• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google+/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Prens Adaları
  
»Ankaradan kesin kalkışlı İstanbul-Polenezköy-Şile -Ağva Turuna katılmak için lütfen tıklayınız

» Tüm Gezilerimizden haberdar olmak için lütfen tıklayınız


» Yazar hakkında bilgi almak için lütfen tıklayınız.
 
» Gezi rehberi hakkında bilgi almak için lütfen tıklayınız


İlk Yerleşimden Bugüne

Antik dönemde takımadalar Demonisia, Halkın Adaları olarak anılıyordu. Bizans döneminde ise bazı Adalar’da inşa edilmiş olan manastırlara ithafen, Papadonisia, keşişlerin manastırı olarak biliniyordu. Bu manastırlar buraya sürgün edilen ve bazıları Konstantinopolis'e asla dönememiş olan imparatorlar, imparatoriçeler, patrikler sayesinde ünlenmişlerdir. Bizans tarihçisi Kedrenos'a göre, 569'da İmparator II. Justin (565-78) kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirmiştir. Daha önce Megale, ya da Büyük olarak bilinen bu ada imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, Prens'in Adası adını almıştır. Daha sonra takımadaların tamamı Prinkiponisos, Prenslerin Adaları olarak anılmaya başlamıştır.
 
 
Bizans döneminde Konstantinopolis büyük surlarla korunurken Adalar terk edilmiş ve düşman kuşatmaları sırasında tahrip edilmiş. Bu durum yedinci ve sekizinci yüzyıllardaki Arap istilaları sırasında, İstanbul'un Venediklilerce ve 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi şovalyelerince yağmalanması sırasında ve II. Mehmet önderliğinde Osmanlıların Bizans'ın başkentini ele geçirmesiyle sonuçlanan saldırıları sırasında da sürdü. Adalar Osmanlı egemenliği altında güvendeydi ancak 1807'de Sir John Duckworth önderliğindeki İngiliz Donanması filosu Çanakkale Boğazı'ndan Marmara'ya geçmeye çalıştı ve Kınalıada'da demirledi ve Ege'ye doğru yol almadan önce on bir gün boyunca adayı bombaladı. Bizans döneminde Burgazada, Heybeliada ve Büyükada'nın nüfusunun neredeyse tamamını Rum balıkçı ve denizci aileleri oluştururken, Kınalıada'da Ermeniler çoğunluktaydı. Osmanlının son dönemlerinde ileri gelen Türk ve Musevi aileler bazı yabancı diplomat ve iş adamlarıyla birlikte Büyükada başta olmak üzere Adalar’a yerleşmeye başladılar. Adalar’da halen önemli Ermeni ve Musevi toplulukları ile Rumlar var ama günümüzde ada nüfusunun büyük bölümünü Türkler oluşturuyor.
 
 
 
Adalar'a İlk Vapur Seferleri

Ada’ya ilk kez 18 yy.'da vapur seferleri başladı, bunlar kürekle çekilen büyük kayıklardı ve pazarkayıkları olarak adlandırılıyorlardı. 1846'da küçük buharlı gemiler sahneye çıktı, ardından da 19. yy.'ın ikinci yarısının başlarında Şirket-i Hayriye'nin Adalar’a düzenli vapur servisi koymasıyla birlikte büyük buharlı gemiler geldi. Bu da gerek sürekli oturanlar, gerekse yazın oturanlar olsun Adalar’ın nüfusunun artmasına yol açtı. Adalar aynı zamanda günübirlikçiler ve hafta sonları ve tatillerde konaklayanların akınına uğradı ki bu da Adalar’ın büyük olanlarında oteller inşa edilmesine yol açtı.

Tarihte Adalar'ın Adları

Antik dönemde takımadalar Demonisia, Halkın Adaları olarak anılıyordu. Bizans döneminde ise bazı Adalar’da inşa edilmiş olan manastırlara ithafen, Papadonisia, keşişlerin manastırı olarak biliniyordu.

569'da İmparator II. Justin (565-78) kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirmiştir. Daha önce Megale, ya da Büyük olarak bilinen bu ada imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, Prens'in Adası adını almıştır. Daha sonra takımadaların tamamı Prinkiponisos, Prenslerin Adaları olarak anılmaya başlamıştır. 569'da İmparator II. Justin (565-78) kendisine Adalar’ın en büyüğünde bir saray ve bir manastır inşa ettirmiştir. Daha önce Megale, ya da Büyük olarak bilinen bu ada imparatorun yerleşmesinden sonra Prinkipo, Prens'in Adası adını almıştır. Daha sonra takımadaların tamamı Prinkiponisos, Prenslerin Adaları olarak anılmaya başlamıştır.






Büyükada - Prinkipo

Ada, tarihi yapılar bakımından oldukça zengindir. Bunların en eskisi Justinian'ın (527-65) yeğeni ve halefi olan II. Justin (565-78) tarafından 569'da yaptırılan saraydır. Tarih kayıtçısı Kedrenos'a göre, Justin'in adada, üzerine sarayını ve muhtemelen bir de manastır yaptırdığı bir "tarım arazisi" vardı. Pek çok Bizans imparatoriçesinin ve en az bir imparatorun sürgün dönemlerinde hapsedildikleri rahibe manastırı olduğuna inanılmasına karşın, manastırın adı bilinmemektedir. Saray ile rahibe manastırının, adanın kuzeydoğu ucunda, Maden olarak bilinen bir bölgede yer aldıkları düşünülürdü; buraya Maden denmesi, 19. yy.'ın ortalarında bir demir madeni işletilmesinden ileri gelir. Bu yöndeki arkeolojik bulgular arasında, II. Justin'in eşi prenses Sofia'nın adının baş harfleriyle yapılmış bir desen taşıyan bir sütun başı yer alır. Büyükada'da bugün Aziz Dimitrios adıyla anılan kilisede de İmparatorun kendi adının baş harflerinin yazılı olduğu deseni taşıyan diğer bir sütun başı bulunmuştur. 1943'te yayınlanan bir yazısında Ernest Mamboury, Maden bölgesinde, Kamares ya da "Kemerler" olarak bilinen bir alanda (şüphesiz, bu ad, o zamanlar hâlâ görülebilen harabelerden kaynaklanmaktadır) bazı arkeolojik bulgular ortaya çıkardığını bildirir. Mamboury'ye göre rahibe okulu yaklaşık 300 m2'lik bir alan kaplıyordu; kuzey ve güney kanatlarının her biri 250 m. uzunluğundaydı ve etrafı çevrilerek korunmaya alınmış olan rahibe okulu kilisesi o gün dahi görülebiliyordu. Fakat bugün, bu kalıntılar tamamen ortadan kalkmıştır.

Rahibe okulu, Bizans'a tek başına hükümdarlık yapmış az sayıdaki kadından biri olan imparatoriçe Eirene (tks 797-802) tarafından yeniden yaptırılmış ve genişletilmiştir. Eirene, IV. Leon'un (775-80) karısı ve Leon'un oğlu ve halefi VI. Konstantinos'un (780-97) annesiydi. Konstantinos, tahta çıktığında daha on yaşındaydı; bu nedenle annesi Eirene kral naibesi oldu ve derhal, son kocasının İkonoklazm politikaları doğrultusunda yasaklanan ikonaları kiliselere geri döndürmeye koyuldu. 790'da iktidarı alan Konstantinos annesini saraya kapattırdı; fakat ülkeyi yönetmede başarı gösteremeyince iki yıl sonra Eirene'yi serbest bırakarak imparator yardımcılığına getirdi. Daha sonra 797'de Eirene ve destekçileri Konstantinos'u tahttan indirdiler; Konstantinos annesi tarafından kör edildi ve imparatoriçenin Büyükada'da kurduğu rahibe manastırına sürgün edildi. Konstantinos birkaç gün sonra öldü ve manastırın avlusuna gömüldü.

Böylece Eirene Bizans'ı tek başına yöneten ilk kadın hükümdar oldu; fakat işlediği, bu doğaya aykırı suç Konstantinopolis'i büyük şaşkınlığa uğrattı. Eirene beş yıldan fazla süre tek başına iktidarda kaldı; fakat 31 Ekim 802'de bir saray darbesiyle tahttan indirildi ve ardından Nicephorus başa geçti (tks 802-11). Ardından Eirene, önce Büyükada'daki rahibe manastırına sonra da Ege'deki Midilli Adasına sürgüne gönderildi ve ertesi yıl burada öldü. Cesedi Büyükada'daki manastırına getirilerek, oğlu Konstantinos'un yanında yatacak şekilde mezarlığa gömüldü.

Rahibe manastırına sürgüne gönderilen bir sonraki kişi VIII. Konstantinos'nin (1025-8) kızı ve sırasıyla III. Romanus Argyrus (1028-34), IV. Mikhail (1034-41) ve IX. Konstantinos Monomachus'un (1042-55) eşi olan imparatoriçe Zoe idi. IV. Mikhail'in ölümünden sonra, hükümdarlık Zoe'nin evlatlık oğlu, V. Mikhail'e (1041-2) geçti. V. Mikhail manevi annesine düşman olunca, onu Büyükada'daki rahibe manastırına hapsettirdi. Bu olaya çok kızan Konstantinopolis halkı Mikhail'in hükümdarlığına son verip kendisini sürgüne gönderdi, Zoe ve küçük kız kardeşi Theodora'yı ise tahta çıkardı. İki kız kardeş, 12 Haziran 1042 tarihinde Zoe ile evlenip, ertesi gün imparator olarak taç giyen IX. Konstantinos Monomachus (1042-55) tahtın varisi oluncaya dek, üç ay boyunca ülkeyi yönettiler.

1. Isaac Comnenus (1057-9), yakalandığı son hastalığı nedeni ile kötüye gidince, küçük erkek kardeşi John'un imparator olması için çabalamaya başladı. Ancak, Isaac tahttan çekildiği zaman, arazi sahibi askeri aristokrasi, John yerine X. Konstantinos Ducas'ı (1059-67) başa geçirdi. John Comnenus ise Büyükada'daki bir manastıra sürgüne gönderildi ve eşi Anna Dalassena ve çocukları, imparatoriçe Eirene tarafından kurulan rahibe manastırına hapsedildi. Birkaç ay sonra, John ve ailesi Konstantinopolis'i terketmek kaydıyla salıverildi ve 1067 senesinde yaşamının son bulduğu, imparatorluktan uzak bir yere gönderildi. Eşi Anna ise, en büyük oğlu I. Alexius Comnenus'un (tks 1081-1118) tahta geçmesiyle imparatoriçe tacını giydi ve 1102 senesindeki ölümüne kadar tahtın ardındaki güç olarak yaşamını sürdürdü. Alexius'un 1118 yılındaki ölümüyle, imparatoriçe Eirene Ducaena Büyükada'daki manastıra gönderildi ve beş sene sonra burada hayata gözlerini yumdu ve bu, Büyükada'ya yapılan son sürgün oldu.




Heybeliada - Halki


Heybeliada’da bulunan bir manastırın sözü ilk olarak, 9. yy.’da Aziz Theodore Studius’un yazılarında geçer. Konstantinopolis’in ünlü manastırı Aziz John Studius’un baş rahibi olan Theodore, imparatorun İkonoklazm politikalarını eleştirmesinden ötürü, V. Leon (tks 813-20) tarafından Heybeliada’daki bir manastıra sürülmüştü. Theodore Heybeliada’dayken mektuplar, dinsel incelemeler ve içlerinden biri manastırdaki bu hücresinden sevgiyle söz eden bazı şiirler yazdı. Theodore manastırın adını vermez; ancak diğer bulgular bu manastırın Kutsal Teslis olduğunu göstermektedir. Theodore’nin mektupları, V. Leon’nun 820’de suikast sonucu ölmesinin ardından Leon’nun dul eşi imparatoriçe Theodora ve kızlarının, yeni imparator II. Mikhail tarafından Heybeliada’daki manastıra sürüldüğünü anlatır. Bunun üzerine, Kutsal Teslis’in diğer sakinleri, imparatoriçe ve kızlarına yer açmak üzere manastırdan tahliye edilmişlerdir. Buradan hareketle, Heybeliada’da, yerlerinden edilen rahiplerin sığınabileceği bir başka manastır daha bulunduğu düşünülmüştür; bu manastırın da Vaftizci Yahya Manastırı olduğu iddia edilir.

Grosvenor, adanın güzelliğinden şöyle bahseder:

“Üç tepeli Heybeliada, doğal güzelliği ve çekiciliğiyle tüm bu adaların en değerlisidir. Adanın her yanı, iç kısımlara doğru girmiş koylarla sarılmıştır; bu koyların sahilleri her yerde ormanlarla süslüdür. Romantik patikalar dört bir yanda amaçsızca dolanır ve sizi, her kıvrılışta yeni bir sürprizle karşılaştırır. Gözünüzü ister karaya ister denize çevirin, ada her daim güzeldir... Doğu-batı doğrultusunda uzanan bir vadi adayı ikiye ayırır ve böylelikle, ana sokağın akış yönünü belirler. Kısa süre sonra evlerin arkada kalmasıyla, enfes bir çam ormanına dalarsınız; burada hava daima sağlıklı ve hoş bir kokuyla yüklüdür; toprak ise ipeksi, esnek bir halıyla örtülüdür. “

Ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi’nin Heybeli tarifi ise şöyle (1640): “Buradaki ünlü manastırı ziyarete her yıl Konstantinopolis’den pek çok insan geliyor. Halk zengin Rumlar, kaptanlar ve gemi sahipler...”



Burgazada - Antigoni

İlkçağlarda ada Panormos olarak bilinirken, Bizans döneminde Antigoni ismini aldı. Bu ad, Rumlar tarafından hala kullanılmaktadır. Yunanca bir kelime olan ve "kule" anlamına gelen "pyrgos", Evliya Çelebi ve 19. yüzyıl öncesinde yaşamış diğer gezginler tarafından bahsedilen ve adanın zirvesinde yer alan bir gözetleme kulesinden gelmektedir. Türkler tarafından kullanılan Burgaz ismi ise "pyrgos"un zamanla şekil değiştirmesiyle oluşmuştur. 1794 senesinde Cosimo Comidas tarafından yapılan gravürde de bu gözetleme kulesi adanın zirvesinde yer alır. Bu gravürde ada, bir meyve bahçesi ve tepenin yamacında yer alan iki ya da üç ekili araziden ibaret görünmektedir.

Bizans döneminde, adada en az iki manastır vardı. Bunlardan biri Yahya Peygamber'e (Hagios Ioannis Prodromos), diğeri ise "Hz. İsa'nın Başkalaşımı"na adanmıştır. Yahya Peygamber Kilisesi'nden tarihte ilk defa Rev. John Covel'in günlüğünde bahsedilmektedir. 2 Mayıs 1675 tarihli yazısında: "Antigono üzerinde bir manastır vardı; ama şu anda harabeye dönmüş ve Yahya Peygamber'e adanan küçük bir kilise haline getirilmiş." Adayı 2 Nisan 1677 senesinde tekrar ziyaret eden Covel, günlüğüne bu kez şunları yazdı: "O akşam saat 5 civarında Pera'dan yelken açtık ve Antigona'ya vardığımızda kötü bir hana yerleştik. Kasabanın kayda değer hiç bir özelliği yok. Şarap gayet sıradan... suyu çok kötü; ekmek pahalı olmasına rağmen çok da iyi değil."

Bizans zamanında, Burgazada'ya sürgüne gönderilmiş tek ünlü kişi Konstantinopolis'in Patrikliği'ni yapmış (842-6) Aziz Methodios'dur.

Kınalıada - Proti

Ada, adını doğusunda denize dik duran kumtaşı uçurumlarının renginden alıyor. Rumlar adaya Proti ya da şehre en yakın ada olduğu için Birinci diyor. 1.356 kilometre kare büyüklüğündeki ada, dört büyük ada içinde en küçüğü.
Muhterem John Covel, Galata'daki Levant Şirketi vaizi, 1676 ve 77 'de Adalar’a peşpeşe iki yolculuk yaptı. İkinci yolculuğunda Kınalıada'da köyün yıkıldığını ve terk edildiğini ve buna neden olan felaketin ne olduğunun bile belli olmadığını görmüş. Covel 26 Şubat 1677'de şöyle yazmış:

"Chalcis [Heybeliada]'dan ayrıldık. Antigono [Burgazada]'yı geçtik, Proti [Kınalıada]'ya geldik. Burada bir köy yok, sadece tepede kurtarıcımız Haghios Sotir'e adanmış bir manastır var. Adanın tümü onlara kalmış. Toprak kayalık ve kurak olduğu için üzüm bağları yok. Büyük kısmı yok edilmiş, bir de stavromenos'u, Athos Dağı'ndakine ait bir manastırı var. Burada yaklaşık on, on beş kaloyeri [rahip] bulunuyor. Mandralarında [sığır ağılı] çok hoş bir koyun sürüleri ve otuzun üzerinde oğlak yavruları var. Zeytin, keten ve hububat tarlaları var. Doğu kanadında bir havuzcuk var ama su çok iyi değil, yıl boyunca da dayanmıyor, sadece yağmur ve kar suyuyla besleniyor, bir sarnıç gibi görülmemiş ve korunmamış. O kanatta bir kasaba varmış, ama şimdi yerle bir olmuş. Bu Adalar’da kuyular ve sarnıçlar, ve içilebilecek su var."
Covel'in tarif ettiği manastır Kınalıada'daki Bizans döneminde kurulduğu bilinen manastırlardan biridir. Bu manastır, Hz. İsa'nın Başkalaşımı'na (Transfiguration) adanmış ve içlerinde birkaç Bizans imparatoru ve imparatoriçesi de bulunan pek çok seçkin sürgüne ev sahipliği yapmıştır.






Sürgün Adası

Bu sürgünlerden ilki 803'te İmparator I. Nicephorus'a (802-11) isyan eden Ermeni generali Bardanes'ti. Ordu Bardanes'i imparator ilan ettikten sonra İstanbul'a doğru ilerledi. Ancak başkente yaklaştıkça, askerler ordudan kaçıp Nicephorus'un tarafına katıldılar. Bardanes Nicephorus'a teslim olmaya razı edildi. Nicephorus onun gözlerini oydu ve Kınalıada'ya sürgün etti. Bardanes ömrünün geri kalanını muhtemelen kendi kurduğu manastırda keşiş olarak geçirdi.

İmparator I. Mikhail Rhangabe (811-13) V. Leon (813-20) olarak tacı devralan Ermeni general Leon tarafından görevden alındı. Leon Mikhail'i Kınalıada'daki Başkalaşım Manastırına (Monastery of the Transfiguration) sürgüne gönderdi. Mikhail'e bu sürgünde karısı İmparatoriçe Procopia ve ikisi oğlan, ikisi kız dört çocuğu eşlik ettiler. Procopia ve kızları rahibe giysilerini giydiler ve Mikhail ile oğulları, Theophylact and Nicetas ise rahip oldular ve oğlanlar asla babaları gibi imparator olamasın diye hadım edildiler. Mikhail 840'da Kınalıada'da öldü ve manastır mezarlığına gömüldü. Rahip olduğunda Ignatius adını alan Nicetas ise sonunda Kınalıada'dan ayrılmasına izin verildi ve iki dönem (847-58, 867-77) Konstantinopolis patrikliği yaptı. Ölümünden sonra Ortodoks Kilisesi tarafından azizlik mertebesine yükseltildi.

Leon 820'de daha sonra II. Mikhail olarak tahta geçen Amorian Mikhail'in suikastına uğradı. Mikhail daha sonra Leon'nun dul eşi Theodosia'yı ve dört çocuğunu görevden alınan imparatorun gömülü olduğu Kınalıada'daki Panagia ya da Kutsal Meryem Manastırı'na sürgüne yolladı.

Ermeni I. Romanus Lecapenus (919-44) 17 Aralık 944'te oğulları Stephen ve Konstantinos tarafından devrildi. Oğulları daha sonra tahtı paylaştılar ve babalarını Kınalıada'daki Başkalaşım Manastırı'na sürgüne yolladılar. Ancak 27 Aralık'ta Stephen ve Konstantinos da görevden alınıp aynı manastıra sürgüne yollandılar. Romanus 15 Haziran 948'de manastırda öldü. Oğullarıysa hemen arkasından çok daha uzağa, Ege'de bir adaya sürgüne yollandılar ve kalan günlerini geçirecekleri bir manastıra kapatıldılar.

II. Romanus (959-63) Theophano adında güzel bir kortezan ile evlenip Bizans'ta bir skandala yol açmıştı. Romanus 963'te bir kaza sonucu öldükten sonra Theophano onun varisi olan Ermeni generali II. Nicephorus Phocas (tks 963-9) ile evlendi. Altı yıl sonra Theophano ile başka bir Ermeni generali olan John Tzimisces Nicephorus'a komplo kurdular ve 10 Aralık 969'da onu öldürdüler. Ertesi gün Tzimisces İmparator I. John (969-76) olarak tahta geçti. Theophano onunla evlenip üçüncü kez imparatoriçe olacağını düşünüyordu. Ama Tzimisces onu Kınalıada'daki bir manastıra sürgüne yolladı ve hayatının geri kalanını orada geçirdi.

IV. Romanus Diyojen (tks 1067-71) 1071'de Malazgirt Savaşı'nda Selçukluların bozgununa uğradıktan sonra görevden alındı. Varisi VII. Mikhail Doucas (1071-8) Romanus'un gözlerini oydurdu ve onu Kınalıada'daki Başkalaşım Manastırı'na sürgüne yolladı. 4 Ağustos 1072'de orada öldü.

Dünden Bugüne

Kınalıada'nın kuzeydoğuda Çınar Tepesi (115 metre), merkezde Teşrifiye Tepesi (110 m.) ve güneyde Manastır Tepesi olmak üzere üç tepesi vardır. Üç tepede de hemen hemen hiç ağaç yoktur ama Cosimo Comidas'ın 1794 tarihli gravüründe de görüldüğü üzere hepsi çalılarla kaplıdır. Gravürde büyük yapılarla taçlandırılmış iki büyük yapı görülüyor, ki bunlar şüphesiz manastırlar. Biri kocaman bir selvinin gölgesinde kalmış.
Grosvenor Kınalıada'yı dört büyük adanın en kurak olanı olarak betimliyor ve topoğrafyasını üç yerine iki tepe açısından yorumluyor ve üç manastırın üzerinde duruyor.

Sedef Adası - Antirovithos

Adanın ismi söylentilere göre sedef taşından ya da burada çokça bulunan bir bitki olan sedefotudan gelmektedir.

9. yy. ortalarında Aziz Ignatius, Adalar’da erkeklere özel tesis ettiği ve I. Manuel Comnenus’in 1158 senesinde düzenlediği listede de yer alan üç manastırdan bir tanesini bu adada kurdu. Sedefadası’nda bulunan manastır, 1180 yılında Patrik Theodosius Boradiotis tarafında restore edildi. Bu manastırdan bugün geriye kalan herşey adanın kuzeybatı kısmındaki burun üzerinde parçalar halinde bulunan bir harabedir.

Sultan II. Mahmut, hükümdarlığı sırasında (1808-1839), buraya 2000 adet zeytin ağacı ve 5000 adet enginar bitkisi ektiren damadı, Rodosizade Damat Fethi Ahmet Paşa’ya adayı devretti.

Hayırsız Adalar

Sivriada - Oxia

Küçük bir alana sahip olmasına karşın, Sivriada (Oxia) bir zamanlar kendi manastırına sahipmiş. Bu manastırdan geriye kalan bazı kalıntılar hala ayaktadır. Bu yapı, imparator Manuel I Comnenus tarafından 1158 yılında derlenen manastırlar listesinde yer almaktadır. Bu manastırın içerisinde iki kilise yer almaktaymış: baş melek Mikhail’e ait bir katholikon ve inançları uğruna ızdırap çeken birkaç azize adanmış bir mabet. Manastırın birkaç başkeşişi, sonradan İstanbul’un patrikliğine getirilmişler. Günümüze kadar ayakta kalabilmiş harabeler, limanın iç tarafında bulunan rıhtımın yanında uzanan yamaçta ziyaret edilebilir.

Adadan, Osmanlı tarihte ilk defa, 1545 yılında, burada durmuş olan Petrus Gyllius bahsetmiştir. Yakın çağlarda, adanın başlıca ünü, Istanbul’daki bütün sokak köpeklerin birkaç sefer toplanıp buraya salınması ve sonra da bu köpeklerin birbirlerini yiyip bitirmelerinden kaynaklanmaktadır.

Yassıada - Plati

Yassıada’nın boyutları 300’e 190 m. olup, deniz seviyesinden yüksekliği azami 40 m.’dir. Burası da Sivriada gibi, iki kere İstanbul’un patrikliğini yapmış (847-58, 867-77) Aziz Ignatius tarafından 9. yy. ortalarında inşa ettirilmiş olan kendi manastırına ev sahipliği yapmıştır. I. Manuel Comnenus’un 1158 yılında hazırladığı listede adı geçen bu manastır, 40 Şehit’e adanmış bir katholikon ve bir Hz. Meryem mabedine ev sahipliği yapmıştır. Ernest Mamboury 1943 tarihli rehberinde, bu kiliselerden birine ait kalıntılara rastadığını belirtmiştir. Bugün, bu yapılardan geriye kalmış herhangi bir kalıntıya rastlanamamaktadır.

O dönemde Osmanlı Devleti’nin İngiliz Büyükelçi olan Sir Henry Bulwer, 1857 yılında, bostan olarak değerlendirmek amacıyla Yassıada’yı satın aldı. O zamanlar sevgilisi Sisam adası Prensesi, Eurydice Aristarchi idi. Prenses Eurydice için, popüler bir inanışa göre Bulwer ve arkadaşlarının müptelası haline geldikleri "tarifi olanaksız sefahat alemleri"nin düzenlendiği ve Mamboury’nin bir ortaçağ şatosu olarak nitelendirdiği bir yapı inşa ettirmişti.

Kaşıkadası - Pita

Bizans zamanından kalma bir manastıra sahip olmayan tek adadır.

Burada yakın zamana kadar hemen hemen hiç ikamet edilmemiş olmasına rağmen, bugün ada özel mülk olup, yazlık ev inşa edilmiştir. Artık ziyaret edilememektedir.

Tavşanadası - Neandros

Küçük olmasına karşın Tavşanadası, İmparator I. Mikhail’in oğlu olan ve aynı zamanda 2 defa İstanbul’un Ortodoks patrikliği görevini yerine getirmiş Aziz Ignatius tarafından 8. yy. ortalarında kurulmuş bir manastıra ev sahipliği yapmaktadır. Aziz Ignatius hayatının son iki senesini bu manastırda geçirmiş ve 877 yılında yaşamını yitirdiğinde buraya defnedilmiştir. Bu manastırın adı da I. Manuel Comnenus’un 1158 senesinde düzenlediği listede yer almaktadır. İmparator Theophilus (829-842)’in karısı İmparatoriçe Theodora, tahta geçme yaşı gelinceye kadar vekilliğini üstlendiği oğlu III. Mikhail (842-867) tarafından 856 yılında Tavşanadası’nda bulunan bu manastıra hapsedilmiştir. VII. Mikhail Doucas (1071-1078) ise, 1078 senesinde tahttan indirilip kör edildikten sonra bu manastıra kapatılmış ve 1090 yılındaki ölümüne kadar burada tutulmuştur. Bugün tamamen terkedilmiş olan adadaki manastırdan geriye kalan bir kısım harabe halen ziyaret edilebilir.

Vordonos Adası - Vordonosi

Kınalıada ve Asya kıyısının ortasında Vordonos Adası adlı ve kimi zaman takımadaların bir parçası olarak gösterilen ufacık bir ada vardır. Çok küçük olmasına rağmen, bu ada da patrik Photius tarafından 9. yy.’’ın ikinci yarısında kurulmuş bir Bizans manastırına ev sahipliği yapmıştır. Manastıra ait kalıntılar ve adanın diğer tek abidesi olan deniz feneri burada ziyaret edilebilir.


 
Seyahatname'nin yazarı Türk tarihçi Evliya Çelebi 1640'ta (1050 Hicri yılında) arkadaşlarıyla birlikte ilki Bursa'ya gitmek üzere Boğaz'dan Heybeli'ye geçmeleri olmak üzere, Adalara yaptıkları iki geziyi anlatmış:

Boğaz'da Emirgan'da demir attık ve birkaç usta gemi yapımcısını yolcu olarak almak üzere Fındıklı'ya uğradık. 1050 yılının Muharrem ayının ilk Cuma sabahında kayıkçıların da denize açılmaya uygun buldukları bir vakitte, yelkenleri açtık ve Saray Burnu'nu atlatıp gemiyi seyahatimizin hedefi olan Bursa'ya çevirdik. Tüm yolcular keyifliydi ve bazıları ilahiler söyleyerek seyahatimizin iyi geçmesi için Allah'a dua ediyorlardı. Müzisyenlerden birkaçı beni ezgilerine katılmam için destekledi, ve böylece… girdaniyemi (girdanieh) ayarladım ve Derviş Ömerbestieh'ten üç dörtlük ile bir semai söyledim. Kayıkçılardan birkaçı da bize enstrümanlarıyla eşlik ettiler; çokurun (chokur) sesi öyle etkiliydi ki dinleyenler mest oldular. Böyle eğlenerek Konstantinopolis'den yirmi yedi kilometre uzaklıkta olan ve çevresi 14 km uzunluktaki Heybeli'ye geldik. Buradaki ünlü manastırı ziyarete her yıl Konstantinopolis'den pek çok insan geliyor. Halk zengin Rumlar, kaptanlar ve gemi sahipler...

Evliya'nın Heybeliada'nın çevre genişliği konusundaki tahmini oldukça fazla, aynı sene yaptığı başka bir yolculukta diğer Adaların büyüklüğünü anlatırken de aynı abartı karşımıza çıkıyor:

“Heybeliada'ya varmıştık… ki bundan daha önce de bahsettik. Dokuz kilometre ileride ise Tavşanadası bulunmaktadır. Adını burada çok sayıda tavşan bulunmasından alan Ada’nın çevresi sadece 1.5 km. ve burada toprak işlenmemiş. On iki kilometre kürek çektikten sonra Burgazada'ya geliyoruz. Ada sahilinde kireçtaşı kayalıkların üstünde küçük ama sağlam bir kale var. Çevresi 17 km. olan Ada’da güzel bahçeleri ve kuyularıyla üç yüz adet ev bulunmaktadır. Halkın tamamı Rumlar ve zengin tekne sahipleri. Ada’da çok sayıda keçi ve yabani tavşan bulunuyor. Kınalı çevresi 12.8 km. uzunlukta olan bir ada ve bir manastırı ve yüz Rum evinden oluşan bir köyü var. On beş kilometre uzaklıkta Büyükada bulunuyor. Çevresi 30 km. ve toprağı işlenmiş. Yüz Rum evinden oluşan bir köyü olan Ada’nın dört tarafında dalyanlar ve balık avlamak için gözetleme yerleri var.”

Adalar’ın güzelliği ve asil sürgünlerinin oldukça çetin tarihi, 19. yy.'ın romantik imgelemine hitap etmiştir. Adalar’ın görünüşü Gustave Schlumberger'in ilk kez 1884'te yayınlanan etkileyici kitabı Les Iles des Princes' in başında çok süslü bir dille anlatılır.

"Napoli'nin Capri'si ve Ischia'sı var: Konstantinopolis'in ise Adalar'ı. Napolitenler körfezlerini süsleyen mücevherlerden ne kadar gurur duyarsa da bu, Pera’nın Rumlar’ın Marmara Denizi'nin girişindeki büyüleyici silüetlerini uyandıran, ahenk ve zevkin mekanları, etkileyici Adalar’ından duyduğu kadar değildir. Doğanın ihtişamı kadar Tiberius'un suçları da Capri'nin ünlenmesinde etkilidir. Aynı şekilde, Kınalıada, Burgazada, ve Büyükada'nın manastırlarına sürülen imparatorların, imparatoriçelerin ve yüksek rütbeli sürgünlerin kasvetli maceraları da, tarihi boyunca devrimler ve çalkantılarla sarsılmış bu şaşaalı Adalar’ın antik dünyanın en trajik kısımlarından biri haline gelmesinde etkili olmuştur. Dünyanın hiçbir köşesi acıklı felaketlerin, insani ihtişamın beyhudeliğine dair dokunaklı derslerin anlatıldığı hikayeler açısından daha verimli değildir. Sadece bu yönüyle bile Adalar tarihçi ve düşünürlerin ziyaretini hak etmektedir. Dünya üzerinde çok az yer, imparatorluk sarayının ihtişamından koparılıp bir imparatorluk manastırında bir hücrenin derinliklerine fırlatılan prens ve prenseslerin ıstıraplarına bu kadar çok şahittir. Bu dokunaklı hatıralara bu minyatür takımadaların, İtalya ve Sicilya'nın, başka hiçbir yerde memnun gözlerin sahillerde bu kadar tatlı, bir koyda bu kadar şirin, dağlık manzaralarda bu kadar heybetli dinlenmediği, başka hiçbir yerde yeşilliğin daha canlı ya da daha çeşitli olmadığı, kısacası başka hiçbir yerde masmavi suların binlerce gölgeli koyda, binlerce şiirsel kayalıkta daha nazik yıkanmadığı harikalarıyla doymuş bir gözü kendinden geçirecek güzelliklere sahip olduğunu eklerseniz, işte o zaman vaktiyle çok gözyaşıyla ıslanmış, günümüzde Adalar'ın dramatik bir geçmişin araştımasından ya da bugünün güler yüzlü çekiciliğinden etkilenenler için neden favori kutsal mekan olduğunu anlayacaksınız."

Edwin Grosvenor da 1895'te yayınlanan "Constantinople" adlı kitabında Adalar’ın ve hüzünlü tarihinin aynı şekilde heyecanlı bir tanımını yapmıştır:

"Vermekten hiç bıkmayan doğa, başkenti sadece Boğaz'la ve Haliç'le değil küçük takımadalar Adalar'la da çeşitlendirmiştir. Ischia ve Capri Napoli için neyse, Heybeliada, Büyükada ve kardeş adaları Konstantinopolis için daha fazladır. Şehir merkezine çok daha az uzaklıktalar ve şehrin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyorlar. En yakını Kadıköy'den 6 kilometre, İstanbul'dan da biraz daha fazla uzaklıkta.

Adalar antik dönemdeki adları Demonisos'u o topraklarda taş ve metal ustası olan Demonisos'tan almıştır. Ortaçağdaki isimleri Papadanesoi, papazlaradası, modern isimleri ise, Prenslerin Adaları, ironi ve tarih kaynaklı, yaygın bir anlamı ve çağrışımı var. Ortaçağ Bizans döneminde manastırlar krallıktan çok da uzak değillerdi. Akşamları krallığın altın tacını uzun bukleleri üzerine geçiren kişi, ertesi gün, kafası traşlı, bir manastır hücresinin gönülsüz sakini olabilir. O zamanlarda Adalar’da zevk arayışı yoktu, manastırlara ve keşişlere terk edilmişlerdi. Buraya pek çok hükümdar sürgün edildi, hayatın tüm güzellikleriden mahrum bırakıldılar, yaşamalarına izin veren haleflerinin onları belki hor görmesi belki de merhamet duymaları idi. Burada rahip cüppesi ve kukuletasıyla tutsak edilen imparatorlardan biri bile tahtına geri dönemedi. Tüm manastırların harap olmasına ve sadece birkaç sakininin otlarla kaplanmış patikalarında dolaşmasına rağmen tahttan indirilen prens geleneği devam etti ve Adalar’a bugünkü adlarını verdi.

Toplam dokuz taneler. İkisi, Pitta (Kaşıkadası) ve Niandros (Tavşanadası)'nda yerleşik halk yok ve ilgiden yoksun. Üçü, Oksia (Sivriada), Plati (Yassıada) ve Anterovithos (Sedefadası) günümüzden soyutlanmış ama her birinin yenilmişlik ve hüzünle dolu geçmişleri var. Dördü, Proti (Kınalıada), Antigoni (Burgazada), Halki (Heybeliada), ve Prinkipo (Büyükada) en önemlileri.

Birbirleriyle ve başkentin diğer bölgeleriyle her gün iletişim içindeler. İklimlerinin yumuşaklığı ve düzenliliği onları İmparatorluğun en sağlıklı yöresi yapıyor. Kuzey Marmara'nın hiçbir yerinde zeytin ağaçları bu kadar bol ve verimli değildir. Mayıs ve Haziran aylarında Adalar’ın güzelliğini anlatmaya sözcükler yetmez. Tepeler çam ormanlarıyla kaplı ve dolambaçlı kıyılar sessiz ve gölgeli koylarla oyulmuş. Nereye bakarsanız başka bir güzellikle karşılaşıyorsunuz. Kış aylarında el ayak çekiliyor. Hain Marmara sık sık adanın dış dünyayla olan bağlantısını koparıyor. Günbatımında İstanbul'un gölgesi üzerlerine düşecekmiş gibi görünmesine rağmen aslında fersahlarca uzaktalar. Boğaz'ın güneydoğusunda dağılmış, yuvarlak şekilleriyle tatlı bir hayali andırıyorlar. Batıdan yukarı bakıldığında dört ana ada ufukta uzanmış, sanki tek bir ada oluşturmuş gibi görünüyor. Ama sağ tarafa yaklaştıkça, yüksek Oxeia'da kuleye benzer kayalık yükseliyor, oysa yassı Plati'de ise deniz seviyesinden yukarıda sadece ufak çıkıntılar bulunuyor."

Adalar, hala Schlumberger ve Grosvenor'un betimlediği kadar güzel ve romantik. Boğaz'daki çalkantılı metropolden uzaklaşma ve sığınma mekanları olan Adalar, deniz ve gökyüzünün soluk mavisinin arasında, Marmara Denizi'nin Asya kıyısında berrak denizin üzerinde yüzüyorlar.



Eirene; Bizans'ın İlk ve Tek Kadın İmparatoru Büyükada’ya Sürüldü

Atinalı Eirene, oğlu VI. Konstantinos’u Bizans tahtından indirip gözlerine mil çektirmiş ve iktidarı ele geçirmişti. İmparator(içe) Eirene Bizans’ın ilk ve tek kadın hükümdarı oldu ancak iktidar keyfi yalnızca beş yıl sürdü. 802 yılında, Maliye Bakanı (logothete¯s tou genikou) Nikephoros tarafından bir saray darbesiyle tahttan indirildi ve Prens Adaları’na sürülmesine karar verildi. I. Nikephoros eski imparatorun başkentin bu kadar yakınında olmasından çekindigi icin onu Midilli Adası’na (Lesbos) sürdü.

Devrik imparator bu yeni sürgüne fazla dayanamadı. Ölüm döşeğinde, “(...) vücudumu Tanrı’nın gözlediği Prinkipos adasında, acı çeken ve çileli kalbimle inşa ettiğim manastırda, Meryem Kilisesi'nin sol tarafındaki Aziz Nikolaos Şapelin'e yatırın” diye vasiyet etti.
Öyle yaptılar. Öldüğünde 51 yaşındaydı...

M. Kemal Atatürk

Atatürk sık sık Büyükada’yı ve Anadolu Kulübü’nü ziyaret ediyor. Burada önemli devlet adamlarıyla buluşuyor. Büyükada Anadolu Kulübü’nün önemli konukları arasında Atatürk ve İsmet İnönü'nün yanısıra yabancı devlet başkanları da yer alıyor: Atatürk Elefterios Venizelos, Yunanistan Başbakanı (1924); Afganistan Kralı Amanullah Han (1930); Romanya Kralı Carol ve Madam Lupescu (1933); Yunanistan Diktatörü General Metaxas (1936); İran Şahı Rıza Pahlavi (1964); ve Romanya Diktatörü Nikolau Çavuşesku (1976).
Atatürk kulübe geldiğinde 25 numaralı odada kalmış, bu oda o zamanki haliyle korunmuş.

Fethi Okyar

Ali Fethi Okyar, gençlik yıllarından itibaren Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşıydı. Asker, diplomat, milletvekili ve bakan Fethi Okyar, 1930’da Atatürk’ün onay ve desteğiyle kurulan muhalefet partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın başına geçmişti. Ancak aynı yıl, partiyi sürdürmenin olanaksız olduğunu düşünerek ve Atatürk’ün aynı yoldaki talimatına uyarak Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasına karar verdi, siyaset yaşamını sona erdirip Büyükada’daki evine çekildi.
 
 
İsmet İnönü

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1924 yılında, Heybeli’de Mavromakatis köşkünü yazlık ev olarak kiralamıştır. İnönü ailesi evi, 1934 yılında 9,500 lira karşılığında satın almıştır; Ev, kendilerine Atatürk tarafından hediye edilen mobilyalarla döşenmiştir. Ev bugün İnönü Müzesi’dir.
 
 
Yesari Asım Arsoy

“Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık” başta olmak üzere Adalarla ilgili çok sayıda şarkının bestecisi ünlü Yesari Asım Arsoy’un mezarı Heybeliada’dır. Arsoy’un anısına yapılan heykel Heybeli parkındadır.
 
Troçki

Sovyet Devrimi’nin liderlerinden Lev Davidoviç Troçki, Politbüro’daki siyasi rakipleri olarak gördüğü tüm eski yoldaşlarını yok eden ya da çevresinden uzaklaştıran Stalin tarafından 1929 yılında ülkesinden kovulduğunda İstanbul’a gelmişti. 4 yıllık İstanbul yaşamının çoğunu Büyükada’da geçirdi.

Troçki Büyükada’yı 17 Haziran 1933 tarihinde terketti ve bir daha da buraya geri dönmedi. Adadaki tecriti dışında, Troçki buradaki sürgün günlerinden keyif alıyormuş gibi görünüyordu. Bunun kanıtı olarak, adadan ayrıldığı gün not defterine yazdığı şu cümleler gösterilebilir: "Dört buçuk sene oldu. Ayaklarımın Büyükada’ya iyice kök saldığına dair garip bir his var içimde."
 
Kulüp Rakısı Üzerindeki Figür

Yaşamlarının büyük bir bölümünü Kınalıada’da geçiren grafiker ve ressam İhap Hulusi Görey ile şair, yazar, eğitmen ve milletvekili Fazıl Ahmet Aykaç yakın dosttu.
Bazen kendi adalarında bazen de Büyükada Anadolu Kulübü’nde buluşurlardı.
İhap Hulusi’nin bugün de kullanılan ünlü Kulüp Rakısı etiketinin üzerinde, içki içen çok şık ve yakışıklı iki beyefendi görülür. Çeşitli dönemlerde bu beyefendilerin Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü oldukları iddia edilse de, 1932 yılında tasarlanan bu etikettekilerin Anadolu Kulübü’nde demlenen Fazıl Ahmet Aykaç ve İhap Hulusi olduğu, ünlü ressamın arkadaşıyla sohbetini ölümsüzleştirdiği söylenir.
 
 
Lefter Küçükandonyadis

1925 doğumlu Lefter Küçükandonyadis, 1941 yılında mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek Taksimspor’a girdi. Askerlikten sonra, 21 yaşında Fenerbahçe’yle anlaştı. Fenerbahçe’de oynadığı iki dönemde toplam 615 maçta 423 gol attı. 50 kez milli forma giyen ilk futbolcu oldu, yabancı takımlara 22 gol attı. 9 kez Milli Takım kaptanlığı yaptı. Fenerbahçe’de oynarken, İtalya’nın ACF Fiorentina takımına transfer oldu. Bonservis ücreti alınarak yurtdışına transfer edilen ilk Türkiyeli oyuncu olan Lefter İtalya’da 1 yıl oynadıktan sonra, Fransa’nın OGC Nice takımına transfer oldu ve orada da 1 yıl oynadı. Futbol yaşamı boyunca profesyonel oyuncu olarak yer aldığı toplam 752 maçta tam 506 gol attı. Oyunculuğu 1964 yılında bıraktı, 1970 yılına kadar antrenör olarak çalıştı.
 
 
 
Mina Urgan

“Troçki Büyükada’da, Nizam Caddesi’nde, bahçesi denize kadar inen bir konakta otururdu. Sokaklarda hiç gezmezdi; ama nerdeyse her gün sandalla balığa çıkardı. Günün birinde, açıklarda yüzerken, bir de baktım Troçki’nin sandalı. Başında ve kıçında elleri tabancalı iki Rus koruması oturduğu için, bu sandalı uzaktan görsek de tanırdık. Ortada da, kürek çeken Rum balıkçıyla, elinde oltası Troçki otururdu. Hemen sandala doğru yüzdüm, kenarına tutundum ve Troçki ile nerdeyse burun buruna geldik. Korumacılardan biri ‘git, git’ dedi. (Rus şivesiyle ‘get, get’ demişti aslında.) Ben, yorgunluğumu bahane ederek, sandalın kenarına biraz daha tutunmak, Troçki’ye biraz daha bakmak istiyordum.”
Mina Urgan,
Bir Dinazorun Anıları

Ziya Gökalp

Yahya Kemal dostu Ziya Gökalp’i (1876-1924) Büyükada’ya taşınmaya ikna etti. Ziya Gökalp de gelince Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi, Celal Sahir, Necmettin Sadık, Fuat Köprülü gibi Türkçü aydınlar da Büyükada’ya toplanmaya başladı. 1924’te hastalığı ağırlaşan Ziya Gökalp Nişantaşı’ndan Büyükada’ya götürüldü. Burada geçirdiği hasta günlerinde Türk Medeniyet Tarihi adlı kitabının düzeltilerini yaptı.
Yaşadığı evler: Fatma Hurrem Evi, Albayrak Sokağı (Maden) No:17, Rotenberg Yalı Köşkü, Çankaya Caddesi Albayrak Sokak (Maden) No: 6

Melih Cevdet Anday

Türk edebiyatının en büyük şairlerinden Melih Cevdet Anday ada dendiğinde hemen herkesin diline doladığı “Ada vapuru yandan çarklı...” dizelerinin de sahibi.

Garip şiirinin kurucularından olan Anday daha sonra felsefi şiir akımını başlattı. UNESCO tarafından Cervantes, Dante, Tolstoy ayarında bir edebiyatçı olarak kabul edildi. Uzun yıllar gerek gerçek adı ve takma adlarla gazetelerde makaleler, denemeler kaleme aldı, çeviriler yaptı. Şiir, deneme, eleştiri, tiyatro, roman yazar ve pek çok ödül kazandı. Ömrünün son yıllarını Büyükada’da geçiren Melih Cevdet Anday’ın mezarı Büyükada’dadır. 
 
Halikarnas Balıkçısı


Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan Halikarnas Balıkçısı (1890-1973) ilköğrenimini Büyükada’da tamamladı. Robert Kolej’de okurken de yazlarını kalabalık ailesiyle birlikte Büyükada’daki Rosola Köşkü’nde geçirdi.

Yahya Kemal Beyatlı

1913’te Tahsin Nahid’in tavsiyesiyle Büyükada’ya gelen Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) Savoy Oteli’nin üst katında, penceresi caddeye bakan güzel, iç açıcı bir odada konakladı. Daha sonra da kısa bir süre Splendit Oteli’nde kaldı. Sonraki yıl Yakup Kadri de Büyükada’ya gelince birlikte Azaryan Yokuşu’nda, denize nazır iki yatak odalı, arkada mutfağı ve hizmetçi odası bulunan bir köşk kiraladılar.
Yahya Kemal, Darülfünun’daki görevine ek olarak Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’nde de tarih öğretmenliği yaptı. Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek bu dönemde Yahya Kemal’in öğrencisi oldu.


Nurullah Ataç

Cumhuriyet döneminde eleştiri ve deneme dışında eser vermeyen sayılı yazarlardan biri olan Nurullah Ataç (1898-1957) gerçek bir Ada âşığı. İstanbul demek onun için Büyükada demek. İstanbul’a gitmekten neredeyse hiç hoşlanmaz. Öyle ki İstanbul’a gittiğinde yazı yazamamaktan şikâyet eder. Nurullah Ataç kızı Meral doğduktan kısa bir süre sonra eşiyle birlikte Büyükada’ya yerleşir; Ataç Tolluoğlu babasına ve Büyükada’ya dair hatırladıklarını Babam Nurullah Ataç kitabında büyük bir içtenlikle dile getirir:
“Doğa bakımından ada, kışın yazdan bin kere daha güzeldir. Adanın yerlileri sanki hısım akraba gibidirler. Herkes birbirini tanır, birbiriyle selamlaşır, hal hatır sorar. Böyle bir yerde yaşamak insana hem mutluluk, hem de güven verir. Ayrıca amcamlar da yaz kış adada oturuyorlardı. Babamla annem, bütün bunları düşünüp taşındıktan sonra, tekrar adaya yerleşmeye karar vermişlerdi.”

Babam Nurullah Ataç’tan
Yaşadığı ev: Ataç Ev Lonca Sokağı No:24
 
Reşat Nuri Güntekin

Türk edebiyatının kuşkusuz en çok okunan romanlarından Çalıkuşu’nun yazarı Reşat Nuri Güntekin (1889-1956) sessizlikte yaşamayı sevdiği için ailesiyle birlikte 1930’larda Büyükada’ya yerleşir. Burada edebiyatçı dostlarından daha çok akrabalarını ağırlar, onlarla köşkün bahçesinde kurulan salıncaklar eşliğinde yemekler yer. Kızı Ela Güntekin henüz birkaç aylık bebekken geldiği Büyükada’da zamanla babasının en iyi yürüyüş ve sohbet arkadaşı olur. Uzun yıllar ailecek yazları burada geçirirler.
Reşat Nuri Akşam Güneşi romanı Büyükada izlenimlerini anlatır.
Büyükada, Reşat Nuri Güntekin’in evi, Adalar Müzesi Arşivi
 
 
Hüseyin Rahmi Gürpınar

1900’lü yılların başlarında Heybeliada’da bir evde on yıl kiracı olarak yaşayan Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) Hıdiv Abbas Paşa’dan satın aldığı arsaya Gürpınar Köşkü’nü yaptırır ve ölümüne dek sadece burada yaşar. Heybeli’nin Burgaz’a bakan cephesinde yaptırdığı üç katlı, üç cephesinden de deniz görünen köşk ada yerleşiminin uzağında, orman içinde, oldukça dik bir yokuşla tırmanılan tepenin yamacındadır. Mezarı buradadır.

Hüseyin Rahmi Kokotlar Mektebi’nde Heybeliada’daki yaşamını anlatır, Sevda Peşinde ve Tebessüm-i Elem romanlarında adadan söz eder.
Yaşadığı ev: Gürpınar Köşkü, Demirtaş Sokağı No: 19
 
 
Aziz Nesin

Adalar’da dünyaya gelen edebiyatçılardan biri de Aziz Nesin’dir. (1915-1995) On yaşına kadar Heybeli’de kalan Aziz Nesin Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’de çocukluk günlerinin Heybeli’sini orada yaşayanları çok canlı bir dille, en ince ayrıntısına kadar anlatır:

“Heğbeliada’da bitek cami vardı: (...) Ada camisinin meyzini Feyyaz çok kekemeydi. Büyük zorlukla konuşurdu. Ama bu kekeme adamın sesi çok güzeldi. Ezan okurken, mevlit okurken hiç kekelemezdi. (...) Kısacası bizler ucuz yaşamak, ucuz yaşamanın yollarını arayıp bulmak zorundaydık. Adada
 su kaynakları olmadığı için Ada evlerinin çoğunda sarnıç vardı. Bizim küçük evimizde sarnıç yoktu. Para vermeyelim diye eşekle su taşıyan suculardan da su alamazdık. Kız kardeşimle ikimiz -ama daha çok kız kardeşim- iskele alanındaki çeşmeden bakır güğümle eve su taşırdık.”
Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’den

Zeyyat Selimoğlu

Heybeliada denince akla gelen isimlerden biri de Zeyyat Selimoğlu’dur. (1922- 2000) Çevirmen olarak Türkçeye pek çok kitap kazandıran Zeyyat Selimoğlu öykülerinde gemileri, gemilerde yaşayan / çalışan insanların farklı yaşamlarını ele alır. Direğin Tepesinde Bir Adam yayımladığı dönemde çok ilgi görmüş bir öykü kitabıdır. Gemi Adamları adlı kitabında da tüm deniz öyküleri bir araya getirilir.
 
 
 
 
Ahmet Rasim

Uzun süre Kadıköy’de yaşadıktan sonra Heybeliada’ya yerleşen Ahmet Rasim (1865-1932) ömrünün son günlerini burada geçirir, kıvrak kalemi ve son derece eğlenceli üslubuyla İstanbul’u anlattığı yazılarında Adalar’a da yer verir.
Kitabe-i Gam Ahmet Rasim’in Ada’da tanıdığı ve sevdiği güzel bir kadın için yazdığı bir mektup romandır.
Yaşadığı ev: Ahmet Rasim Evi, Heybeliada, Hüseyin Rahmi Sokağı No: 25/1

Sait Faik Abasıyanık

Öykülerinde Adalar’ı, balıkçıları, balıkları anlatan ve adı Burgazada’yla özdeşleşen Sait Faik Abasıyanık (1906-1954) ömrünün son on yılını çoğunlukla Çayır Sokak 15 numaradaki köşkte geçirir. Köşk Sait Faik’in annesi Makbule Abasıyanık’ın vasiyeti üzerine müzeye dönüştürülmüş ve Sait Faik Abasıyanık Müzesi adıyla 22 Ağustos 1959’da “Burgazadası’nı Güzelleştirme Derneği” tarafından açılmıştır. Müzenin bakım, onarım sorumlulukları Darüşşafaka Cemiyeti’ne bırakılır.
Sait Faik Burgazadasız, Burgazada Sait Faiksiz düşünülemez. Biri diğerini çağrıştırır her zaman, biri olmadan diğeri hep eksik kalır.
Yaşadığı ev: Sait Faik Evi, Çayır Sokağı No: 15

Halide Edip Adıvar

Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Halide Edip Adıvar (1884-1964) İstanbul’un gürültüsünden kaçıp Burgazada’ya yerleşenlerden biri. Zafiriadis Evi olarak bilinen gül bahçesi içindeki mor salkımlı bu ev Halide Edip’in anılarında özel bir yere sahip:
Halide Edip’in Raik’in Annesi adlı romanının bazı bölümleri Burgaz’da geçer.
Yaşadığı ev: Zafiriadis Evi, Mehtap Sokağı No: 43

Fazıl Ahmet Aykaç

Nüktedanlığı ve sohbetlerindeki lezzet hemen herkes tarafından dile getirilen Fazıl Ahmet Aykaç (1884-1967) Kınalıada’nın simgesi olur. Mizah alanına önemli yenilikler getirmiş, pek çok ünlü şairin şiirini taklit ederek yazdığı şiirler yazdığı dönemde dilden dile dolaşır.

Fazıl Ahmet Kınalıada’daki evinde başta İhap Hulusi olmak üzere pek çok arkadaşını ağırladı, İhap Hulusi dostluklarını ve rakı sohbetlerini Kulüp Rakısı için çizdiği etiketle ölümsüzleştirdi. İhap Hulusi’nin eşi Naşide Görey etiketin yapılma macerasını şöyle anlatır:

“Tekel’in bu etiketi için başlangıçta kompozisyonu kafasında geliştirmiş, eskizler yapmış, birkaç model denemiş, ama bir türlü tatmin olmamış. O esnada yakın dostu Fazıl Ahmet Aykaç da seyirciymiş, İhap Bey ona dönüp, 'Fazıl, gel şuraya otur!..' demiş ve kendisi de karşısına geçip oturmuş, böylece o meşhur Kulüp Rakısı etiketi hazırlanmış, o günden bugüne kadar yarım asrı aşkın bir süredir kullanılagelmiştir.”

Yaşadığı evler: Civanyan Evi, Çandarlı Sokağı No: 9. Ağasi Evi, Fazıl Ahmet Aykaç Caddesi No: 23
 
 
 
Zabel Asadur

Hukukçu ve yazar Hrand Asadur (1862-1928) ile tanınmış bir yazar ve şair olan eşi Zabel Asadur (1863-1924, doğumu Hancıyan) uzun yıllar Kınalıada’da Derunyan evi olarak bilinen dört katlı ahşap evde yaşadı.

On altı yaşındayken Anadolu’daki Ermeni kızlarının, eğitim ve öğrenimleri için okullar ve yetimhaneler açmayı amaçlayan “Azkanıver Hayuhyats Ingerutyun”unu (Milletperver Ermeni Kadınlar Derneği) kuran Zabel Asadur, Masis dergisinde “Sibil” imzasıyla yayımladığı makalelerinde, kadınların sorunlarını dile getirdi, kendini kadının özgürleşmesi davasına adadı.
Ermenice süreli yayınlarda yazılar yazan, Fransızcadan çeviriler yapan Asadur, Esayan ve Getronogan okullarında Ermenice öğretmenliği de yaptı.
 
 
 
 
 
Zahrad

Asıl adı Zareh Yaldızcıyan (1924-21 Şubat 2007) olan Zahrad uzun yıllar Kınalıada’da yaşar. İlk şiir kitabı Büyük Şehir 1960’ta yayımlanan şairin şiirleri yirmi beş dile çevrildi. Dünyaca ünlü şairin şiirleri Türkçe’ye karikatürist Ohannes Şaşkal tarafından tercüme edilmiş üç seçkide yayımlandı: Yağ Damlası, Yapracığı Gören Balık, Işığını Söndürme.
Şiirlerinde mekân duygusunu öne çıkaran Zahrad için bu mekân her zaman İstanbul oldu.
 
 
Yakup Kadri Karaosmanoğlu

“O zamanların en güzelini, en şevklisini, en şetaretlisini dostlarımız Tahsin Nahit’le eşinin konukseverliği sayesinde, bize Büyükada’da yaşamak nasip olmuştur. ‘Tahsin Nahit’le eşinin konukseverliği’ dedim. Çünkü onların Maden’deki evi hepimizin toplantı yeri ve cazibe merkeziydi. Tahsin Nahit her şeyden önce, Adalar, ada çamlıkları, ada mehtapları şairi olarak tanınmış, hanımı ise Büyükada’da doğup yetişmişti ve diyebilirim ki bize Ada’nın güzelliklerini öğreten, Ada’yı sevdiren de onlar olmuştur.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu,

Gençlik ve Edebiyat Hatıraları
 
Türkiye’de Adalar olarak bilinen İstanbul Adaları Marmara Denizi'nin Asya kıyısında, Boğaz'ın güney ucunun güney doğusunda yer alan takımadalardır. Adalar, antik Bizans'ın Konstantinopolis'i, Boğaz'ın büyük metropolü İstanbul'un deniz kenarı mahalleleri olagelmişlerdir. Takımadalar dokuz adadan oluşuyor, ancak beşi dışındakiler küçüktür ve üzerlerinde kalıcı yerleşim yoktur. Haliç ve Boğaz girişinde bulunan İstanbul vapur iskelelerine, en yakındaki onbeş, en uzaktaki yirmi altı kilometre uzaklıkta bulunmalarına rağmen, İstanbul'dan gerek görüntü gerekse atmosfer açısından çok daha uzakta gibi görünüyorlar.

Dokuz Ada
İstanbul’a en yakındaki ada Kınalıada (Proti), sonra Burgazada (Antigoni), Heybeliada (Halki), son olarak da Adalar arasında en büyük ve en kalabalık olan Büyükada (Prinkipo). Vapurlar yaz aylarında Sedefadası'na (Anterovithos) da uğramaktadır. Kaşıkadası'nda (Pide-Pitta) yazın az da olsa ikamet edenler var, ama Tavşanadası (Niandros), Yassıada (Plati) ve Sivriada'da (Oksia) yerleşim yoktur.
 
  
Büyükada (Prinkipo)

Büyükada, Rumca adıyla Prinkipo; Prens Adalarının en büyüğü ve en güzelidir. Birçok insanın ziyaret ederek gezip gördüğü tek ada budur ve en gözde yazlık mekanlardan biridir. 5,4 km2’lik yüzölçümüyle Büyükada, diğer üç ana adanın toplamından daha büyüktür. Aynı zamanda Adalar'ın, nüfus bakımından en yoğun olanıdır da. Yıl boyunca ortalama 6.500 civarında seyreden nüfus, yazları 40.000’e ulaşır.

Ada, kuzey uçtan güneye uca yaklaşık 4,3 km., doğudan batıya ise ortalama 1,3 km.’dir. İki yüksek tepesi vardır: kuzeyde 164 m. yüksekliğindeki İsa (Hristos) Tepesi ile güneyde, Rumlarca Hagios Georgios (Aziz Georgios) olarak anılan, 202 m. yüksekliğindeki Yüce Tepe. Yüce Tepe aynı zamanda Ada'nın en yüksek zirvesini oluşturur.

Ada'nın kuzeyinin büyük bölümü yapılarla doludur; güneyin ileri kesimlerine ise sevimli çam koruları ve diğer ağaçlardan oluşan ormanlar, denize dalan vahşi uçurumlar ve kumlu, ıssız sahiller hakimdir.

Heybeliada (Halki)

2,35 km2’lik yüzölçümüyle Heybeliada, ikinci en büyük adadır. Yıl içindeki ortalama nüfus 5,500 civarındayken, bu sayı yazları 30,000 dolaylarına kadar yükselir. Ada'nın Rumca adı olan ve "bakır" anlamına gelen Halki, adada antik dönemlerde işletilen bakır madenlerinden gelir; Aristoteles bu çalışmalardan söz eder. Ada, Türkçe’deki Heybeli adını ise, tepelerinin ve bu tepelerin arasından geçen vadilerinin "heybe"yi andıran şeklinden dolayı almıştır. Ada'nın başlıca tepeleri arasında, daha önce Papaz Dağı (85 m.) olarak bilinen ve adanın kuzeyinden yer alan Ümit Tepesi, merkezde bulunan Değirmen Tepesi (136 m.) ve Köy Tepesi (128 m.) ile güneybatıdaki Baltacıoğlu Tepesi (98 m) yer alır. Kasabanın en önemli bölümü kuzeydoğu sahilidir; ada evleri, Ümit Tepesi, Değirmen Tepesi ve Köy Tepesi ile bunların arasındaki vadilere sıra sıra dağılmış durumdadır.

Burgazada (Antigoni)

Burgazada, 1,5 km2’lik alanı ile takımadalar içerisindeki en büyük üçüncü adadır. Yıl boyunca ortalama 1500 kişi civarında olan nüfus yaz aylarında 15000’e yükselir. İlkçağlarda ada Panormos olarak bilinirken, Bizans döneminde "Antigoni" ismini aldı. Bu ad, Yunanlılar tarafından hala kullanılmaktadır. Yunanca bir kelime olan ve "kule" anlamına gelen "pyrgos", Evliya Çelebi ve 19. yüzyıl öncesinde yaşamış diğer gezginler tarafından bahsedilen ve Ada'nın zirvesinde yer alan bir gözetleme kulesinden gelmektedir. Türkler tarafından kullanılan Burgaz ismi ise "pyrgos"un zamanla şekil değiştirmesiyle oluşmuştur. 1794 senesinde Cosimo Comidas tarafından yapılan gravürde de bu gözetleme kulesi adanın zirvesinde yer alır. Bu gravürde Ada, bir meyve bahçesi ve tepenin yamacında yer alan iki ya da üç ekili araziden ibaret görünmektedir.

Ada'nın tek tepesi olan ve Hristos Tepesi (İsa Tepesi) olarak da bilinen Bayraktepe, Adanın ortasında yer alır ve 170 metre yüksekliğindedir. Köyün merkezi Ada'nın kuzeydoğu kıyısında olup, yerleşim buradan kuzey kıyısının yüksek kesimlerine kadar yayılmaktadır. Sahil yolu denizden yükselen sarp kayalıklarıyla pek de imkan tanımayan güney kıyısı hariç, adanın her yerine ulaşır.

Kınalıada (Proti)

1,356 kilometre kare büyüklüğündeki ada, dört büyük ada içinde en küçüğü. Ada, adını doğusunda denize dik duran kumtaşı uçurumlarının renginden alıyor. Rumlar adaya "Proti" ya da şehre en yakın ada olduğu için "Birinci" diyor. Kınalıada’nın kuzeydoğuda Çınar Tepesi (115 metre), merkezde Teşrifiye Tepesi (110 m.) ve güneyde Manastır Tepesi olmak üzere üç tepesi vardır. Ada nüfusu kışın en fazla 300 kişi civarındayken yazın 15.000’e kadar çıkıyor. Köy Ada'nın kuzey ve doğu kısmında, üç tepenin yamaçlarına eğimli olarak yayılmıştır. Köy merkezi, diğer üç büyük adada da olduğu gibi, kuzeydoğu kıyısında bulunan vapur iskelesidir. Deniz otobüsleri için yapılan yeni iskele ise güneydeki vapur iskelesinin hemen yanındadır.

Sedefadası (Antirovithos)

Rumca ismi "Antirovithos" olan Sedefadası, Büyükada’nın merkezinden yaklaşık 1200 metre doğuda yer almaktadır. Sedef, bu bölgedeki beşinci en büyük ada olup; boyutları 680’e 250 m., deniz seviyesine gore en yüksek noktası ise 55 metredir. Ada'nın ismi söylentilere göre sedef taşından ya da burada çokça bulunan bir bitki olan sedefotudan gelmektedir. Ada sakinleri ya da onların misafirleri dışında adayı ziyarete gelenlerin villaların bulunduğu bölgeye girişi yasak olsa da, iskele üzerinde bulunan lokanta ve iskelenin sağ tarafına doğru, kıyı boyunca uzanan çakıllı bir plaj ziyaretçilere açıktır. Ada'nın en güzel yeri selvi ve çam ağaçlarının yanında daha pek çok başka ağaç çeşidi ile bezenmiş doğu kıyısında kalan bölümüdür.

Sivriada (Oxia) ve Yassıada (Plati)

Sivriada ve Yassıada, takımadalarda bulunan diğer adaların batısında, Boğaziçi girişinin 16 ile 17 km. güneyinde ve Asya kıyılarının 15 km. açığında kalmaktadır. Başlıca adaların herhangi birinden kiralayabileceğiniz deniz motorları aracılığıyla bu adalara ulaşım sağlayabilirsiniz.

Sivriada’nın Rumca adı "Oxia", Yassıada’nınki "Plati"dir. Yassıada’nın yaklaşık iki km. kuzeybatısında kalan Sivriada, bu ikisi arasında en küçük ada olmasına karşın; Yassıada’nın zirvesinin iki katından daha yüksek bir zirveye sahip olması nedeni ile, diğerine oranla göze daha çok çarpmaktadır.

Türkçe ve Rumca isimleri de bu farklılıklarını betimleyici özellikte ve her iki durumda da aynı anlama gelmektedir: Sivri-Oxia "sivri uçlu" anlamına gelirken, Yassı-Plati "düz-yassı" anlamına gelmektedir. Yassıada, aynı zamanda "Hayırsızada" olarak da bilinir ve bu isim bir kısım yerli halk tarafından hala kullanılmaktadır.
 
 
Tavşanadası (Neandros)

Rumca ismi "Neandros" olan Tavşanadası Büyükada’nın güney ucundan 2 km. açıkta yer almaktadır. Buradaki iskeleden kiralanabilen deniz motorları aracılığıyla Tavşanadası’na ulaşım sağlanabilir. 10.000 metrekarelik alanıyla burası Kaşıkadası’ndan sonra bölgedeki en küçük adadır. Adanın deniz seviyesinden en yüksek olan noktası ise 40 m.’dir. Adalar içerisinde, İstanbul’a en uzak olanıdır. Ada'nın en güzel bölümü, kayalıklarına adeta bir nöbetçi gibi tünemiş çok sayıda karakabak kuşu ve martısı ile denize dimdik uzanan sarp kayalıklardan oluşan güney kıyısıdır.
 
Vordonos Adası (Vordonosi)

Kınalıada ve Asya kıyısının ortasında Vordonos kayalıkları vardır. Kayalıklar yaklaşık 1000 yıl önce "Vordonos" adlı ve kimi zaman takımadaların bir parçası olarak gösterilen ufacık bir adadan bugüne ulaşan kalıntılardır. Çok küçük olmasına rağmen, bu adada patrik Photius tarafından 9. yy.’ın ikinci yarısında kurulmuş bir Bizans manastırına ev sahipliği yapmıştır. Manastıra ait kalıntılar su altındadır ve Ada'nın diğer tek abidesi olan deniz feneri görülmektedir.
 
Adalı Olmak!

GONZALO: Bu ada benim elimde olsaydı efendim,

ANTONIO: Üzerinde yabani ot yetiştirirdi.

SEBASTIAN: Veya dikenli çalılar.

GONZALO: Kral olsaydım burada ne yapardım bilir misiniz?

SEBASTIAN: Şarap olmadığı için sarhoşluktan kurtulurdu.

GONZALO: Ülkemde apayrı bir yolda Yürütürdüm her şeyi; alım-satımın hiçbir türlüsüne İzin vermezdim; resmi dairelerin adı bile olmazdı. Okumak diye bir şey bilinmezdi; varlık, yokluk. Adam kullanmak gibi şeyler; sözleşme, miras. Toprak, tarla, bağ tapusu olmazdı; Maden, buğday, şarap, kullanılmazdı; İş diye bir şey bilinmezdi; bütün erkekler Bütün kadınlar aylak, ama tertemiz, suçsuz; Kimse kimsenin efendisi olmazdı.
Shakespeare,
Fırtına

Sükunet

Adalar’da az sayıda kamu taşıtının dışında, motorlu taşıt kullanımı yasak. Burgazada, Heybeliada ve Büyükada'daki tek ulaşım aracı fayton, Kınalıada'da ise yürümek ya da bisiklete binmekten başka seçeneğiniz yok.

Doğa

"Vermekten hiç bıkmayan doğa, başkenti sadece Boğaz'la ve Haliç'le değil küçük takımadalar Adalar'la da çeşitlendirmiştir. Ischia ve Capri Napoli için neyse, Heybeliada, Büyükada ve kardeş adaları Konstantinopolis için daha fazladır.”
Mayıs ve Haziran aylarında Adalar’ın güzelliğini anlatmaya sözcükler yetmez. Tepeler çam ormanlarıyla kaplı ve dolambaçlı kıyılar sessiz ve gölgeli koylarla oyulmuş. Nereye bakarsanız başka bir güzellikle karşılaşıyorsunuz.
Edwin Grosvenor -1895

Çok ötede sahilde deniz, kızıl bir demet gibi alev alevdi. Garip bir önseziyle ayrıntıları tek tek belleğime işlemişim. Bu görünümü yelkenleri uçuk sarı bir kotra süslemişti bir ara. Sonra o kotra alev alev deniz parçasından çıktı, bir mavilikte kayboldu.

Renkler son defa tutuşuyor, güneş son defa yakıyordu. Bahçe içindeki köşkler son ışıklarla parlayarak, daha çok şekerlemeci vitrinlerindeki sahte, göstermelik pastalara benziyordu. Bahçelerin duvarları alçak ve ak kireç badanaydı. Ada’nın tepelere çıkan yokuşlarında mimoza, gülibrişim ağaçları, gürleşmiş hatmiler garip bir hülya sağanağı yaratmıştı. Tümü de o hafif esintiye bırakmıştı sarı, soluk pembe, beyaz ve mor çiçeklerini.”

Selim İleri,

Hayal ve Istırap

Güneş şimdi daha da alçaldı, martılar gaklayıp deli gibi bağırışıyorlar, karabataklar sudan çıkıp yaş kanatlarını deli gibi çırpıyorlar, hız almak için. Az ileride Sivriada’nın kara kayalarına vuran dalgalar dışında deniz hâlâ sakin.
Sivri’ye kürek çekiyoruz ve kayığı çakıl taşlı kıyıya çıkartıyoruz. (...) Küçük koyda, son bir mor ışık kendinden geçercesine dans ediyor. Ardından hava kararıyor. Yassıada’nın deniz feneri çalışmaya başlıyor ve her iki dakikada bir parlak bir ışık saçıyor. Bir yelkenli, yelken açmış, öteden geçiyor.
Başlangıç olarak denizkestanelerini höpürdetiyoruz. Karayan, ateşin çevresindeki taşların üzerine bir teneke koyuyor, balıkları yağ ve sarımsakla ovalıyor, taze rezeneyi karınlarına dolduruyor ve onları kızgın tenekenin üzerine koyuyor. Kuvvetli bir cızırtı duyuluyor.

Joachim Sartorius,
Prens Adaları

Münzevi Hayat, Ulaşılmazlık

Dağ tepesinde tam bir münzevi hayatı yaşadığım için bizim evin müsafireti şehir ziyaretlerine benzemez. Binaenaleyh bazı izahata lüzum görüyorum: Hanenin asıl kapısı garp cihetindedir; fakat keçilerin bile zor çıkacakları sarp bir mevkide olduğu için burası bir zincir ile daima kilitli durur. Şark tarafında bir kümes kapısı açtık, oradan girip çıkıyoruz. Lâkin üzerinde ne halka vardır, ne tokmak... Ne çan, ne çıngırak... Yerden iri bir taş almalı, kefareti budur diye aşındırıncaya kadar tak tak çok kuvvetli vurmalı. Çünkü içeride ilk gümgümlere koşacak kadar hassas kulaklı insan yoktur. Bazı zâirler duyuramadan dönüyorlar; merdümgirizliğim hasebiyle bu iptidai sağır kapının çok faydasını görüyorum.”
Hüseyin Rahmi’nin Refik Ahmet Sevengil’e mektubundan

Gezinti

Bir gün hava sıcaktı, beş yaşındaki kızım Rüya ile adada kalıyorduk, sonra at arabasıyla gezmeye çıktık. Ben arabaya ters oturdum, kızım da benim karşıma. Yüzü gidiş yönünde. Ağaçlı çiçekli bahçeler arasından geçtik, alçak duvarlar, ahşap evler, bostanlar. Araba tıkı- tıkı ilerlerken beş yaşındaki kızımın yüzüne bakıyordum, yüzündeki ifadeye, dünyada ne gördüğüne...
Şeyler, eşyalar, ağaçlar duvarlar, afişler, yazılar, sokaklar, kediler. Asfalt. Sıcak. Sıcak mı sıcak.

Ormandan geçtik, ama orası bile serin değildi. İçinden bir sıcak çıkıyordu sanki. Atlar yokuş dikleştikçe yavaşladılar. Ağustosböceklerini duyuyorduk. Araba iyice yavaşlamış, yol sanki çamlarla daralmıştı ki birden bir manzara gördük. ‘Brrrs’ dedi arabacı, atları durdurdu: ‘Dinlensinler’ dedi.
Durup manzaraya baktık... Yanımız hemen uçurumdu. Aşağıda kayalar, deniz; bir buğunun içinde öteki adalar.

Orhan Pamuk,
Öteki Renkler

Sürgün
IV. Romanus Diyojen (tks 1067-71) 1071’de Malazgirt Savaşı’nda Selçukluların bozgununa uğradıktan sonra görevden alındı. Varisi VII. Mikhail Doucas (1071-8) Romanus’un gözlerini oydurdu ve onu Kınalıada’daki Başkalaşım Manastırı’na sürgüne yolladı. 4 Ağustos 1072’de orada öldü.

Yaşam

11 Ağustos 2005, Perşembe, 06.35

İnce uzun ahşap bir balkondan İstanbul.
25 Haziran, 07.00 suları
Işık mı uyandırdı bu sabah, martıların çılgın koro çalışması mı; çıkaramadım.
19 Temmuz, 07.30
Biri öğle sonrası, öbürü akşam iki yürüyüş, gariptir ve doğaldır, iki adayı, iki adanın doğurduğu iç izlenimleri teraziye yüklememize yol açtı.
3 Eylül, 07.00
Sonunda kaldık, dönüşü bu akşama erteleyerek – iyi ki öyle yapmışız: Azan romatizma ağrım bir yana, nefis bir gün daha geçirmiş olduk adada.
14 Ekim, 07.50
Ada = Isola. Sonunda, adalılara kaldı ada.
Enis Batur,
Ada Defterleri

Müzik

Geç kaldığı bir gecenin sabahında karısı Heybeliada’daki evinden Ahmet Rasim’i uğurlarken, “Sakın geç kalma erken gel, artık tahammül edemiyorum, bu gece gün batmadan gel,” diye rica etmiş. Ahmet Rasim de Ada vapurunda karısının bu sitemini bir şarkı güftesi yapmış ve dostu Tatyos Efendi de şu unutulmaz şarkıyı bestelemiştir:
“Bu akşam gün batarken gel. Sakın geç kalma erken gel. Tahammül kalmadı artık. Sakın geç kalma erken gel”

Şiir

Sahilinden geçecek olsanız Kumkapı’nın
a) leziz bir balık yemeyi düşlersiniz
b) deniz üstünde yürüyüp gitmek istersiniz Adalar’a
c) yaşam ne çabuk geçti diye düşünürsünüz
d) hatırlarsınız beş lira borcunuz olduğunu Agop’a
Zahrad

Günbatımı

Kars’taki çocuk bu şarkıyı kimden duydu; nereden, ne zaman öğrendi, bilmiyorum...

Fakat üzerinden yarım yüzyıl ve bir on yıl daha geçmişken de, evimizin bulunduğu Halit Paşa Caddesi’yle Atatürk Caddesi’nin kesiştiği bir noktada bugün de yerli yerinde duran Birlik Kulübü’nün, geniş, betondan dökülmüş pencere eşiğine oturarak ve batan güneşe karşı ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum...’ şarkısını gözlerim yaşararak mırıldandığımı bugünmüş gibi anımsıyorum...
Şarkıda beni duygulandıran şey neydi? Bugün de sevdiğim ezgisi mi? Dokunaklı sözleri mi? O koskocaman ve rengi kırmızıdan pembeye açılarak sönen akşam güneşi mi?

Ataol Behramoğlu,
Benim Prens Adalarım

Anılar

Çok sıcak bir yaz günü, korkunç sıcak bir gündü, evde uyuyamadım. Bahçede tahta kanepeler var, hemen o kanepelerden birine gittim. Bir de gördüm ki başka bir kanepede babam uzanmış, belli ki o da uyuyamamış. ‘Sen misin kız?’ dedi, ‘Gel uzan sen de’. Bir kanepede ben, diğerinde babam. Birlikte yıldızları izledik. Babam yıldızlardan bahsetmeye başladı, onların Farsça adlarını söyledi, yollarını anlattı uzun uzun.”

Ela Güntekin’in Anılarından

Serbestlik

Benim çocukluğumda İstanbul’un zaten nispeten serbest yerlerinden biri olan Büyükada’nın Nizam Caddesi de en şık ve en alafranga semti sayılırdı. Bu yol üstünde, sahiplerinin isimleri o devirde ağızlardan düşmeyen ve gazetelerden eksik olmayan yerli ve yabancı birçok zenginin küçük, büyük bahçeler içinde ve birbirinden daha süslü, daha gösterişli köşkleri sıralanırdı. Öyle ki, bunların önünden geçerken cadde sanki gittikçe hem daha nazlı, hem daha rahat bir kıvama erişirdi."

Abdülhak Şinasi Hisar,
Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği

Haz

Nihayet Burgaz’da bir ev tuttuk, gittik. Ev, eski biçim, geniş sofalı, mor salkımlı, bahçesi gül, hanımeli kaplı bir yerdi. Orada hayat benim için tamamen değişti. Adeta Beşiktaş’taki evde yaşıyor gibi olurdum. Dik bir sırtın üstünde idi. Önü denize kadar çamlık, aşağısı kumluk, pencerelerinin önünden mavi denize bakar dururdum.

Oraya hasta gittim, orada yalnız maddi değil manevi muvazenemi de buldum. Hilkatin insanlara tabiat sayesinde verdiği güzellik ve günlük hazlar içerisinde yaşadım. Sabahleyin çocuklar dadıları ile ben de aşçıyı da alarak eşeklere binip tepedeki çamlığa çıkıyor, akşama kadar orada yiyor, içiyor, yaşıyordum.”
Halide Edip Adıvar,

Mor Salkımlı Ev
 
 
 

Büyükada - Prinkipo

Tarihi İskele
Vapur terminalinin dikkat çeken bir sekizgen yolcu salonuna sahip, kurşun kubbeli binası, 1899 senesinde İzmitli bir mimar olan Mihran Azaryan tarafından tasarlanmış ve bu binanın yapımı 1915 senesinde tamamlanmıştır. Çini dış kaplama, Kütahyalı Mehmet Emin efendi tarafından yapılmıştır. Üst kat 1918-23 seneleri arasında bir kafe olarak, 1923-50 yılları arasında ise, Cumhuriyet Halk Partisi adalar ilçe merkezi olarak kullanılmıştır. 1950-51 arasında, adanın ilk kapalı sineması buraya kurulmuştur. 1999-2000 yılları arasında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Genel Müdürü Çelik Gülersoy’un üst kata Marmara’nın Asya kıyılarını gören, ada gezisi öncesi ve sonrası bir şeyler yiyip içmek için ideal bir yer olacak şık bir kafe açmaya karar vermesiyle bina restore edilmiştir.
 
Aya Nikola Manastırı

Aziz Nikola (Hagios Nikolaos) Manastırı adanın doğu kıyısında yer alır. Bu manastıra hem kıyı yolunu hem de Yüce Tepe’nin zirvesinin aşağısında bulunan meydandan çıkan başka bir yolu kullanarak ulaşabilirsiniz. Manastır, çıkan bir yangında harap olmasının ardından onyedinci yüzyıldan beri terkedilmiş olan Kayra Bizans yerleşkesinin üzerinde ve yanında bulunur. Tarihte, bu manastırdan ilk defa İngiliz gezgin Thomas Smith tarafından 1680 senesinde bahsedilmiştir. Manastırın orjinal katholikonu, Kayra Bölge Kilisesi’nin bulunduğu yere ve bu yapının yıkıntılarından tekrar inşa edilmiş olabilir. 1783 yılında manastır geçici bir süre için bir azınlık okuluna ev sahipliği yaptı. Bu okul daha sonra İstanbul’daki patrikhanenin yanına Megale Scole ya da Büyük Okul ismiyle tekrar kuruldu. Okul faaliyetlerine hala devam etmektedir.

1821 senesinde, Yunan Bağımsızlık Savaşı başladığında, manastır Türk Ordusu tarafından ele geçirildi. Sonra, restore edilip İstanbul’dan Büyükada’yı ziyarete gelen Rum aileleri barındırmak amacıyla kullanıldı. 1852’de çıkan bir yangın iconostasis ve dini resimlerin çoğu dahil olmak üzere, katholikon’un içini mahvetti. Kilise, 1860 senesinde, ortaçağ Bizansında inşa edilmiş neredeyse bütün Konstantinopolis kiliselerinin planıyla aynı olan, bir kubbeli, dört sütunlu, haç merkezli orjinal tasarımına bağlı kalınarak yeniden inşa edildi. Tahminlere göre, orjinal katholikon Bizans döneminden kaldığına inanılan Kayra Bölge Kilisesi’nin planını korumuştur. Kiremit bir çatı ile kaplanmış olan kilisenin göz alıcı narteksi 1873 senesinden kalmadır. Girişin üzerinde, Bizans İmparatoruğu’nu, son iki yüzyılında yöneten Palaeologus hükümdarlığının amblemi olan çift başlı bir kartalın mermerden kabartması bulunmaktadır. Kuzeybatı köşesindeki dış cephede, eski zamanlarda yapılan araba yarışlarını tasvir eden eski bir Yunan kabartması vardır.
 
Adalar Müzesi Aya Nikola Hangar
Büyükada’nın ilk yerleşim yerinde bulunan Aya Nikola Hangar Müze Alanı toplam 1100 m2lik bir alana sahip. 700 m2 kapalı alan içerisinde 400 m2 kalıcı sergi galerileri, 225 m2 geçici sergiler salonu yer alıyor. Ek olarak Müze satış dükkanı, atölyeler, café, depo, arşiv ve ofisler bulunuyor. 400 m2 açık alan içerisinde çeşitli kültürel etkinlikler, toplantılar yanı sıra açık sergi yüzeyi olarak da değerlendirilen mekanlar yer alıyor.

Aya Nikola Hangar Müze Alanı, 10 Eylül 2010 tarihinde eski bir helikopter hangarının 5 ay sürem restorasyonuyla açıldı. Müzenin kalıcı sergileri burada bulunuyor. 2011’in ilk aylarında başlayan genişletme çalışmalarıyla kalıcı sergiler alanı büyütüldü, yeni geçici sergi alanı, depo, ofis ve sosyal alanlar eklendi. Aya Nikola’da da süreli sergiler 2011 ile birlikte başladı. İlk süreli sergi "Adalar Yazarlar Şairler mitostan edebiyata…" idi.
 
 
 
 
 
 
 
Reşat Nuri Güntekin Evi
Müzeden hemen sonra başlayan yerleşim alanının ilk evlerinden biri Reşat Nuri Güntekin Evi’dir. Evde, ünlü Türk romancısı Reşat Nuri Güntekin ailesiyle birlikte yaşamıştır.

Büyükada Merkezine Dönüş Yolu Üzerinde Yılmaztürk Caddesi'nde:
Sapuncakis Köşkü
"Beyaz Saray" olarak da bilinen neoklasik bina; Yorgi Sapuncakis Efendi için Rum mimar Fotiadis tarafından inşa edilmiş.
 
Büyükada Çarşısından Maden’e Giden Çınar Caddesi'ne Açılan Şehbal Sokağında:
Vatikan Büyükelçiliği Köşkü

Bahcesi de cok guzel olan koskte. Papa John XXXIII, Papa olmadan önce İstanbul'da papalık elçisi iken burada yaşamıştır.

 Rosolato Köşkü

Aynı sokak üzerinde bulunmaktadır.(Osmanlı diplomatı Mehmet Şakir Paşa; Emir Zeid'in eşi, ressam Prenses Fahrünissa; ressam Aliye Berger-Boronai; Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen yazar Cevat Şakir Kabaağaçli; seramik sanatçısı Füreya Kılıç Ali; oyuncu Şirin Devrim)
 
Adanın her iki tepesinde de manastırlar bulunur ve güney zirvesi, Yüce Tepe’nin aşağı tarafında, doğu sahili üzerinde bir üçüncü manastır daha yer almaktadır. Her üç manastıra da kasabadan kiralanan bir fayton vasıtasıyla varılabilen, ve adanın tam ortasında yer alan Luna Park meydanindan kolayca ulaşılabilir. Nefeslerine ve ayaklarına güvenenler, Merkezden Kadıyoran yokuşunu izleyerek önce Hristos Manastırı’na, ardından Rum Yetimhanesi’ne, sonra da Luna Park meydanı üzerinden Aya Yorgi tepesine çıkabilir. Bu yol sıkı bir yürüyüşle yaklaşık 1.5 saat sürer.

Adanin kuzey zirvesi olan İsa Tepesi’nde, Başkalaşım Manastırı (Hagios Sotiros Christou) bulunmaktadır. Manastıra giden yolda, bir zamanlar Rum Yetimhanesi olarak kullanılmış ve şuan çürümeye terkedilmiş büyük bir tahta yapıyla karşılaşırsınız. Aziz George Koudonas Manastırı, adadaki iki tepe içersinde en güneyde yer alan Yüce Tepe’de bulunmaktadır. Adanın ortasındaki Luna Park meydanindan bu manastıra ulaşan bir patika vardır.

Buyukada’da faytonla yapılan ve ziyaretçilerin çok hoşlandiklari turlar Saat Meydani’nin hemen yanindaki durak yerinden başlar ve belirlenmiş standart rotalar Büyükada’nın tamamını içeren Büyük Tur ve İsa Tepesi ile Yüce Tepe arasındaki kuzey kısmı içeren Küçük Tur olarak iki ayri paket halinde gercekleşir.

Aya Nikola Manastırı
Aziz Nikola (Hagios Nikolaos) Manastırı adanın doğu kıyısında yer alır. Bu manastıra hem kıyı yolunu hem de Yüce Tepe’nin zirvesinin aşağısında bulunan meydandan çıkan başka bir yolu kullanarak ulaşabilirsiniz. Manastır, çıkan bir yangında harap olmasının ardından onyedinci yüzyıldan beri terkedilmiş olan Kayra Bizans yerleşkesinin üzerinde ve yanında bulunur. Tarihte, bu manastırdan ilk defa İngiliz gezgin Thomas Smith tarafından 1680 senesinde bahsedilmiştir. Manastırın orjinal katholikonu, Kayra Bölge Kilisesi’nin bulunduğu yere ve bu yapının yıkıntılarından tekrar inşa edilmiş olabilir. 1783 yılında manastır geçici bir süre için bir azınlık okuluna ev sahipliği yaptı. Bu okul daha sonra İstanbul’daki patrikhanenin yanına Megale Scole ya da Büyük Okul ismiyle tekrar kuruldu. Okul faaliyetlerine hala devam etmektedir.
 
 

Heybeliada - Halki

Adaya vapurla yaklaşan ziyaretçiler, üzerinde bulunuduğu tepeye egemen olan Rum Ortodoks Papaz Okulu’nu, Halki Palas Oteli’ni, eski Rum Ticaret Yüksek Okulu’nu (bugün, Denizcilik Lisesi’nin bir bölümüdür) ve Değirmen Tepesi’ni, Su Sporları Kulübü’nün üst tarafına kurulmuş olan ihtiyar yel değirmenini görebilirler. Adanın merkez bölgesini, doğu sahilindeki vapur iskelesi ve kuzeyde, buranın hemen yakınında yer alan deniz otobüsü iskelesi oluşturur. Bu iki iskele arasındaki sahil yolu boyunca, café ve restoranlar sıralanmıştır. Sahil yoluna paralel uzanan ana pazar sokağı, sahil yolunun hemen bir üst sokağıdır. Adanın güneydoğu burnunda, vapur durağının hemen yanında, iki kuleli ana binası ve minyatür limanıyla Deniz Lisesi yer alır; iskelelerin hemen kuzeyinde de balıkçılar için küçük bir liman vardır; balıkçı tekneleri ve özel tekneler buraya çapa atarlar.
 
 
Aziz Nikola Rum Ortodoks Kilisesi
Aziz Nikola Rum Ortodoks Kilisesi (Hagios Nikolaos), kasabanın ana meydanına egemendir. Kilise, neredeyse tüm erkeklerin denizci ya da balıkçı oldukları bir adaya uygun olarak, denizcilerin koruyucu azizi olan Aziz Nikola’ya adanmış bir Bizans kilisesinin yıkıntıları üzerine 1857 yılında kurulmuştur. Yapının mimarı Hacı Stefani Gaytanki Kalfa’dır. Kilise 1894’teki depremde hasar görmüştür; ancak kısa süre sonra onarılmıştır. Kilise, merkezi kaplayan yüksek bir silindirin tepesine örtülmüş kubbesi, dört destek payandası, dört kolunun üstündeki beşik kemerleri (barrel-vaulted), ve ana yapıdan bağımsız olarak yükselen çan kulesi ile plan açısından haç şeklindedir. Sunağın altında, 1775’te ölen Piskopos I. Samuel’in mezarı bulunur. Narteks’in önündeki ayrı bir yapı ise Aziz Paraskevi’nin kutsal çeşmesine (Hagia Paraskevi) ev sahipliği yapar.
Merkezdeki fayton durağından kalkan faytonlarla ada turu yapmak keyiflidir. Tam tur, adanın kuzey kıyılarını izleyerek başlar ve büyük bölümü ormanlık alanda geçer. Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu’nun bulunduğu Ümit Tepesi’nin eteklerini dolaşan yol Eski Ceneviz gözetleme kulelerinden birinin yer aldığı Değirmen Piknik ve plaj alanına gider. Sonra ikinci tepenin eteklerinden Çam Limanı’na kadar çok uzun bir yolu izler. Bir bölümü Bizans döneminden günümüze ulaşan 5 manastır bu yolun çevresindedir.
 
 
 
Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu
Bizans döneminde, o zamanlar Halki olarak bilinen Heybeliada’daki manastırlardan en ünlüsü, Hagia Triada, diğer adıyla Kutsal Teslis’tir. Manastırın Ümit Tepesi üzerindeki arazisi üzerinde, Bizans dönemindeki manastırın izinden gelen ve onunla aynı adı taşıyan Rum Ortodoks ilahiyat okulu yer alır. Bugünkü manastır, Heybeliada’nın en göze çarpan yapısıdır; adaya vapurla yaklaşırken ve kasabanın içinden bakıldığında, yapı görüşe tümüyle hakim olur.

Heybeliada’da bulunan bir manastırın sözü ilk olarak, 9. yy.’da Aziz Theodore Studius’un yazılarında geçer. Konstantinopolis’in ünlü manastırı Aziz John Studius’un baş rahibi olan Theodore, imparatorun İkonoklazm politikalarını eleştirmesinden ötürü, V. Leon (tks 813-20) tarafından Heybeliada’daki bir manastıra sürülmüştü. Theodore Heybeliada’dayken mektuplar, dinsel incelemeler ve içlerinden biri manastırdaki bu hücresinden sevgiyle söz eden bazı şiirler yazdı. Kutsal Teslis Manastırı, ilki piskoposluk yaptığı iki ayrı dönem arasında, ikincisi ise 887-90 yılları arasında olmak üzere iki kez manastıra sürgün edilen piskopos Photius (858-67) tarafından restore edilmiştir. Photius 890’da manastırda ölmüş ve buraya gömülmüştür; ölümünün ardından aziz ilan edilen Photius’a, bugün, Kutsal Teslis İlahiyat Okulu’nun koruyucu azizi olarak saygı duyulur.

Manastır, 1453’teki Türk Fethi sırasında yok edilmiştir; bu olayla ilgili olarak, kimliği bilinmeyen bir tarihçi, "bir zamanlar, yalnızca rahiplere değil krallara ve asilzadelere de bilgelik öğretildiği ve bilginin okutulduğu bu saray"ın ardından yas tutar. Manastır 1550 yılında, ilerde buraya piskopos olacak olan III. Metrophanes (1565-72, 1579-80) tarafından yeniden inşa ettirilmiş ya da kısmen restore edilmiştir. Metrophanes, ayrıca, manastıra üç yüz civarında elyazması bağışlamıştır; bu armağan, daha sonra Ortodoks dünyasının, İstanbul’daki Patrikhanenin kütüphanesinin ardından en ünlü kütüphanelerinden biri durumuna gelecek olan manastırın çekirdeğini oluşturmuştur.

Hagia Triada 17 ve 18. yy.’da çeşitli zorluklarla karşılaşmış; fakat en azından finansal kaynakları Rus Çarı Büyük Peter’in (1682-1725) manastıra uzun vadeli bağışlar sağlayacak bir altın mühür (chrysobull) çıkarmasının ardından gelişme kaydetmiştir. Manastır 1773’te, gayretli baş rahibi Sağır Samuel’in çabalarıyla yeniden inşa edilmiş ve bakımı yapılmıştır. 1821’de, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıcında bir çete tarafından saldırıya uğrayan ve ateşe verilen yapı, ciddi şekilde hasar görmüştür. Manastır, bir kilise meclisi toplantısında "Tanrı’ya şükran sunmak amacıyla ve ilahiyat öğretmenleri, öğrenmeyi arzulayan rahipler ve geleceğin rahiplerinin ikamet edeceği bir ilahiyat okulunun inşa edilmesi" yolunda karar çıkaran Piskopos IV. Germanos tarafından 1844’te yeniden yapılmıştır. Derslikler, çalışma salonu, öğretmenlere ait bölge, öğrenci yurtları, yemekhane, revir ve piskopos dairelerini barındırmak üzere ahşap yapılar inşa edilirken, kütüphane için iki katlı taş bir bina yapılmıştır. Daha sonra 1891’de, idari odaları ve yeni yurtları içermek üzere üç katlı bir kanat daha eklenmiştir. Bu yapıların tamamı 1894’teki büyük depremde ciddi hasar görmüştür. Bu nedenle, manastır için tümüyle yeni bir binanın inşa edilmesi gerekti ve bunun için gerekli tüm sermaye, hayırsever Pavlos Skylitsis Stephanovik tarafından sağlandı. Yeni manastır, mimar Pericles Photiades tarafından tasarlanmış ve yapı, 6 Ekim 1896’da, İlahiyat Okulu’nun rektörlüğünü yürüten archimandrite (yüksek rütbeli papaz) Germanos Gregoras’a ithaf edilmiştir.

Merkezdeki fayton durağından kalkan faytonlarla ada turu yapmak keyiflidir. Tam tur, adanın kuzey kıyılarını izleyerek başlar ve büyük bölümü ormanlık alanda geçer. Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu’nun bulunduğu Ümit Tepesi’nin eteklerini dolaşan yol Eski Ceneviz gözetleme kulelerinden birinin yer aldığı Değirmen Piknik ve plaj alanına gider. Sonra ikinci tepenin eteklerinden Çam Limanı’na kadar çok uzun bir yolu izler. Bir bölümü Bizans döneminden günümüze ulaşan 5 manastır bu yolun çevresindedir.
 
 
Aya Triada Manastırı ve Ruhban Okulu
Bizans döneminde, o zamanlar Halki olarak bilinen Heybeliada’daki manastırlardan en ünlüsü, Hagia Triada, diğer adıyla Kutsal Teslis’tir. Manastırın Ümit Tepesi üzerindeki arazisi üzerinde, Bizans dönemindeki manastırın izinden gelen ve onunla aynı adı taşıyan Rum Ortodoks ilahiyat okulu yer alır. Bugünkü manastır, Heybeliada’nın en göze çarpan yapısıdır; adaya vapurla yaklaşırken ve kasabanın içinden bakıldığında, yapı görüşe tümüyle hakim olur.

Heybeliada’da bulunan bir manastırın sözü ilk olarak, 9. yy.’da Aziz Theodore Studius’un yazılarında geçer. Konstantinopolis’in ünlü manastırı Aziz John Studius’un baş rahibi olan Theodore, imparatorun İkonoklazm politikalarını eleştirmesinden ötürü, V. Leon (tks 813-20) tarafından Heybeliada’daki bir manastıra sürülmüştü. Theodore Heybeliada’dayken mektuplar, dinsel incelemeler ve içlerinden biri manastırdaki bu hücresinden sevgiyle söz eden bazı şiirler yazdı. Kutsal Teslis Manastırı, ilki piskoposluk yaptığı iki ayrı dönem arasında, ikincisi ise 887-90 yılları arasında olmak üzere iki kez manastıra sürgün edilen piskopos Photius (858-67) tarafından restore edilmiştir. Photius 890’da manastırda ölmüş ve buraya gömülmüştür; ölümünün ardından aziz ilan edilen Photius’a, bugün, Kutsal Teslis İlahiyat Okulu’nun koruyucu azizi olarak saygı duyulur.

Manastır, 1453’teki Türk Fethi sırasında yok edilmiştir; bu olayla ilgili olarak, kimliği bilinmeyen bir tarihçi, "bir zamanlar, yalnızca rahiplere değil krallara ve asilzadelere de bilgelik öğretildiği ve bilginin okutulduğu bu saray"ın ardından yas tutar. Manastır 1550 yılında, ilerde buraya piskopos olacak olan III. Metrophanes (1565-72, 1579-80) tarafından yeniden inşa ettirilmiş ya da kısmen restore edilmiştir. Metrophanes, ayrıca, manastıra üç yüz civarında elyazması bağışlamıştır; bu armağan, daha sonra Ortodoks dünyasının, İstanbul’daki Patrikhanenin kütüphanesinin ardından en ünlü kütüphanelerinden biri durumuna gelecek olan manastırın çekirdeğini oluşturmuştur.

Hagia Triada 17 ve 18. yy.’da çeşitli zorluklarla karşılaşmış; fakat en azından finansal kaynakları Rus Çarı Büyük Peter’in (1682-1725) manastıra uzun vadeli bağışlar sağlayacak bir altın mühür (chrysobull) çıkarmasının ardından gelişme kaydetmiştir. Manastır 1773’te, gayretli baş rahibi Sağır Samuel’in çabalarıyla yeniden inşa edilmiş ve bakımı yapılmıştır. 1821’de, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıcında bir çete tarafından saldırıya uğrayan ve ateşe verilen yapı, ciddi şekilde hasar görmüştür. Manastır, bir kilise meclisi toplantısında "Tanrı’ya şükran sunmak amacıyla ve ilahiyat öğretmenleri, öğrenmeyi arzulayan rahipler ve geleceğin rahiplerinin ikamet edeceği bir ilahiyat okulunun inşa edilmesi" yolunda karar çıkaran Piskopos IV. Germanos tarafından 1844’te yeniden yapılmıştır. Derslikler, çalışma salonu, öğretmenlere ait bölge, öğrenci yurtları, yemekhane, revir ve piskopos dairelerini barındırmak üzere ahşap yapılar inşa edilirken, kütüphane için iki katlı taş bir bina yapılmıştır. Daha sonra 1891’de, idari odaları ve yeni yurtları içermek üzere üç katlı bir kanat daha eklenmiştir. Bu yapıların tamamı 1894’teki büyük depremde ciddi hasar görmüştür. Bu nedenle, manastır için tümüyle yeni bir binanın inşa edilmesi gerekti ve bunun için gerekli tüm sermaye, hayırsever Pavlos Skylitsis Stephanovik tarafından sağlandı. Yeni manastır, mimar Pericles Photiades tarafından tasarlanmış ve yapı, 6 Ekim 1896’da, İlahiyat Okulu’nun rektörlüğünü yürüten archimandrite (yüksek rütbeli papaz) Germanos Gregoras’a ithaf edilmiştir.
 
 
Ruhban Okulu
İlahiyat Okulu’nun ana girişi neo-klasik ve neo-Bizans stillerinin bir birleşimidir. Proconnesian (Marmara Adası) mermerinden yapılmış ve üzerlerine karmaşık Korint yazı karakteriyle büyük harfler oyulmuş iki monolith (tektaş abide), kapı önündeki taraçanın ön kısmını ikiye ayırır; üstteki üç bölmeli pencerelerin azametli kemerlerini aynı tipteki küçük sütunlar destekler. girişteki salonun hayli gösterişli bir biçimde boyanmış olan tavanını, taraçadakilerle aynı tipte üç sütun destekler; bu salondan, yukarıdaki ana katta yer alan büyük kabul salonuna uzanan bir çift mermer merdiven yükselir. Kabul salonunun duvarlarına piskoposların, ilahiyat okulu rektörlerinin ve manastır tarihindeki diğer kişilerin tabloları asılmıştır. Salonun sonunda duvara açılmış bir oyukta, ahşap oyma iconostasis ve Heybeliada’da bulunan ve 1942’de Türk donanması tarafından alınmış olan Bakire Kamariotissa Bizans Kilisesi’nden getirilmiş ikonalar yer alır. Ayrıca, piskopos daireleri, idari odalar ve fakülte odaları da ana katta yer alır.

Okulun derslikleri, ilk katta boydan boya uzanan koridorun iki yanında yerleşmiştir; ilahiyat okulu öğrencilerinin yurtları ise kuzey ve güney kanatlardadır. Ayrıca, yemekhane, revir ve berber dükkanı ve terzi gibi mekanların yanında, o çok ünlü kütüphane de birinci katta yer alır. Spor salonu ise kompleksin güneyinde kalır. İlahiyat okulu 1971 yılında Türk hükümeti tarafından kapatılmıştır; fakat yeniden açılması yönündeki siyasi tartışmalar sürmektedir.

Aya Triada Kilisesi
Manastırın katholikonu 1843’te gerçekleştirilmiş olan yeniden yapım çalışmasından kalmadır. Bu yapı, sık rastlanan türden, üç koridorlu bir bazilikadır; halkın oturduğu orta kesimin tepesi yarım silindir biçiminde bir kubbe ile örtülüdür, yan taraflardaki koridorlar ise düz tavanlıdır; narteks batı tarafta kalırken, yarım daire şeklindeki ana apsis (yarım daire şeklindeki çıkıntı) doğu uçtan dışarı çıkar. Kuzey koridoru, adını, buradaki ünlü ikonadan alır -Kutsanmış Teselli Bakiresi- bu ikonanın etrafı, önemli bir 14. yy. Bizans eseri olan Ortodoks Kilisesinin On İki Yortusu’ndan sahnelerle donatılmıştır. Güney koridoru ise İlyas Peygamber’e adanmıştır ve İlyas Peygamber burada, hayatının on dört sahnesi beraberinde, 1772 tarihli bir ikonada tasvir edilir. Narthexin sağ tarafında, İncil Yazarı (the Evangelist) Aziz John ile 715-30 yılları arasında Konstantinopolis piskoposluğu yapmış olan Günah Çıkartan Papaz (the Confessor) Aziz Germanos’a adanmış bir küçük bir mabet vardır.

Ahşap oyma iconostasis, çiçek ve çağa ait hayvan desenleriyle ve delikli rölyefler halinde işlenmiş hanedan armalarıyla zengin biçimde dekore edilmiştir; tıpkı piskoposluk tahtı, kürsü ve sahnenin tam ortasındaki Oraia Pylai, ya da Güzel Bahçeler, gibi. Oraia Pylai’nin sağ yanında Pantakrator Manastır Kilisesi (şimdiki Zeyrek Cami) ikonaları, sol yanında ise 16. yy.’dan kalma bir Girit Okulu eseri olan Bakire Hodigitria’ya dair ikonalar yer alır. Aziz John’un yaşamından on iki sahneyi sergileyen Vaftizci Yahya ikonası da büyük olasılıkla 16. yüzyıldan kalmıştır. Bunun hemen altında, muhtemel bir 15. yüzyıl eseri olan İbrahim’in Konukseverliği yer alır. Ayrıca, iconostasis’in üzerinde, okulun koruyucu azizi olan Aziz Photius’u tasvir eden bir büyük bir ikona vardır; bu ikonanın, 1903’te Moskova’da yapılmış, karmaşık işlemeli bir gümüş çerçevesi vardır. Güney duvarında, muhtemelen 16. yüzyıl tarihli, büyük bir Bakire Hodigitria ikonası bulunur. Bunların yanında, narthexte bulunan ve ahşap üzerine çiçek motifleri ve hanedan armaları oyularak yapılmış ikona ve mum sehpaları da bahse değer.
Kilisenin arkasında, okul rektörleri ve profesörleri ile iki piskoposa (VII. Cyrill: 1855-60 ve V. Konstantinos:1897-1901) ait mezarlar bulunur.

Vaftizci Yahya Manastırı (Panagia Kamariotissa)
Vaftizci Yahya Manastırı (Hagios Ioannis Prodromos) adanın tam ortasında, Değirmen Tepesi’nin batı eteğinde konumlanmıştı. Bölge, bugün, Türk Deniz Lisesi sınırlarına dahildir ve yalnızca özel izin alınarak ziyaret edilebilir.
Asıl manastırın kuruluş tarihi bilinmemekle beraber, olasılıkla Bizans döneminde inşa edildiği düşünülmektedir. 1672’de yıkılan manastırdan geriye yalnızca Bakire Theotokos’a (Bakire Meryem, Tanrının Annesi, Kamariotissa, Sütunların Hanımı) adanmış olan mabet ayakta kalmıştır. Manastır ve mabet, ertesi yıl, Sadrazamın baş tercümanı olan Nikosios Paniotakis tarafından yeniden yaptırılmıştır. Manastır o zamandan bu yana Panagia Kamariotissa adıyla bilinir.
Kamariotissa, dört yarım kubbeli haç biçiminde kiliselerin nadir rastlanan örneklerinden biridir. Kollarından her biri, bir yarım kubbe ile örtülmüş yarım daire biçimindeki çıkıntılarla ve geçidin üzerinde bulunan yüksek bir silindir üzerine yerleşmiş bir kubbe ile sonlanır.

Manastır, 1828’de, Rus-Türk Savaşı sırasında Rus savaş esirlerini barındırmak için kullanılmıştır; esirlerin yaklaşık 300’ü burada ölmüştür. Onların anısına, çarın arması taşıyan (şimdi başı olmayan) bir melek, iki başlı bir kartal, dikilmiştir. Bu heykeli, hemen üst taraftaki yol (adanın ortasından geçen Aşıklar Yolu) üzerinde etrafı çitle örülmüş küçük bir alanda görebilirsiniz. Rum Ticaret Okulu (Emporikis Scholis) manastıra 1831 yılında kurulmuş; 1875 yılında da, Dünyanın dört bir yanından gelen 400 dolayında öğrenciyi barındırmak üzere beş katlı yeni bir bina eklenmiştir. Okul, I. Dünya Savaşı sırasında, binalarına Türk hükümetince resmen el konulması üzerine kapatıldı. Savaştan sonra ise tekrar Ortodoks Patrikhanesi’ne verildi ve Patrikhane tarafından 1923’teki nüfus mübadelesinde Anadolu’dan gelen yetimlere barınak sağlamak amacıyla kullanıldı. Manastır, daha sonra 1942’de, Deniz Akademisi’nin bir bölümünü oluşturmak üzere Türk hükümeti tarafından kamulaştırıldı. Bu sırada, Kamariotissa’nın iconostasis ve ikonaları Aya Triada (Kutsal Teslis) Kilisesi’ne ve Patrikhane’ye taşındı; kilise ise boşaltılarak ıssızlığa terk edildi, bugün de aynı durumunu korur.

Terki Dünya Manastırı
Hagios Spyridon (Türkçe karşılığıyla Terki Dünya) Manastırı, adanın güneybatı sahilindedir ve Çam Limanı olarak bilinen, hilal biçimindeki dev koyun batıda kalan ucunu oluşturan burunun üzerine kurulmuştur. Bu küçük manastır 1868’de, Aziz Spyridon’a adanmış bir keşişhane (skete) olarak Arsenios adıyla bilinen Trakyalı, genç bir keşiş tarafından açılmıştır. Fakat sonunda Cephalonia kent piskoposu Embariki Mazarakis, Arsenios’un katholikon’u ve keşişler için küçük bir yurt inşa etmesine yardım etmiştir. Manastır 1894 depreminde yok olmuş, fakat sonra asıl büyüklüğüne uygun olarak iki kez yeniden yapılmıştır. Peder Arsenios 1905’te öldüğünde bu manastırın bahçesine gömülmüştür. Manastır 1954’te Piskopos Athenagoras tarafından restore ettirilmiştir. O zamandan bu yana yangın yüzünden epey hasar görmüştür; şu anda da harabeye dönmek üzeredir.

Metamorfoz – Başkalaşım Manastırı
Adanın güneybatı ucundaki Baltacıoğlu Tepesi’nin zirvesinde küçük bir manastır daha bulunur. 1835’te Andonis Tsimas adında bir keşiş tarafından kurulan bu yapı da yine bir keşişhane olarak ortaya çıkmıştır. Fakat keşişhane en sonunda, Türkçe’de daha önce Hristos Manastırı ya da Makarios Manastırı (Makarios, eskiden burada görev yapmış bir keşişin adıdır) olarak bilinen Hz. İsa’nın Başkalaşımı Manastırı’na (Metamorphoseos tou Sotiros Christou) dönüşmüştür. Manastırdan bugüne kalan yalnızca küçük bir kilise ile buna bağlı bir evdir; her ikisi de tepenin zirvesinde büyüleyici bir manzaraya hakimdirler.
 
 
 
Çam Limanı
Yüzmek ve deniz kenarında çam ağaçlarının altında piknik yapmak isteyen ziyaretçilerce iyi bilinen bir yazlık mekandır. Eskiden, su kenarında kahveler vardı; fakat zor zamanlar geçiren koyun bugün taşlık bir plajı, hafif yemekler ve alkolsüz içecekler satan birkaç büfesi ve bir de futbol sahası vardır. İstanbullular bugün bile, Yesari Asım Arsoy’un (adına dikilmiş heykelden daha evvel bahsedilmişti) Çam Limanı’ndaki ay ışığı akşamlarının keyfini anlatan eski dönem şarkısını bilirler.

Heybeliada Sanatoryumu
Çam Limanı’nın doğu burnunu oluşturan Yeşil Burun’da, deniz üzerinde bir uçuruma kurulmuştur. 1924’te Prof. Dr. Sever Kamil yönetiminde kurulan sanatoryum, İstanbul’un ilk sanatoryumudur. Şimdi kapalı.
 
Aya Yorgi Manastiri (Uçurum Manastırı - Hagios Georgios tou Kremnou)
Manastırı (Hagios Georgios tou Kremnou) kasabanın güney sahilinde (Büyükada’ya bakan yamaç), Deniz Lisesi Ordu Evi’nin hemen ötesinde bulunan pembe renkli bir komplekstir. Manastırın adında geçen "tou Kremnou" ya da "uçurumdaki" unvanı, yapının, denize bakan bir uçuruma kurulmuş olmasından kaynaklanır. Mavi Marmara’nın üzerinde, manastırın büyüleyici binalarını kuşatan çamlar, serviler ve başka ağaçlarla dolu ortam oldukça güzeldir; Ege’deki Yunan adalarını hatırlatan bir manzarayla karşılaşırsınız burada.

Manastırın 1583-93 arasında inşa edildiği düşünülmektedir. Rahip John Covel Manastırı 1677’de ziyaret etmiştir. Aynı yılın 26 Şubat’ında yazdığı günlük yazısında şöyle der: "Burada bir başka manastır daha var, Vaftizci Yahya’ya adanmış. Yapının büyük kısmı yok edilmiş ve Kadıköy Metropoliti’ne bağlanmış. Burada da kitaplar var; ancak aynı şeyler üzerine yazılmış olduklarına kanaat getirerek bunları görmek zahmetine girmedim." Adayı 1739’da ziyaret eden İngiliz gezgin Richard Pococke de İstanbul’dan gelen Rumların veba salgını sırasında Aziz George Manastırı’na sığındıklarını kaydeder.

Piskopos Ioannikos (1761-3), Patrikhane’deki görevi sona erdikten sonra emekli olarak Aziz George manastırına gelmiştir. Duvara yerleştirilmiş bir kitabeye göre, Ioannikos buraya daha önceden, babası Georgios Karatzas’ın hatırasına adadığı bir katholikon inşa ettirmişti. Ioannikis, ayrıca, Kutsal Kudüs Kabiri’ne adanmış bir "karşılıklı öğretim okulu" kurdu. Böylece manastır, bugün de olduğu gibi, Kudüs Patrikhanesi’nin bir metochionu haline geldi.

Katholikon 1882’de çıkan bir yangın sonucu hasar gördü; yangın, eski ahşap iconostasis’i ve tüm ikonalarını, ayrıca ayin mobilyalarını da yok etti. Kilisede şimdi görülen ikonaların çoğu modern Rus eserleridir. Tarihi eskiye dayanan tek dikkate değer ikona narthex’tedir. Bu, kimliği bilinmeyen bir keşiş tarafından 1764’te yapılmış ve narthexe gömülmüş olan piskopos Ioannikis’e ithaf edilmiş bir Aziz George ikonasıdır.

Süslü Mezar

Manastırın yanından geçen yolun hemen altında bir başka mezar daha bulunur. Bu, tuhaf bir kişiliğe sahip Spyridon Kanglaris’in eşine ait 1868 tarihli mozolesidir; öldüğünde kendi cenazesi de bu anıtın yanına gömülmüştür. Açık sivri kemerleri olan, bu sekiz köşeli, tuğla yapı, dövme demirden parmaklıklarla korunmaktadır. Altındaki tepenin yamacında, baş rahip Procopius Arapoğlu tarafından 1910’da hizmete açılmış mermer bir kuyu başlığı vardır. Altındaki sarnıçtan hâlâ su çekilmektedir.

Türk Mezarlığı

Türk mezarlığındaki kabirlerin en eskileri, mezar taşlarının tepelerindeki taştan sarıklar sayesinde ayırt edilebilir; çünkü 1826’da yasaklanan sarık yerini fese bırakmış, fes de 1925’te yasaklanmıştı. Bu mezarlıkta yatan tanınmış kimseler arasında Osmanlı’nın son Selanik valilerinden Hacı Ahmet Hulusi Paşa ile Atatürk’ün askerlik arkadaşlarından Lütfi Müfit Özdeş yer alır.

Rum Mezarlığı

Rum mezarlığının Azize Barbara’ya adanmış, neo-klasik yapıda küçük bir kilisesi vardır

 YAKIN ROTA GEZİ TAKVİMİ


» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Milli Mücadele  Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Gül Hasadı Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Lavanta Vadisi Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Gap  Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Kars Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Amasra Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Abant Gezisi için lütfen tıklayınız.

» Ankara'dan Kesin Kalkışlı Kemaliye Harput Sivas Gezisi için lütfen tıklayınız.

»
Ankara'dan Kesin Kalkışlı Kemaliye Harput Sivas Gezisi için lütfen tıklayınız.


» Ankara'dan Kesin Kalkışlı İstanbul Pera Beyoğlu Balatlar Haliç Saraylar ve Kasırlar  Gezisi için lütfen tıklayınız.








Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      62 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın