşların kullanıldığı yapının üst katları tuğla-tas almaşık örgüye sahip idi.Yapı harap durumdadır.
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
1384 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın