• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google+/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
KUZEY EGE TURU



 ANKARADAN KESİN KALKIŞLI KUZEY EGE GEZİSİ

1. Gün: 21:00 Ankara'dan hareket

2. Gün:Tarihi Gelibolu Yarımadası, Şehitlik, Aynalı Çarşı ve Çanakkale Merkez

Restoranımızdaki kahvaltı ikramımız sonrasında Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı’nda;, Mecidiye Tabyaları, Seyit Onbaşı, Şehitler Abidesi Şahin Dere Şehitliği, Kilit bahir, Morto Koyu, Seddülbahir, Yahya Çavuş Şehitliği, Ertuğrul Koyu, Alçı tepe Köyü gezileri sonrasında Orijinal Anzak siperlerinde kısa bir yürüyüş, 57. Alay Şehitliği, Conk Bayırı ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün saatinden vurulduğu yer gezildikten sonra Eceabat'a ulaşıyoruz. Feribot ile Çanakkale Merkezi'ne geçip,Truva filminde kullanılarak şehir merkezine yerleştirilen Truva Atı'nı görüyoruz. Çanakkale Kordon'da yürüyüp Aynalı Çarşı'da alış veriş için serbest zaman veriyoruz.  Akşam yemeği ve konaklama otelimizde. Zileli Hotel v.b. / Çanakkale

3. Gün: Bozcaada, Türk Ve Rum Mahalleleri, Rüzgargülleri, Ayazma Plajı Yüzme Molası, Adatepe Tarihi Zeytinyağı Müzesi

Kahvaltımızın ardından Geyikli İskelesi’nden feribotla Bozcaada’ya hareket ediyoruz. Türk ve Rum mahallelerinin eski sokaklarında buradaki yaşantılara tanıklık etmiş taş evlerini göreceğimiz kısa gezinti sonrasında Akvaryum Koyu, Ayazma Plajı’nda yüzmek için serbest zaman veriyoruz. Bozcaada Kalesi, kiliseleri, Şarap fabrikaları, Alay Bey Camii ve Köprülü Mehmet Paşa Camii’ni geziyoruz. Feribot ile Geyikli'ye dönüp Adatepe Köyü’ne gidiyoruz. Homeros’un İlyadası’nda bahsi geçen Zeus Altarı’na çıkıyoruz. Adatepe Tarihi zeytinyağı fabrikasında zeytin ürünleri üretimi konusunda bilgi alıp, müze ziyaretimiz ardından alışveriş molası veriyoruz. Otelimize hareket. Akşam yemeği ve konaklama otelimizde. Güre Termal Resort v.b. / Akçay
4. Gün:Assos, Behramkale, Kazdağları, Adatepe Köyü, Tahtakuşlar Köyü ve Müzesi, Sütüven Şelalesi, Akçay

Kahvaltımızın ardından,Tahtakuşlar Köyü'ne gidiyoruz. Burada, AlibeyKudar isminde bir ilkokul öğretmeni tarafından kurulan Türkiye’nin ilk özel etnografya müzesini geziyor. Müze içerisinde, Orta Asya'dan Türkiye'ye göç eden Konar-Göçer Türk boylarının giyim eşyaları, el yapımı aletleri, halıları ve çadırları gibi ilginç ve özgün kültür varlıkları inceledikten sonra Behramkale beldesine hareket ediyoruz. Kekik kokan sokaklarından yürüyerek Asos antik kenti akropolüne çıkıyoruz. Athena Tapınağı basamaklarında dinlenip Midilli adası manzarasını izliyoruz. Ardından Kaz Dağlarına doğru yol alıp, Sütüven Şelalesine çıkıyoruz. Akşam yemeği sonrası dileyenler misafirlerimiz ile ücrete dahil Akçay Kordon gezintisi. Konaklama otelimizde. Güre Termal Resort v.b. / Akçay
5. Gün: Tam Gün Yemekli Ayvalık Tekne Turu, Cunda (Alibey) Adası, Taksiyarhis Kilisesi, Şeytan Sofrası

Kahvaltımızın ardından Ayvalık’a doğru yola çıkıyoruz. Sarımsaklı plajının altın kumlarını izleyerek gideceğimiz yolun sonunda Ayvalık merkeze, teknemize binmek üzere varıyoruz. Zengin su altı fauna ve florasına sahip Ayvalık’ın berrak sularında çevresini sarmalayan irili ufaklı bir çok adasını göreceğimiz tekne turumuza başlıyoruz. Üç farklı koyda yüzme molası verip serinliyoruz. Tekneyle yaptığımız keyifli turun sonrasında, Cunda Adasına varıyoruz. Cunda adasında verilen serbest zamanda birbirinden güzel oymalarla süslenmiş balkon ayakları ve üzerindeki bitkisel motiflerle geçmişin izlerini taşıyan tarihi evler arasında dolaşabilir, Rahmi Koç Vakfı tarafından koleksiyon değerine sahip oyuncakların ve eşyaların sergilendiği müzeye çevrilen Taksiyarhis Kilisesi’ni ziyaret edebilirler. Kısa yürüyüşün ardından neoklasik mimari örneği, taş ustalığı görülmeye değer Taş Kahve’de sakızlı kahvelerimizi yudumlayıp, Girit göçmeni Saki’nin yerinde dondurma eşliğinde lokma yiyebiliriz. Cunda’daki keyifli ziyaretimizin ardından rüzgara karşı duran yel değirmenlerini arkamızda bırakıp adayı Ayvalık’a bağlayan 1964 yılında inşa edilmiş, Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünden geçerek dönüş yolculuğumuza başlıyoruz. Bergama yol güzergahımızda Şeytan Sofrası'na uğrayarak şeytanın ayak izini görüp fotoğraf molası verdikten sonra otelimize hareket. Akşam yemeği ve konaklama otelimizde. Labella Hotel v.b. / Bergama
6. Gün:Bergama, Asklepion, Akropol, Foça, İzmir, Kordon

Kahvaltımızın ardından Bergama’ya hareket ediyoruz.Helenistik Dönemin Başkenti Pergamon Antik şehri’nin Akropolüne çıkıyoruz. Trajan Tapınağı’ndan Bakırçay ovasını seyrediyoruz. Ardından, Tanrı Apollon’un oğlu Sağlık Tanrısı Asklepios’a adanmış, Antik dönemin en önemli sağlık merkezi olan Asklepion Hastanesini ziyaret ediyoruz. Ardından Foça’ya hareket ediyoruz.Eski Foça sokaklarında yürüyüp Kalesini ve Limanını görüyoruz.  Menemen üzerinden  Şehit Kubilay Anıtını ziyaret ettikten sonra İzmir’e gidiyoruz.Panoromik İzmir Turumuzda, Kordon, Karşıyaka, Alsancak, Konak Meydanı, Saat Kulesi Hasan Tahsin İlk Kurşun Anıtı’nı görülecek yerlerdir. Akşam yemeği ve konaklama otelimizde. Yemekten sonra dileyen misafirlerimiz otelimize yakın olan Kızlarağası Hanını, Kemeraltı Çarşısını gezebilirler. Kordon Hotel v.b. / İzmir

Not: OHAL sebebi ile Şehit Kubilay Anıtı kapalı olması durumunda, dışarıdan panaromik görülecektir.

7. Gün:İzmir, Çeşme, Alaçatı, Rüzgar Gülleri, Ankara



 
Kahvaltımızın ardından, Çeşme’ye doğru yola çıkıyoruz. Varışımıza istinaden Ayios Haralambos Kilisesi’ni, Çeşme Kalesini, Çeşme Marina’yı görüyoruz. Türkiye’de bir ilk olan Akvaryum Duvarlı Ev’i ziyaret ediyoruz. Ardından Yel Değirmenlerini ve begonvil çiçekleri ile süslenmiş Taş evlerini görmek üzere Alaçatı’ya gidiyoruz. Meşhur damla sakızlı dondurmala rının tadına bakmak ve alışveriş yapmak için verilen bir molanın ardından Ankara’ya hareket ediyoruz. Akşam saatlerinde Ankara’ya varıyoruz.


Çeşme Gezi Yazımızı Okumak İçin Tıklayınız.

Alaçatı Gezi Yazımızı Okumak İçin Tıklayınız

Foça Gezi Yazımızı Okumak İçin Tıklayınız.


Ücrete Dahil Hizmetler

Lüks araçlar ile ulaşım
5 gece otel konaklaması
6 sabah kahvaltısı (Birincisi restaurantımızda)
5 akşam yemeği
Kazdağları minibüs transferi
Sütüven şelalesi giriş ücreti 
Ayvalık Cunda tekne turu (Tam gün yemekli)
Tüm feribot geçiş ücretleri
Bozcaada Ayazma Plajı Transferi

Seyahat sağlık sigortası
Profesyonel rehberlik ve refakat hizmetleri
Araç içi sıcak soğuk ikramlar

Ücrete Dahil Olmayan Hizmetler

Kişisel Harcamalar
Müze ve ören yeri giriş ücretleri
Öğle yemekleri


        







Ege Zeytini Hakkında Bilgi Almak İçin Tıklayınız.


1.GÜN:

1- ÇİMENLİK KALESİ

 
 
Çimenlik Kalesi,Kilitbahir Kalesiyle birlikte boğazın en dar yerine (1253 mt.)1461-1462 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.
Kalelerin inşa işlerini Gazi Yakup Bey yürütmüştür.

Muhtemelen kalelerden artan malzeme ile de Lapseki-Çardak’taki Gazi Yakup Bey Külliyesini yaptırmıştır.Sahil tarafına Sultan Abdülaziz tarafından Aziziye Tabyası eklenmiştir.

     (Kal’a-i Sultaniye) Çimenlik ve Kilitbahir kaleleri plan bakımından alışılmış şehir surları ve iç kale düzenine sahip kalelerden farklıdır.Daha çok belli bir mevkiyi savunmak için tasarlanmış,özel planlara sahip tümüyle askeri amaçlı yapılardır.

1551 yılında Kanuni Sultan Süleyman (Evliya Çelebi 1551’de Kanuni Sultan Süleyman tarafından onartıldığını yazmaktadır. Seyehatname İstanbul 1315 ve 303),1570-71 yıllarında da II.Selim tarafından tamir ettirilmiştir
         

2- ECEABAT ÇAMBURNU KALESİ
 
      Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı Yönetim Merkezi bu kalenin içinde yer almakta.

Kalenin yapımına 1807 tarihinde padişah III.Selim zamanında başlanmış,1820 tarihinde padişah II.Mahmut döneminde bitirilmiştir.19 Şubat 1807 tarihinde donanmasıyla Çanakkale Boğazını geçen İngiliz Amirali Duekworth’ın, on gün boyunca İstanbul’u kuşatıp başarılı olamayınca geri döndüğünde, Çanakkale Boğazından çıkarken iki İngiliz kalyonu Çamburnu Kalesindeki toplarla batırılmıştır. Yüzyıllarca İngiliz donanmasının en çok kin duyduğu kale olmuştur.İngilizler I.Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde yapılan Mondros ateş-kes antlaşmasına dayanarak 09 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazını işgal etmişlerdir.Bu işgal sırasında 1807 yılının intikamını tek Çamburnu Kalesi’nin Kitabesini söküp götürerek almışlardır.

4- “DUR YOLCU” YAZISI
         
         Çanakkale ile özdeşleşen “Dur Yolcu” yazısı 29 Ekim 1960 tarihinde, yazının sahil tarafındaki Değirmen Burnu Tabyası’ndaki askeri garnizonun komutanı Albay Turan Şekip Pınar tarafından Çanakkaleli Asteğmen Seyran Çebi görevlendirilmiş ve bu yazı Sayın Seyran Çebi tarafından yapılmıştır. Burada Şair Necmettin Halil Onan’ın Çakıl Taşları şiir kitabında yer alan “Bir Yolcuya” şiirinin ilk mısrası yazılıdır.
         

5- KİLİTBAHİR KALESİ
 
          Boğazın Avrupa yakasına 1462-1463 yıllarında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Kalenin inşaasını Gazi Yakup Bey yürütmüştür. Kilitbahir Kalesine 1541-42 yıllarında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Sarı Kale (Kule) eklenmiştir. 1893-1894 yıllarında onarım görmüştür.


6- NAMAZGAH TABYASI
 
          Çanakkale Boğazı’nın en büyük tabyasıdır. 1861-1876 yıllarında Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır.1915 Çanakkale Boğaz Savaşına bu tabyamız, 2 adet 28 cm, 11 adet 24 cm. , 3 adet 21 cm. çapında toplam 16 adet top ile katılmıştır. Bu tabyamızın içinde 14 tane cephanelik boneti bulunmaktadır.

       
   7- RUMELİ HAMİDİYE TABYASI
 
          Bu tabyamız 1896 yılında Sultan II.Abdülhamit tarafından topçu birliği için inşa ettirilmiş, 1915 Çanakkale Boğaz Savaşına 35 cm. çapında iki adet çakma top ile katılmıştır. 3 tane cephanelik boneti bulunmaktadır.

         
8- RUMELİ MECİDİYE TABYASI
 
          1892 Tarihinde II.Abdülhamit devrinde Asaf Paşa tarafından yaptırılmıştır. 8 adet cephanelik boneti bulunmaktadır. Çanakkale Savaşlarına 4 adet 24 cm. ,2 adet 28 cm çapında toplarla katılmıştır.
         18 Mart 1915 Boğaz savaşında 275 kg. mermiyi sırtında taşıyarak, İngilizlerin Ocean zırhlısını vuran Kahraman Seyit Onbaşı bu tabyada 3. topun başında görevliydi.

        
9- SEYİT ONBAŞI ŞEHİTLİĞİ VE ANITI
 
         Şehitlik ilk kez 1919 yılında tesis edilmiştir.Rumeli Mecidiye tabyası girişinde, 18 Mart 1915 Boğaz Savaşı sırasında şehit olan Ispartalı Ali Çavuş,İvrindili İsmailoğlu Mehmet, Mustafa oğlu Süleyman ve şehit 13 Türk topçusu yatmaktadır. Savaş sırasında yapılan şehitlik,tabyanın dağ tarafındaki selvi ağaçlarının arasına yapılmış. 1962 yılında şehitlerimizin kemikleri şimdiki şehitliğe taşınmıştır.


10- ŞAHİNDERE SARGI YERİ VE TEĞMEN MUSTAFA EFENDİ ŞEHİTLİĞİ
 
          Bu şehitliğimiz 2005 yılında yaptırılmıştır.18 Eylül 1915’te şehit olan 30. Alaydan, 1886 doğumlu Ali Şadi Oğlu Üsteğmen Mustafa Efendinin demir kafesli kabri şehitliğin batısındadır. İsmi belirlenebilen 1969 şehidimizin ve belirlenemeyen diğer şehitlerimizin anısına yapılmıştır.

11- MEHMETÇİK ŞEHİTLER ABİDESİ (BÜYÜK  ŞEHİTLER ABİDESİ)
                                    
    Seddülbahir bölgesinde Morto Koyu’nun doğu ucundaki denizden yüksekliği 45 metre olan Hisarlık Tepe üzerinde yapılmıştır. Çanakkale Şehitleri Abidesi antik Eleaus'un kalıntıları üzerinde yapılmıştır.

     41.70 m. yüksekliğindedir. Bu abidenin yapımına Çanakkale savaşları’ndan tam 39 yıl sonra başlanabilmiştir. 1944 yılında M.S. Bakanlığının açtığı proje yarışmasını Mimar Doğan Erginbaş’ın projesi kazanmıştır.

  İstanbul’da 1952 yılında toplanan Şehitlikleri İmar Cemiyeti anıtın yapılmasına karar vererek bağış kampanyası açmıştır.Türk ulusu bu kampanyaya büyük ilgi göstermiştir. Toplanan paralarla eldeki proje uygulamaya girmiş, 19 Nisan 1954’te Abidenin temeli atılmıştır.1958 yılında açılan ikinci kampanyada 2.386.251 lira toplanmış ve yarım kalan abide inşaatı 1960’ta bitirilmiştir. 7.5 m. genişlikte, 10 metre aralıklı 4 ayak üzerine oturtulan Abide;müzesi,mermer kaplaması,etrafının ağaçlandırılması gibi unsurlar o zamanlar bitirilememiş, eksikliklerinle beraber törenle açılmıştı. Bu belirtilen eksiklikler günümüzde tamamlanarak Abideye uygun duruma getirilmiştir. 1999 yılında Abide ayakları üzerine o zamanlar yapılamamış 8 adet rölyef,İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanlığının maddi, Arena tv. programı yapımcısı Sn. Uğur Dündar’ın manevi destekleri ile, Abide mimarı Prof. Doğan Erginbaş’ın gözetiminde, Prof. Ferit Özşen tarafından yapılarak tamamlanmıştır.

   Bu rölyeflerde, “Çanakkale’de Mustafa Kemal ve arkadaşları”,“Yurtta Sulh Cihanda Sulh”, “Nusrat Mayın Gemisi”,“Savaşlarda Düşman Gemilerinin Batırılışı”,“Siperlerde Mustafa Kemal Mehmetçiklerle” ve “Çanakkale’de Topçu Bataryaları”ndan görüntüler yer almaktadır. 2004 yılındaki düzenlemelerde tavanının iç kısmına mat cam seramiğinden Türk Bayrağı yapılmış, daha önce tamamlanamayan çevre düzenlemeleri yapılmıştır.

2007 yılında da depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılmış,altındaki müze alanı genişletilmiştir.

     18 Mart 2008'de bayrak direği 70 metrelik yeni direk ile değiştirildi. Antalya B,Şehir Bld. 22.5x15 m. ebadında 337.5 m2 bir bayrak hediye etti ve göndere çekildi.

12- SEDDÜLBAHİR KALESİ

        Venediklilerin 1656’da Kuzey Ege adalarını işgal etmeleri üzerine padişah IV. Mehmet zamanında Avrupa yakasında Seddülbahir Kalesi,Anadolu yakasında Kumkale Kalesinin yapımına 1657 yılında başlanıp,1659 yılında tamamlanmıştır.Her iki kalenin tüm inşa masrafları Padişah IV.Mehmet’in annesi “Valide Turhan Sultan” tarafından karşılanmıştır.Köprülü Mehmet Paşa’nın Sadrazamlığı sırasında Mimar Mustafa Ağa ve Frenk Ahmet Paşa eliyle inşa edilmiştir.

     Çanakkale Savaşları sırasında bu kaleye 2 adet 28, 4 adet 8.8 cm’lik olmak üzere toplam 10 top yerleştirilmiştir. Çanakkale Savaşlarının ilk şehitleri, müttefik donanmanın saldırısı sırasında 03.Kasım.1914 ‘te verilmiştir.Başta kale komutanı Şevki Bey olmak üzere 5 subay ve 81 askerimiz cephaneliğin patlamasıyla şehit olmuşlardır.

         
13- İLK ŞEHİTLER ANITI

          03 Kasım 1914’te müttefik donanmanın yaptığı bombardımanda kale cephaneliğine isabet eden bir mermi, cephaneliği infilak ettirmiş,5 subay ve 81 erimiz parçalanarak şehit olmuşlardır.Anıt 1986 yılında yapılmıştır.04 Mart 1915’te buraya çıkarma yapan sabotajcı İngiliz deniz komandolarına karşı savaşan 27.Alay 3.Tabur 10.Bölük erlerinden Bigalı Mehmet Çavuş,tüfeğinin ateşleme mekanizması bozulunca, siper küreği ile düşman üzerine saldırarak ağır yaralanmıştır.

14- YAHYA ÇAVUŞ ŞEHİTLİĞİ VE ANITI
 
          İlk anıt 1962 yılında Çanakkale Şehitleri Anıtlarına yardım derneği tarafından yaptırılmıştır.Bu ilk anıtta 25 Nisan 1915’te savaşın ilk günü 26.Alay,3.Tabur,10.Bölükten şehit olan subay ve eratttan 18 kişinin adı vardı.
         Şehitliğin son hali Kültür Bakanlığı tarafından 1992 yılında yeniden düzenlenmiştir.

         
15- HELLES ANITI

          1924 Yılında yapılan anıt 33 metre yüksekliğindedir. Anıt, hem Gelibolu Yarımadası Savaşları için hem de bu savaşlarda yaşamını yitirmiş 20763 kişinin anısına yapılmıştır.

16- ELLİYEDİNCİ ALAY VE ŞEHİTLİĞİ
 
      57.Piyade Alayı;57.Piyade Alayı,25 Aralık 1892 yılında Trablusgarp (şimdiki Libya’da) da 15.Nizamiye tümeni kuruluşunda oluşturulmuş, daha sonraları 19.Tümen kuruluşunda Balkan Savaşına katılmış ve savaştan sonra dağıtılmıştır. 28 Ocak 1915’te 19.Tümen kuruluşunda Tekirdağ’da tekrar törenle kuruldu.

     Tümen komutanlığına atanan Sofya askeri ateşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal 01 Şubat 1915’te Tekirdağ’da göreve başladı. Mustafa Kemal teşkilatını tamamlamaya çalışırken, Başkomutanlıkça tümenin Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın genel ihtiyatını oluşturmak üzere çok acele Eceabat’a gönderilmesi emredildi.

   Tümenin piyade alaylarından 58-59.Alayları, kuruluşlarını tamamlayamadıklarından bunların yerine Suriye bölgesinde seferberliğini tamamlayarak İstanbul’a gelmiş bulunan 6.kolordu’dan iki alay (Urfa bölgesinde seferber olan 72. Alay’la, Halep bölgesinde seferber olan 77. Alay) 23 ve 24 Şubat günleri Eceabat’a gönderildi. 25 Şubat 1915 tarihinde de 19.Tümen karargahı,57. Piyade Alayı ve tümenin öteki birlikleri Eceabat’a geldiler. 5. Ordu’nun kuruluşundan sonra 26 Mart 1915’te 19.Tümen,ordunun genel ihtiyatı ve 3. Kolordunun kuruluşunda yer almış olarak Bigalı köyü ve dolaylarına intikal etti. 25 Nisan 1915’te çıkarma başlamış, düşman Merkeztepe-Kanlısırt hattına kadar ilerlemişti. 19.Tümen Komutanı Mustafa Kemal kendi insiyatifi ile 57.Piyade Alayını savaşa sürdü.Bu yiğit alay, Kocaçimen Tepe’den Conkbayırı yönünde adeta bir sel gibi akarak düşmanı geriye attı. Padişah Sultan Reşat’ın 30 Kasım 1915 tarihli emriyle gösterdiği üstün yiğitlik ve yararlığın anısı olmak üzere Altın ve Gümüş İmtiyaz Madalyalarıyla Harp Madalyası verilmiştir. Bu tarihten sonra da bir çok savaşa katılmış, Galiçya’da ve Filistin Cephelerinde kahramanca savaşmıştır. 57.Piyade Alayı Anıtı,Çanakkale Savaşları sırasında kahramanlıkları destanlaşan ve tamamı şehit olan 57. Piyade Alayı Şehitleri anısına T.C. Kültür Bakanlığınca yaptırılmış,12 Aralık 1992 yılında açılmıştır.

17- CONKBAYIRI YENİ ZELLANDA ANITI VE MEZARLIĞI
 
     Conkbayırı'nda hayatlarını kaybeden 952 Yeni Zellanda'lının anısına ve 1925 yılında tamamlanarak açılışı yapılmıştır. *Haluk Oral,Arıburnu 1915.

   Conkbayırı, Çanakkale Savaşlarında en önemli hedeflerden birisidir. Avustralya'lılar 25 Nisan çıkartmasının ardından Conkbayırı'na doğru tırmandılar ancak karşılarında hiç beklemedikleri büyük bir Komutan Mustafa Kemal Atatürk'ü görünce durmak zorunda kaldılar. 6-10 Ağustos tarihleri arasında yapılan Sarıbayır savaşlarında Yeni Zellandalılar Conkbayırı'nın en uç noktasını ele geçirmeye çalıştılar fakat Mustafa Kemal'in başında bulunduğu güçlü savunma karşısında başarısızlığa uğradılar. Ne Liman Von Sanders ve ne de bir başka komutanın göremediğini, o inanılmaz askeri dehası ile ATATÜRK görmüş ve Conkbayırı ile Sarı Bayır'ın bütün güney yarımadanın anahtarı olacağını anlamıştı. Büyük Komutan ATATÜRK, "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum..." emrini, Conkbayırı'nda, tarihin unutulmaz sayfalarına nakşetmişti.

        
18- CONKBAYIRI ATATÜRK ANITI
 
         Bu anıt Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Ağustos 1915 tarihinde süngü hucumu emrini verdiği yerde Yeni Zellanda anıtından daha heybetli bir şekilde yapılmış,1993 yılında açılışı yapılmıştır.Burası Conkbayırının zirvesidir.Atatürk, tarih kitaplarına geçen "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" emrini Conkbayırı'nda vermiştir. 1994 yılında TC Kültür Bakanlığı'nca Yeni Zelanda Anıtı'nın tam karşısında bulunan ve Atatürk'ün saatinin parçalandığı yere bu Atatürk Anıtı yaptırılmıştır.

» Adım Adım Şehitlik Yazısını Okumak İçin Tıklayınız

» Şehitlerinizi Daha Kolay Bulmak İçin Arama Motoru- Lütfen Linke Tıklayınız:http://www.msb.gov.tr/arsiv/phpscr/Sehitler.php?ADI=&BABA=&MEMLEKET=NEV%DEEH%DDR&arama=Ara&DOGUMYILI=&HARP=B%DDR%DDNC%DD+D%DCNYA+SAVA%DEI


2.GÜN :

DÖRT MEVSİM BOZCADA (BOZCADA GEZİSİ)


Blog Yazısını Okumak İçin Lüfen Tıklayınız.


   Bozcaadayla tanışmam aslında taa 2003’lerin başında  Turizm Rehberliği Bölümünden mezun olmamla başladı..Atmosferi, dokusu ve yaşam ritminden midir nedir, adanın kandırıkçı bir yanı vardır. Aklı çelinir insanın. Kısa tatillerin sonunda, bağları görüp şarap yapmanın hayali herkesçe kurulur. Sokaklarında dolaşırken, kendini o güzel evlerin birinde yaşadığını hayal etmek pek eğlencelidir. Hele sonradan adaya yerleşmiş bir kaç kişiyle tanışınca “neden ben de yapamayayım ki?” diyerek iyice köpürür insanın içi. Olmadı şurada bir kafe açarız diyeni de çok duydum. Gideni de bilirim, döneni de. Müdavimi toz kondurmaz, günübirlikçisi çoktur. Denizi soğuk, rüzgarı daimdir. Kısacası Bozcaada adamı baştan çıkarır, sarhoş eder, hayal kurdurur..

Güneş yakarken, rüzgar deli deli yalarken tüm bedenimi, bağlardan bir parçaydım sanki. Üzüm oldum olgunlaştım, yaprak oldum can verdim üzümlere, kum oldum savruldum, deniz oldum kızdım köpürdüm sonra bambaşka biri oldum sakinleştim.
 
- Bozcaada’nın her köşesi sürprizlerle dolu, bu bazen bir çiçek, bazen bir kapı tokmağı, ya da pencere perdesi oluyor. Öyle aval aval seyrederek saatlerce dolaşılabilecek bir tablo sanki.

- Çok güzel insanlar var heryerde, doğayla bütünleşmeyi seçmiş, yalnızlıkla kalabalığı birleştirebilmiş, rüzgara, adaya aşık.

- Nefis yemekler yiyebileceğiniz, Ege’nin iki yanını birleştiren yüzlerce meze, balık, ot, ot.

- Deniz’i biraz soğuk girerken ama sonra sevgiyle sarmalıyor insanı, o kadar temiz, pırıl, pırıl ve şeffaf ve turkuaz ve sarılıyor sanki, çıkmak istemiyorsun.

- Ve Salhane’de yoga. İki şeyin bu kadar birbirine yakışacağını bilemezdim. Denizden biraz yüksekte, rüzgar , iyot kokusu ve dalga sesleriyle, rüzgarın uğultusuyla, yoga yaptık. Ruhum öyle dansederken yogayla sonsuza kadar kalabilirdim, belki de kaldım.Bozcada’yı görmediyseniz görün derim, hatta seneye İlyada okumaları için şimdiden niyet edin, ben niyet ettim, belki birlikte gideriz. Cennetin dünyada ve içimizde olduğuna inanıyorum ben. Ama Bozcaada da onun görsel hali sanki, izlemeye doyulmayan bir tablo, bu tabloya doya doya bakmak lazım Koklaya koklaya kahvaltı Yorgunluk kahvesinin yanında damla sakızlı kurabiye ikram ediliyor. Ardından gelen kahvaltı anı güne daha bir enerjik başlamamızı sağlıyor. Koklaya koklaya yediğimiz (ve çok sevdiğim) incir reçeli, gelincik reçeli, domates reçeli, üzüm reçeli Handan Hanım’ın elinden çıkma. Bozcaada Kalesi manzaralı serin terasında anın keyfini çıkarıyoruz.

Bozcada Hakkında Genel Bilgiler:

Bozcaada, Ege Denizi’nin kuzeyinde, Çanakkale iline bağlı küçük bir ada. Türkiye’nin üçüncü büyük adası olarak Çanakkale Boğazı’nın hemen girişinde yer alıyor. Yerleşim, adanın kuzeydoğusunda yer alan ilçe merkezinde toplanmış. Bunun dışında herhangi bir köyü bulunmuyor.

COĞRAFYA

Bozcaada’nın yüzölçümü etrafındaki adacıklarla beraber 37.6 km2, çevresi 38 km'dir. Bozcaada, iç kısımlarındaki ufak yükseltilerin dışında büyük düzlüklerden oluşuyor. En yüksek noktası 192 mt. ile Göztepe'dir.
Adanın doğal bitki örtüsü maki ve ufak çalılıklardır. Adanın boz görünmesinin sebebi rüzgara açık kısımlarında ağaç yetişmemesidir. Ama kuytu kısımlarda yer yer çamlıklara rastlanır. Yüzölçümünün 1/3’ünü bağlar oluşturur. Adada 12 koy ve 12 burun bulunuyor. Adanın etrafında irili ufaklı 17 adacık bulunuyor. Kışın akan ufak derelerin dışında başka akarsuyu bulunmuyor.
 
İKLİM
 
Bozcaada'nın bulunduğu coğrafyadan farklı, kendine özgü bir iklim yapısı bulunuyor. Akdeniz ikliminin etkisi altında olmakla birlikte boğazın tam çıkışında yer alması nedeniyle kuzey rüzgarlarını bolca alıyor. Bu durum nem oranının düşük olmasına ve böylece iyi üzüm yetişmesine olanak sağlıyor.
 
Adadayken rüzgarla yaşamayı öğreniyorsunuz. Rüzgarın poyraz mı yoksa lodos mu estiği bilmeniz gereken bir bilgi haline geliyor. Çünkü bir adadaysanız denize girilecek yeri rüzgarın yönü belirliyor. Kuzeyden esiyorsa güneye, güneyden esiyorsa kuzeye yönelmek gerekiyor en basit şekliyle...
 
Rüzgarı en çok ada dışındakilerin sıcaktan yandığını duyduğunuz yaz günleri seveceksiniz. Çünkü siz onun serinletici etkisi sayesinde bunalmadan tatil yapıyor olacaksınız. Rüzgarın bir nimet olduğunu sörf ve yelken yapanlar bilir en iyi. Bozcaada, bu nimeti onlara bol bol sunacak olan adadır aynı zamanda...
 
NÜFUS
 
500 yıldır Türkler ve Rumların bir arada yaşadıkları Bozcaada’da, nüfus dengesi zaman içinde değişiklikler göstermiş. 1831’de yapılan ilk nüfus sayımına göre 439 Türk, 793 Rum sayılmış. 60’lı yıllara kadar Rum nüfusu yoğunluğunu sürdürmüş. Bu yıllardan sonra çeşitli nedenlerle başlayan göçler sonucunda Rum nüfusu günümüzde 22 kişiye kadar düşmüş. Yazın adadaki evlerini ziyarete gelen yurtdışındaki Rumlarla bu sayı biraz daha artıyor. 2007 nüfus sayımına göre adanın resmi nüfusu 2276. Yazın gelen ziyaretçilerle ada nüfusu 10.000’e kadar çıkabiliyor. Son yıllarda büyükşehirlerden göç ederek adaya yerleşenlerin sayısında da artış görünüyor.
 
TARİH
 
Antik çağda Leukophrys, Yunan Mitolojisinde Tenedos adıyla anılan Bozcaada, stratejik konumundan dolayı çağlar boyunca birçok kez istilaya uğramış ve el değiştirmiş. Adadaki nekrapol sahasında yapılan kazılardan anlaşıldığı üzere adanın tarihi M.Ö. 3000 yıllarına dayanıyor. Adanın bilinen ilk sakinleri Pelasg'lar. Daha sonra sırasıyla Fenikeliler, Atinalılar, Yunanlılar, Persler, Büyük İskender, Bizanslar, Cenevizler, Venedikler ve Osmanlılar adaya hakim olmuş.
 
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinden sonra Bozcaada, Türkler için önem kazanmış ve 1455’te Osmanlı topraklarına katılmış. Bu tarihten itibaren Osmanlılar ve Venedikliler arasında Bozcaada için mücadeleler olmuş ve adanın hakimiyeti zaman zaman Venediklilere geçmiş.
 
Osmanlı yönetiminde geçen uzun bir dönemden sonra, Balkan Savaşları sırasında 1912’de Yunanistan tarafından işgal edilen ada, 1923 Lozan Anlaşmasıyla Gökçeada ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanmış.
 
MİTOLOJİ
 
   Antik çağda Leukophrys, Yunan mitolojisinde ise Tenedos adıyla bilinen Bozcaada’nın mitolojide ilk geçtiği yer Tenedos ismini alması sırasındadır.Homeros’un İ.Ö 9.yy'da yazdığı sanılan Troya savaşlarını anlatan ünlü destanı İlyada'da, Tenedos isminin bir kaç kez geçtiğini görüyoruz. Troya, Bozcaada'nın hemen karşısında kurulu Hisarlık tepesinde kurulu zengin bir kenttir. Savaş Yunan yarımadasından gelen Akhalar ile Anadolu'da yaşayan Troyalılar arasında geçer.
 
   Krallar kralı Agememnon'un yönetimindeki Akha donanması yiyecek ve içecek sağlamak için Tenedos'ta karaya çıkarlar. Akhalar'ın yaptığı tahta at Troya surlarının önünde içeri sokulmayı beklerken, Akha donanması Tenedos'un güneyinde bir koyda saklanıp beklerler. Savaş bu hileyle kazanılır.
 
   Bozcaada genelde yaz tatili için tercih edilmesine rağmen deniz mevsimi dışında da ziyaret edilebilecek bir yer. Şarap ve yemek kültürü, doğası ve iklimi onu her mevsim çekici kılıyor. Günübirlik geziler adayı tam anlamıyla keşfetmek için yeterli değil. Bu görülecek yerlerin çok fazla olmasından dolayı değil. Adanın ritmini yakalamak ve hissetmek için ne kadar uzun kalsanız o kadar iyi oluyor.
 
 
ÖZEL GÜNLER
 
   Tatilini adanın özel günlerine denk getirmek isteyenler aşağıdaki tarihleri kaçırmamalı ve otel rezervasyonlarını mutlaka önceden yapmalılar.
 
 
Şarap Tadım Günleri

   Haziranın son haftasonu 2013'de festival, alkolle ilgili çıkan yeni yasalardan dolayı iptal edildi.3 gün süren Şarap Tadım Günleri’nde ada sokaklarını şarap kokusu sarıyor. Hergün bir şarap üreticisi, fabrikalarının bulunduğu sokakta canlı müzik eşliğinde şaraplarını tattırıyor. Parti havasında geçen tadım boyunca sokaklar, insanların şarabın etkisiyle neşelendiği ve dans edip şarkılar söylediği bir ortama dönüşüyor.
 
Yelken Yarışları
 
   Bozcaada Limanı, Her yıl temmuz ayının 2. haftasonu rengarenk yelkenlilerle doluyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Açıkdeniz Yelken Yarışları’nın İstanbul’dan yola çıkan yarış ekibinin ilk etabı Bozcaada’da son buluyor. Bir gece adada konaklayan yelkencilere o gece limanda düzenlenen kokteyl esliğinde ödülleri veriliyor. Ertesi sabah Çeşme’ye doğru yola çıkılıyor. Rengarenk yelkenlerini açmış teknelerin sabah Bozcaada Limanı’ndan ayrılmaları unutulmaz bir manzara yaratıyor. Fotoğrafçılar kaçırmasın...
 
Bozcaada Ayazma Panayırı

   26 Temmuz, adalı Rumların her yıl kutsal Aya Paraskevi günlerini kutladıkları tarih. Ayazma’da, Aya Paraskevi adına yapılmış küçük bir manastırda bir araya gelinen bu güne halk arasında Ayazma Panayırı deniyor. Küçük manastırın bahçesindeki yaşlı çınar ağaçlarının altına kurulan tahta masalarda yemekler yeniyor, Yunanistan'dan gelen müzik grupları eşliğinde sirtaki yapılıyor. Bu geleneksel panayıra her yıl yurtdışından gelen çok sayıda Rum katılıyor. Uzun yıllardır Rumlarla içiçe yaşayan adalı Türkler de onları bu özel günlerinde yalnız bırakmıyor ve aynı coşkuyla kutlamalara katılıyorlar. Birbirlerine çok yakın bu iki kültürün kaynaşmasına tanık olmak ve bu keyifli ortamın havasını solumak için orada olmalısınız…
 
Bozcaada Ozanın Günü ve Homeros Okuması
Ağustosun ilk haftasonu
 
2002 yılından beri her ağustos ayının ilk haftasonu düzenlenen etkinlik, gazeteci Haluk Şahin’in kişisel çabalarıyla başlamış ve adanın geleneksel günlerinden biri haline gelmiş. Her yıl farklı bir ozanın davet edildiği etkinlik iki gün sürüyor. Etkinlik boyunca hem davet edilen ozanın şiirlerini kendi sesinden dinleme fırsatı yakalıyor hem de Homeros’un konusu Troya’da geçen büyük destanı İlyada’nın dünya dillerinde okunmasına tanık oluyorsunuz. Şimdiye kadar 9 ayrı dilde okuma yapılmış.İlyada okumaları adanın karşısında bulunan Troya’nın üzerinden doğan sabah güneşiyle başlıyor. Günün erken saatlerinin dinginliğiyle uyum içinde sessizce bir araya gelen topluluk, destanın geçen sene kaldığı yerden okunmasını dinliyor.
 
Bu yıl etkinlik, 2-3 Ağustos 2014 tarihlerinde düzenlenecek. Tema, adaya dönüş, Odysseus'un Ithaca'ya Dmetri Kakmi'nin Tenedos'a dönüşü... Şair, Nazmi Ağıl
 
Bağbozumu Festivali
Eylülün ilk haftasonu
 
2 gün süren festival, adalı şarap üreticilerinin kendi bağlarında düzenledikleri sembolik bağbozumuyla başlıyor. Bunun için bağ işçileriyle birlikte traktörlere binilip bağlara gidiliyor. Toplanan üzümler, eski günlerde olduğu gibi eşek sırtında, at arabasıyla, traktör ve pırpırla, canlı müzik eşliğinde tören alanına taşınıyor. Festival boyunca kale içinde konserler ve iki yarışma düzenleniyor. Yarışmalarda adanın genç kızları arasından bir üzüm güzeli ve adanın en iyi Çavuş üzümü seçiliyor.
 
 
 
Yerel Lezzetler Festivali- Eylülün ikinci haftası
İlki 2010 yılında düzenlenen festival, Bozcaada'nın geleneksel günlerinden biri olmaya şimdiden aday. Adalı kadınlar evde yaptıkları yerel yemekleri bugüne özel ada meydanına kurulan sıra sıra tezgahlarda sunuyorlar. Giriş ücretini verdikten sonra tepsinizi ve fişlerinizi alarak yemeklerinizi seçmeye başlıyorsunuz. Akşama da ada meydanında güzel bir konser bekliyor sizi. Bu yıl festival uluslararası boyuta taşını
 
Bozcaada Kültürü
 
Bağcılık
 
   Bağcılık ve Şarapçılık, 3000 yıllık birikimiyle adanın geçmişten günümüze ulaşan mirası. M.Ö 5.yy’da basılan Tenedos sikkelerinin üzerinde yer alan üzüm salkımları, Homeros’un İlyada’sından Evliya Çelebi’nin seyahatnamesine kadar birçok eski yazılı kaynak, bağcılığın bu adada ne kadar köklü olduğunu kanıtlıyor.

   Doğanın bu küçük Ege adasına armağanı olan kuzeyden esen rüzgarlar, adayı bağcılık yapmak için ideal bir ortam haline getiriyor.
 
   Adaya özgü dört üzüm türü bulunuyor. Kırmızı olarak Kuntra ve Karalahna, beyaz olarak Çavuş ve Vasilaki. Daha çok sofralık olarak kullanılan Çavuş üzümü, Bozcaada’da en lezzetli örneklerini veriyor.
 
Şarapçılık
 
Bozcaada’da şarapçılık uzun yıllar sadece Rumlar tarafından yapılmış. Türklerin dinsel sebeplerden dolayı uzak durdukları şarap üretim işine, 1925 yılından itibaren girdikleri görülüyor.
 
1960-80 yılları şarapçılığın zirvede olduğu dönem. Bu yıllarda 13 şarap imalathanesi bulunuyor adada. 80’li yıllardan itibaren başlayan gerileme, devlet yardımının yapıldığı 1998 yılına kadar sürüyor. Bu tarihten itibaren tesislerin modernleştiği, yabancı kaliteli üzüm çeşitlerinin yetiştirilmeye başlandığı, markalaşma yolunda adımlar atıldığı görülüyor.
 
Günümüzde 6 şarap üreticisi bulunuyor adada. Bunları kuruluş yıllarına göre sıralarsak: Yunatçılar 1925, Ataol 1927, Talay 1948, Corvus 2002, Gülerada 2008, Amadeus 2010.
 
Balıkçılık
 
Balıkçılık, adanın geleneksel geçim kaynaklarından biri. Balık göç yollarının üzerinde olması sebebiyle denizi bereketli. Üstelik konumu itibarıyla hem Karadeniz hem Marmara hem de Ege balıklarını bulmak mümkün.
 
Ada balıkçıları daha çok küçük tekne ve kayıklarla balıkçılık yapıyor. Kayıtlı 48 balıkçı teknesi bulunuyor. Sinarit, mercan, karagöz, uskumru, sardalya, çupra, levrek, kupa, sarpa adaya özgü balıklar. Temiz denizlerin göstergesi olan kalamar ve ahtapot ise ada sularında bol bol bulunuyor. Ada kalamarının lezzeti diğer kalamar çeşitlerinden farklı ve bu açıdan değerli.
 
Adada olta balıkçılığı da çok yaygın. Turistik sezonun bitişiyle ada halkı oltalarını alıp deniz kenarlarına gidiyor. Bozcaada denizi çoğunu boş göndermiyor.
 
Bozcaada Mutfağı
 
500 yıldır bir arada yaşayan Rum ve Türk halkının kaynaşması adanın mutfak kültürünü zenginleştirmiş. Ada mutfağı genelde Kuzey Ege mutfağının izlerini taşıyor. Deniz ürünleri, kırmızı et, yabani otlar ve zeytinyağı kullanılan başlıca malzemeler.
 
Baharın gelmesiyle birlikte yabani ot mevsimi başlıyor. Isırgan, cibes, radika, turpotu, kazayağı, şevketi bostan adadan toplanan otların bazıları. Bunlar zeytinyağlı yemek, salata ya da börek içi malzemesi olarak kullanılıyor. Yine baharla birlikte kuzu ve oğlak eti ada sofralarında sık sık görülmeye başlıyor. Oğlak kapama adaya özgü yemeklerden biri.
 
Ada tavşanı adaya özgü yabani bir hayvan. Rumlara özgü yemeklerden olan tavşan yahnisi bazı evlerde hala pişiriliyor.

Deniz kestanesine kirpi deniliyor adada. Kıyıdan ve taşlık alanlardan dalarak ya da maşa ile çıkarılan kirpiler once ortadan ikiye ayrılıyor. Sonra deniz suyuyla temizlenerek içindeki turuncu renkli havyarı ortaya çıkarılıyor. Üzerine limon ve sirkeli sos konulduktan sonra ekmekle sıyrılarak yeniyor bu havyar. Kirpinin yanına genelde beyaz şarap eşlik ediyor.
 
Kalamar ve ahtapot ada mutfağında bolca kullanılan deniz ürünleri. Ada restoranlarının çoğunda kalamar kokoreç, kalamar dolma, kömürde ahtapot ızgara gibi farklı tariflerini yemeniz mümkün.
 
Bağlar ilk yeşermeye başladığında toplanan körpe asma yaprakları salamura yapılarak bütün yıl kullanılıyor adalı kadınlar ve restoranlar tarafından. Çiğ dolma, taze yaprağın içine malzemelerin çiğden konularak yapıldığı adaya özgü bir yemek. Sardalya balığı da asma yaprağına sarılarak ızgarada pişiriliyor adada.
 
Adanın ilk kafelerinden birinin, civardan topladığı gelinciklerden ürettiği şurup, reçel ve likörler, Bozcaada'ya bir gelincik tadı da katmış.
 
Domates ve incir reçeli Rumların mutlaka kahve yanında verdikleri tatlılar. Adanın karadutu iri ve değişik bir tür. Yine Rumlardan kalma karadut reçeli adaya özgü tatlardan.
 
Mimari
 
 
Bozcaada’nın tamamı doğal ve tarihi sit alanı. O yüzden tüm yapı ve onarımların Kültür ve Şehir Bakanlığı tarafından onaylanması gerekiyor. Sıkı denetimler sayesinde adada çarpık yapılaşma görülmüyor. Eski mimari dokusu mümkün olduğunca korunmaya çalışıyor.
 
Ada merkezi Rum ve Türk mahallesi olarak iki kısma ayrılıyor. Zamanında bir dere ile ayrılan mahalleler adı üstünde Türk ve Rum nüfusunun yoğunlaştığı yerler. Doğal olarak kendi kültürlerinden gelen mimari özellikleri barındırıyorlar.
 
Türk mahallesi, tek katlı taş ve iki katlı cumbalı evlerden , kıvrımlı sokaklardan ve ufak meydanlardan oluşuyor. Rum mahallesi 1900’lü yılların başında geçirdiği büyük bir yangından sonra Amerika’dan gelen bir mimar tarafından tekrar planlanmış. Mahalle, antik kentlerin birçoğunda kullanılmış olan ızgara plana göre, birbirini dik kesen ve hemen hemen aynı genişlikteki sokaklarıyla yeniden kurulmuş.
 
Merkez dışında herhangi bir toplu yerleşim yeri bulunmuyor. Yapı olarak sadece bağlar arasına kurulmuş bağ evlerine rastlanıyor. Bağ evleri görünüşlerine göre ikiye ayrılıyor. Çatısız tek katlı olanlarına “dam” , çatılı ve iki katlı olanlara “ kule” deniyor. Genelde taştan yapılan bu evler zamanında ada halkının bağda çalışırken konakladığı basit ve küçük yapılar. Ulaşımın sadece hayvanlarla yapıldığı zamanlarda ada merkezine gidip gelmeler vakit aldığı için özellikle bağ işlerinin yoğunlaştığı yaz döneminde buralarda kalınıyormuş. Çatısı olmayan damlarda gece yıldızlara bakarak uyunuyormuş.
 
Bağ evleri şimdi daha çok yazlık ev olarak kullanılıyor. Bir kısmı eski damların restorasyonuyla bir kısmı da sıfırdan ama ada mimarisine uygun inşa edilmiş. Son yıllarda özellikle büyükşehirlerden gelip yazlık ev yaptıranlar çok adada.
 
 

Bozcaada'da Nerede Yüzülür
 
Bozcaada'nın en çekici yanlarından biri tertemiz denizi, bakir koyları ve plajları. İlk defa gelenleri oldukça şaşırtacak güzellikteki irili ufaklı koyların çoğu denize girmek için uygun. Ünlü Ayazma Plajı altın rengi, incecik kumu ve pırıl pırıl turkuaz denizi ile oldukça etkileyici. Adanın denizi tüm Kuzey Ege’de olduğu gibi soğuk. Ama dönem dönem şaşırtıcı derecede ısındığı da oluyor.
 
Bozcaada’da mayısın son haftalarından ekim ortasına kadar rahatlıkla denize girilebiliyor. Ama yaz tatilcileri en çok temmuz ve ağustos aylarını tercih ediyor. Dolayısıyla bu aylar plajların en kalabalık olduğu dönem oluyor.
 
Adada yaz dönemi, kuzeyden esen rüzgar sayesinde bunaltıcı geçmiyor. Adanın bir diğer avantajlı yanı, yaz ne kadar kalabalık geçerse geçsin denize girilecek tenha koyların bulunması.
 
Eylül-ekim ayları deniz suyu sıcaklığının en yüksek olduğu dönem. Rüzgarın hafiflemesi ve plajlardaki kalabalığın çekilmesi ile denizin keyfine doyulmayan bir dönem aynı zamanda!
 
POYRAZDA MI LODOSTA MI ?
 
Adanın avantajlı yanlarından biri, en rüzgarlı havada bile denize girebileceğiniz sakin bir koy seçeneği sunması. Denize gitmeden önce yapmanız gereken ilk şey, o gün esen rüzgarın yönünü tayin etmek.
 
Dalgasız, sakin denizde yüzmek isteyenler rüzgar güneyden esiyorsa(lodos) adanın doğu ve kuzeydeki koylarını, kuzeyden(poyraz) esiyorsa ki genellikle öyle esiyor güneydeki koylarını tercih etmeli. Batı kıyılarında denize girilebilecek koylar bulunmuyor. Rüzgar durduğunda ise adadaki tüm koylarda deniz çarşaf gibi oluyor.
 
 
DENİZE GİRİLECEK YERLER
 
 
Ayazma Plajı- poyrazda
 
Turkuaz renginde denizi ve incecik kumu ilk defagelenleri şaşırtacak güzellikte bir kumsal burası. Adanın en popüler,dolayısıyla en kalabalık plajı. Günübirlik tesislerin olduğu tek koy olan Ayazma Plajı’na yaz döneminde düzenli olarak minübüs seferleri yapılıyor. Plajda şemsiye ve şezlong kiralamak mümkün. Ayrıca su sporları adı altında; deniz bisikleti, banana, hamburger ve jet ski kiralayanbir yer de bulunuyor.
 
Plajın en keyifli yanlarından biri tahta sandalyeli, ekose örtülü plaj restoranları. Bu restoranlar özellikle öğle yemekleri için tercih ediliyor.
 
 
Bozcaada'da Ne Yapılır, Bozcaada'dan Ne Alınır
 
Bağlardan gelen...
 
   Bozcaada bir üzüm ve şarap adası. Dolayısıyla buradan üzümle ilgili alışveriş yapmanız yerinde olacaktır. Her üzümün hasadı farklı tarihlerde oluyor. Dolayısıyla yaz boyunca her dönem kasa kasa üzümler ada merkezinde ya da yol kenarlarında satılıyor.

   İlk olarak (Ağustos başı) adanın ünlü beyaz Çavuş üzümü çıkıyor ve yaklaşık iki hafta sürüyor mevsimi.
Daha sonra çıkan hoş kokulu kırmızı Kardinal, çok daha uzun süre tezgahlardaki yerini koruyor.
 
Üzüm her türlü değerlendiriliyor. Şarap dışında kurutulmuş üzüm, pekmez, sirke, salamura asma yaprağı, üzüm reçeli bağlardan sağlanan diğer ürünler. Bunlar daha çok evlerde ev kadınları tarafından üretiliyor.
 
Yöresel
 
Adanın domates reçeli çok ünlü. Rum asıllı bir adalı aile tarafından uzun yıllardır üretilen reçelinin adı adaya özdeşleşmiş neredeyse. Özel bir domates cinsinden yapılıyor ve içine badem konuluyor.
 
Kekik adada bol bulunan bir bitki. Yürüyüşe çıktığınızda bol bol alacaksınız kokusunu. Tezgahlarda kurutulmuş olarak satılıyor. Adada azda olsa arıcılıkla uğraşılıyor ve florasındaki bol kekikten dolayı ortaya çıkan bal kekik balı oluyor. Kekik balı hoş aromasıyla değerli bir bal, bulursanız kaçırmayın!
 
Her Çarşamba adada açık meyve-sebze pazarı kuruluyor. Daha çok Çanakkale’nin köylerinden gelen taze sebze-meyveler, ev yapımı baklagiller, salça, zeytinyağı, yumurta bu açık pazarda bulabileceğiniz yöresel ürünler.Adada sıkça rastlayacağınız keçiler ise bu bölgeye özel keçi peynirinin kaynağı.
 
Zeytinyağı, adanın karşısındaki Geyikli beldesinden geliyor. Burası yüzyıllardır zeytincilikle uğraşan bir bölge. Adaya en yakın eski tip taş baskı zeytinyağı fabrikası Kemahlı'da bulunuyor. Burada üretilen zeytinyağı düşük asit derecesi ve lezzeti ile öne çıkıyor. Adada soğuk baskı zeytinyağı bulursanız kaçırmayın !
 
Gelincik Şerbeti, Ada Cafe'nin Bozcaada'ya kattığı bir lezzet. Mayıs ayında toplanan gelinciklerle yapılıyor. Konsantre halini cam şişelerde satın alabilirsiniz.
 

 
 
Tavsiyeler
 
 
•Adayı tam anlamıyla hissetmek için ilk durağınız Bozcaada Müzesi olsun.

•Yanınızda bir ada şarabıyla günbatımını Batı Burnu'nda (Rüzgar Gülleri) geçirin.

•Ada sularında çok çeşitli deniz canlıları görmeniz mümkün, bir şnorkel ve      gözlükle yüzmeyi deneyin.

•Tam dolunayda Göztepe'ye çıkın, bir tarafta güneş batarken bir tarafta ay'ın   doğuşunu seyredin.

•Bozcaada  Kalesi'nin en üstteki surlarına çıkın ve manzaranın keyfini çıkarın.

•Lodosta  Çayır plajında ve Tuzburnu'nda deniz keyfi yapın.

•Bozcaada Sanat Galerisi'nin Itırlı Bahçesi'nde vakit geçirin. Kitabınızı alın ve    hoş müzik eşilğinde ada huzurunu yaşayın...

•Bodrum'un    ünlü kabak lambaları artık Bozcaada'da yapılıyor. Gümüşlük'ten adaya      yerleşen genç çiftin açtığı 'kargabak'ı mutlaka gezin.

Cafe Lisa'yı ya da      küçük camiiyi bulun orada tabelalarını göreceksiniz.

•Adanın tek kitapçısı ve sahafı tatilinizde size eşlik edecek kitabı bulacağınız    yer olabilir, uğramadan geçmeyin.

•Polente   Kafe ekibine bu yaz bir pasta şefi de eklenmiş ve harika pastalar yapıyor,    mutlaka tatmalısınız !

•Yoga  ile ilgilenenler adanın tam ortasında kurulu yoga çadırını mutlaka ziyaret      etmeliler, buradan adayı hissetmek bir başka güzel...
 
Hatırlatmalar

•Adada plastik poşet yasak olduğu için, yanınızda daima kendi alışveriş çantanızı      ya da torbanızı taşımayı,

•Rüzgarlı   yaz akşamları için yanınıza hırka, ceket gibi kalın bir giyecek almayı,

•Rüzgar güneyden estiğinde adanın kuzey kıyılarındaki koylarında, kuzeyden      estiğinde güney kıyılarındaki koylarında denize girildiğini,

•Feribot   seferlerinin özellikle lodos fırtınası çıktığında iptal olabildiğini,

•Gece ve  gündüz araba kullanırken önünüze kirpi ya da tavşan çıkabileceğini,

•Adada   araba kullanırken kornaya basmanın hoş karşılanmadığını,

•Ada merkezinde kağıt, cam ve plastik çöplerinizi atabileceğiniz geri dönüşüm      kutuları bulunduğunu,

•Ada   yolları genelde arnavut kaldırımı ile döşeli olduğu için ince topuklu      ayakkabı ile dolaşmanın bir işkenceye dönebileceğini,

•Adada  sadece Ziraat Bankası, İşbank, Akbank ve Garanti Bankası ATM'lerinin      bulunduğunu
 
 
Ayazma Koyu Plajı
 
Yaklaşık 7 kilometre sonra ayaklar altına serilen mavi örtüyle içiniz açılıyor. Alabildiğine uzun ve geniş plaj ile plajın üstünde yemek yiyip bir şeyler içip serinleyebileceğiniz Koreli, Paşa, Ali Baba, Vahit’in Yeri, Thenes gibi restoranlar mevcut.
 
Çınaraltı’nda damlasakızlı kahve, şarapevlerinde şarap tadımıGüneşi sonuna kadar değerlendirip Ada’nın merkezine geri dönüyoruz. Çınaraltı’nda damlasakızlı Türk kahvesi içip Çamlıbağ, Talay, Ataol ve Corvus şarapevlerini dolaşıyoruz.  Birkaç şarap denedikten sonra hediye aldığımız şişelerle otele dönüyoruz.

İstiklal Sokağı’nda kadeh tokuşturmalara eşlikAkşam yemeği için her bütçeye uygun restoran bulmanız mümkün. Limanda daha çok balık mezeleriyle ve deniz ürünleriyle ünlü restoranlar bulunuyor. Rum Mahallesi’ne doğru ilerlediğimizde İstiklal Sokağı’nda Sandal, Lodos, Güverte, Battı Balık, Simyon gibi şirin ve insana Ada’da olduğun hissini veren restoranlardan gelen kadeh tokuşturmalarına eşlik etmeye karar veriyoruz. Fiyatlar nerdeyse her restoranda aynı.
 
Tatlı olarak hafif bir şey yemekte fayda var deyip hemen Çiçek Pastanesi’nin dondurmasından alıyoruz.Kaleye doğru kıvrılıp Eyvah Eyvah filminde Hüseyin’le (Ata Demirer)  Müjgan’ın (Özge Borak) birbirlerine aşklarını itiraf ettikleri sahnenin çekildiği sahil çay bahçesinde  oturup denizin dibinde keyif yapmayı düşünürken bir  düğüne denk geliyoruz. Çok bekledik ama Aman Melekem, Bu Fasulye gibi filme mal olmuş şarkılar çalmadı.
 

 
Bozcaada Müzesi’ni ve kiliseyi görüp, Çiçek Pastanesi’nin ünlü damla sakızlı kurabiyesinden aldıktan sonra Polente’ye soğuk bir şeyler içmeye oturuyoruz.
Polente mavi-beyaz dış cephesi ve sandalyeleriyle insanın içini açıyor ve terasında mükemmel bir manzara sunuyor.

 
Neden gitmeli?
 
Hayata kısacık da olsa dur demek için. Arnavut kaldırımlı, mübadeleden kalmış, kimi restore edilmiş, kimi terk edilmiş taş evlerle gelin gibi süslü sokakları görmek için. Salaş balıkçılarda ada mezesine doymak için. Ya da her köşe başındaki şarap butiğinde tadım yapmak için...
 
Üzümler neredeyse dalında fermante olmuşlar
 

 
 
ÇEVRECİ BOZCAADA
 

Bozcaada, Türkiye'de çevre bilincine sahip nadir yerlerden biri. Yerel yönetim, dernek ve sivil insiyatif girişimleriyle şu ana kadar çevre konusunda çeşitli adımlar atıldı:



•2000   yılından beri Bozcaada rüzgar türbinlerinden rüzgar enerjisi üreten      böylece hem kendinin hem de Çanakkale'nin enerji ihtiyacını sağlayan bir      yer.

•

Ada merkezinde gün içinde   kullandığınız plastik, kağıt, cam ve teneke kutu çöplerinizi   atabileceğiniz geri dönüşüm kumbaraları bulunuyor.
 Bozcaada'da yazlık evleri olanlar ya da işyeri sahipleri   biriktirdikleri geri dönüşüme uygun çöpleri, kumbaralar yerine ada  merkezinde belli noktalarda bulunan büyük tel kafeslere de atabilir.

•Bozcaada'da   2008 Temmuz ayından itibaren alışverişlerde naylon poşet kullanımı   durduruldu.
Siz de alışverişlerinizde kendi   filenizi, bez torbanızı taşıyarak bu gelişmeye destek olabilirsiniz!



•2005 yılında Bozcaada Kaymakamlığı tarafından uygulamaya konulan Organik Tarım      Projesi sayesinde bağ alanlarının bir kısmı ilaçsız üretime geçmiştir.



•2011 'de Bozcaada'da , Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Birleşmiş      Milletler Sınai Kalkınma Örgütü’nün (UNIDO) ortak kuruluşu olan      Uluslararası Hidrojen Enerji Teknolojileri Merkezi (ICHET) tarafından      ‘Bozcaada Hidrojen Adası Projesi’ kapsamında, 1 milyon 500 bin dolara inşa      edilen Hidrojen Enerji Üretim Tesisi hizmete açıldı.

Bozcada yazısının tam sürümünü ücretsiz okumak için lütfen tıklayınız.



Tanrıçaların Güzellikte Yarıştığı, Sarıkız’ın diyarı: Kazdağı

ADATEPE KÖYÜ

Mimari dokusunu hiç kaybetmeden günümüze gelmiş çok güzel bir köy. Mübadele öncesi Rumlar ve Türklerin bir arada yaşadığı 400 haneli büyücek bir köy imiş. Büyüklüğü konusunda tepedeki Taşmektep iyi bir fikir verebilir. Cumhuriyet döneminde nedendir bilinmez bu şahane köy terk edilmiş. Tamamen ölmediyse de 10-15 haneye kadar düşmüş. 90’larda sürpriz bir gelişme oluyor ve bir grup şehirli buradan ev alıyor. Çok güzel restorasyonlar yapıyorlar. Tepedeki en güzel ev küçük bir otel olarak (Hünnap Han) işletmeye açılıyor. Yine başka bir tepedeki Taş Mektep, Ada Zeytinyağlarının sahibi Mahmut Boynudelik’in girişimiyle restore ediliyor ve yaz okulu olarak yeniden faaliyet gösteriyor. Temmuz Ağustos aylarında çeşitli branşlarda atölye çalışmaları ve seminerler yapılıyor. 

Yeme içme, alışveriş
Çınaraltı Köy Kahvesi: Köye girer girmez sizi karşılıyor zaten. Dev bir çınar ağacının altında. Mehmet amca çok güzel Türk kahvesi yapıyor. Etraftaki teyzelerden gözleme ısmarlamak mümkün.
Dükkan: Hemen meydanın kıyısında, çay bahçesinin karşısında tamamı zeytin ağacından çok güzel dekoratif eşyalar satan bir dükkan.

Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Müzesi
Türkiye’nin ilk özel köy etnoğrafya müzesi. Uluslararası bir üne sahip. Kurucusu Alibey Kudar. Türkmen yaşamının her detayı sergileniyor. Kudar ailesi merak ettiğiniz her şeyi büyük bir keyifle anlatıyor. Yöre hakkında kitap ve haritaları da buradan temin edebilirsiniz.

ZEUS ALTARI

Çamlıbel’den yürüme 40 dakika mesafede. Müthiş bir körfez manzarasına hakim. Sunaktan pek bir şey kalmamış. Çok tanrılı dinler zamanından günümüze gelen bu adak yerinde eskiden savaş, deniz seferi, düğün gibi işlere girişmeden Zeus’a hayvan kurban edilir, yiyecek sunulurmuş. Hemen yanındaki düzlükte her 15 ağustos’ta dokuz köyden gelen Türkmenler çadır kuruyor, kuzu kesiyor, yemekler pişirip bir çeşit kutlama veya anma yapıyor. Düzlüğün şimdiki adı Sarıkız’ın Kaz Avlusu.

Kimdir bu Kaz Çobanı Sarıkız?

Bir zamanlar Kaz Dağı’nin bir köyünde sarı saçlı bir kız yaşarmış. Kıskanılacak kadar güzelmiş. Sonra kıza uğursuz diye iftira atmışlar. Babası kızının namusunu korumak için getirmiş dağa bırakmış. Bir gün kızın karşısına bir kaz çıkmış. Kaz bir kaç yumurta bırakmış. Sarıkız, yumurtalardan çıkan kazlara çobanlık etmeye başlamış. Günün birinde Sarıkız fırtınaya yakalanan iki yolcuyu kurtarmış. Yolcular herkese kaz çobanı kızdan söz etmiş. Haber yaşlı ana babasının da kulağına gitmiş. Yaşlı çift dağa vardıklarında kızlarını nur içinde görmüşler. Susayan ana babasına avucuyla su içirmiş. Suyu nereden bulduğunu sorunca “elimi uzatıp denizden aldım” demiş. Baba kızının ermiş olduğunu anlamış ve pişmanlıktan oracıkta ölmüş. Sarıkız babasına yüksek bir yerde mezar yapar. Kendisi de Zeus Altarı’nın olduğu düzlüğe yerleşir. Çaresiz insanlara yol gösterir, umut verir.

Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Müzesi

Türkiye’nin ilk özel köy etnoğrafya müzesi. Uluslararası bir üne sahip. Kurucusu Alibey Kudar. Türkmen yaşamının her detayı sergileniyor. Kudar ailesi merak ettiğiniz her şeyi büyük bir keyifle anlatıyor. Yöre hakkında kitap ve haritaları da buradan temin edebilirsiniz.

 

ssos’un batı tarafında ise kalabalıkların akınına uğramamış, ulaşımı nispeten güç, bakir kıyılar hala var. Özetle dağ, orman, deniz ve tarihin en güzel bir arada olduğu bölge. Madencilerden önce siz keşfedin.

 

Kuzey Ege’de yazlıkçı sitelerinden arta kalan el değmemiş tek yer Kazdağları ve kıyısı Assos sahili. Edremit Körfezi’ne kuzeyden bakan tepelerde ormanlar içindeki yarım düzine güzel köy, son on yılda hayli popüler oldu. Dağın hemen dibindeki Küçükkuyu’dan Assos’a kadar giden sahil ise mücavir alan olması nedeniyle ancak kısmi yapılaşmaya izin veriyor. Dolayısıyla sadece küçük çaplı otel ve plaj tesisleri mevcut. Assos Limanı, tarihi yapısına rağmen fazla turistik. Restoranlar kalitesiz ve gereksiz pahalı. Ancak yukarı Behramkale köyü güzelliğini ve gizemini koruyor.

Tanrıçaların Güzellikte Yarıştığı, Sarıkız’ın diyarı: Kazdağı

Kuzey Ege’de yazlıkçı sitelerinden arta kalan el değmemiş tek yer Kazdağları ve kıyısı Assos sahili. Edremit Körfezi’ne kuzeyden bakan tepelerde ormanlar içindeki yarım düzine güzel köy, son on yılda hayli popüler oldu. Dağın hemen dibindeki Küçükkuyu’dan Assos’a kadar giden sahil ise mücavir alan olması nedeniyle ancak kısmi yapılaşmaya izin veriyor. Dolayısıyla sadece küçük çaplı otel ve plaj tesisleri mevcut. Assos Limanı, tarihi yapısına rağmen fazla turistik. Restoranlar kalitesiz ve gereksiz pahalı. Ancak yukarı Behramkale köyü güzelliğini ve gizemini koruyor. Assos’un batı tarafında ise kalabalıkların akınına uğramamış, ulaşımı nispeten güç, bakir kıyılar hala var. Özetle dağ, orman, deniz ve tarihin en güzel bir arada olduğu bölge. Madencilerden önce siz keşfedin.

ASSOS-GEYİKLİ:Masalsı Kıyılar

Biga Yarımadası'nın güneybatı sahilleri en çok Assos'la anılsa da, gerçekte Türkiye'nin en özgün ve masalsı kıyılarından. Kuzey Ege'nin bu sakin kıyılarının en önemli özelliği, görece sert iklimi nedeniyle insan baskısından uzak olması. Ancak her daim esen rüzgârları, benim gibi sıcakla arası çok iyi olmayanlar için de bir hediye. Assos'tan sonra denizden  uzaklaşan ancak sahile paralel ilerleyen yol, geleneksel taş mimarinin  yaşadığı köylerle dolu. 

  Berhamkale'den batıya doğru sırasıyla Korubaşı, Kuruoba, Balabanlı ve  Koyunevi gibi yerleşmeler küçük turlara uygun. Bu dörtlünün hemen hemen orta  noktasındaki Bektaş köyünde ise son yıllara kadar kullanılan taş bir değirmen  var. Bu köyde aynı zamanda Midilli Adası manzarası, tasarımı ve hizmet  kalitesiyle Assos'a rakip olabilecek bir iki butik otel de bulunuyor. Köye  yaklaşık 400 metre  mesafedeki Sütlüce Koyu'ndan ayrıca bahsetmek lazım. 
 Assos'tan sonra denize girmeye en uygun yer olan bu koyda 

yollar, geleneksel taş mimarinin  yaşadığı köylerle dolu. 

  Berhamkale'den batıya doğru sırasıyla Korubaşı, Kuruoba, Balabanlı ve  Koyunevi gibi yerleşmeler küçük turlara uygun. Bu dörtlünün hemen hemen orta  noktasındaki Bektaş köyünde ise son yıllara kadar kullanılan taş bir değirmen  var. Bu köyde aynı zamanda Midilli Adası manzarası, tasarımı ve hizmet  kalitesiyle Assos'a rakip olabilecek bir iki butik otel de bulunuyor. Köye  yaklaşık 400 metre  mesafedeki Sütlüce Koyu'ndan ayrıca bahsetmek lazım. 
  Assos'tan sonra denize girmeye en uygun yer olan bu koyda, sezonda açık bir  iki pansiyon ve küçük restoran bulunuyor.

Koyun sonunda bir  balıkçı barınağı ve devamında ise ünlü Sivrice Feneri var. Fenerin  yakınındaki motel son iki yıldır hizmet vermiyor. Olağanüstü bir konuma sahip  bu motel, aynı zamanda sabah akşam, bıkana kadar uygun fiyata taze balık yeme  imkânı sağlayan bir mabetti. Böyle bir mekân uzun süre kapalı olamayacağı  için kısa süre sonra tekrar açılacağını umuyorum. 
  Yaklaşık beş altı kilometre batıdatı Sokakağzı mevkii, görülmesi gereken ve  konaklama imkânı sağlanan bir başka yer. Tıpkı Sütlüce Koyu'nda olduğu gibi  aşırı sakin bir belde. 

  Taş, bu yarımadayı şekillendiren en önemli unsur. Antikçağda ünlenen Troas  taşocaklarında üretilen sütunlar, Anadolu'nun yanı sıra Roma  İmparatorluğu'nun pek çok merkezindeki metropollerin yükselmesine katkıda  bulundu. Güzergâhımızda bulunan antik kentlerden –guneyden kuzeye-  Khryse (Gülpınar), Larisa, Kolona ve Aleksanderia Troas'ta, bir zamanlar ünü  dünyaya yayılan bu ocaklardan çıkan taşları görmek mümkün. Ancak yine yöreye  has bir özellikle bu taşlar, çok sıradan mekânlarda da karşınıza çıkabilir.  Örneğin Koruoba'daki köy kahvesinin bahçesinde Roma devrine tarihlenen  kaideler masa olarak kullanılıyor. Antik mimari elemanlar devşirme malzeme  olarak evlerde kullanıldığı gibi, köy mezarlıkları gibi kamusal alanların  kapıları da Roma sütunlarından yapılabiliyor. 

  Tuzla mevkiinde anayoldan batıya, deniz yönüne sapıldığında, buğday tarlaları  arasında birdenbire yükselen bir köprüyle karşılaşıyoruz. Bu köprü, Khryse  kentini Aleksandreia Troas'a bağlayan antik döşeme yolun bir parçası.  Olasılıkla, alüvyon biriktirmesi nedeniyle toprakaltında kalmış ve yüksek  bölümü de uçsuz bucaksız tarlalar arasında bir mucize gibi karşımıza çıkıyor.  

  Ağırlığı onlarca tona ulaşan granit sütunlar, bugün Dalyan ismiyle anılan  mevkide bulunan antik limanda gemilere yükleniyor ve Akdeniz'in farklı  merkezlerine gönderiliyormuş. Aleksandreia Troas'ın, tabanı kırmızı  tuğlalarla döşeli yapay limanı, Dalyan kıyısında hâlâ görülebilir. Kıyıda  ayrıca, gemilere yüklenmek üzere limana getirilen ve bir nedenle burada kalan  granit sütunlar da bulunuyor. Ancak yarımadanın belki de en heyecan verici  noktası, Geyikli'ye bağlı Kocali köyü çevresindeki, işler durumdayken terk  edilen taşocakları. Birisinde yedi, diğerinde ise dev boyutlu beş granit  sütununun, çıkarıldıkları anakayanın üzerinde yatar durumda bulunduğu bu  ocaklar yüzyıllar boyunca araştırmacıların gözünden kaçmıştı.

Coğrafya

Kazdağları, Anadolu yarım adasının kuzeybatısında yer alan, Biga yarım adasının en yüksek dağıdır. Eğe Bölgesi ile Marmara bölgesini birbirinden ayırır, Kazdağları Çanakkale ve Balıkesir sınırları içerisinde kalmaktadır. Edremit körfezinin kuzeyini takiben, kuzey doğu-güney batı yönünde  60 – 70  km. uzunluğunda olan Kazdağları, batıda Dede dağı, ortada Kazdağı, doğuda Eybek dağı, kuzeydoğuda Gürgen, Kocakatran, Küçükkatran ve Susuz (Sakar dağı) dağlarından oluşur.

 60 – 70 km.lik Kazdağları zincirinin ortasında yer alan Kazdağı’nın, güneyi Edremit Körfezi, doğusu Zeytinli çayı, kuzeyi Kara Menderes Çayı, batısı Altınoluk yerleşiminin batısı (Damla Tepe) ile çevrili olan            21 452  hektarlık  alanı, 17.04.1993 tarih ve 21555 sayılı resmi gazetede yayınlanan 93/4243 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Kazdağı Milli Parkı olarak ilan edil. Kazdağı milli parkı Balıkesir iline bağlı Edremit ilçesi sınırları içerisindedir.

Kazdağlar'ının Coğrafi Özellikleri

           Yer küre yaklaşık 4,5 milyar yaşındadır. Kazdağlarının bulunduğu yer, yaklaşık 200 – 300 Milyon yıl önce sığ bir deniz iken killi kumtaşları, kireçtaşları burada çökelmiş, bunlara mağma’nın yeryüzüne çıkamadan soğuması ile oluşan granit ve benzeri mağmatiklerle, yeryüzüne ulaşan volkanların getirdiği lavlarda eklenmiş. Dünyayı etkileyen geniş jeolojik olaylar neticesinde bu karışım 10-20 km ‘ye ulaşan derinliklere gömülmüş. Üzerindeki ağır yük ve yerkabuğunun içindeki yüksek ısı nedeniyle başkalaşıma uğramış. İlk özelliklerini yitirmelerine rağmen daha dayanıklı ve daha güzel görünümlü mermerleri,gnaysları ve amfibolit-şistleri oluşturmuşlar. Yine dünyayı etkileyen geniş jeolojik olaylar neticesinde üstündeki örtünün kalkmasıyla yeryüzüne ulaşmış. Yaklaşık 5 milyon yıl önce bu yapının bir kısmı çökerek sular altında kalmış ve Edremit körfezini, bir kısmı da yükselerek kazdağları’nı   meydana getirmiştir.

            Kazdağları bölgesinin hızla yükselmeye başlaması neticesinde, yamaçlarda dereler oluşmaya başlamıştır. Park sınırları içerisinde sayılamayacak kadar çok küçük dere, 30 yakın akarsu tespit edilmiştir. Bunların en önemlileri Zeytinli çayı, Kızılkeçili çayı, Güre çayı, Kuru dere, Manastır çayı, Ihlamur dere, İskele deresi ve Şahin deresidir.

Kaz Dağı ya da Kaz Dağları olarak iki biçimde adlandırılan dağ büyük ölçüde Biga Yarımadası'nda uzanmaktadır. Kaz Dağları, batıda Dede Dağı, ortada esas Kaz Dağı ve üç tepesi (kuzeyde Babadağ, ortada Karataş tepe, güneyde Sarıkız tepesi) doğuda Eybek Dağı, kuzey doğuda Gürgen Dağı ve Kocakatran Dağı’ndan oluşur.

Üç tepesi olan esas Kaz Dağı'nın en yüksek tepesi 1774 metre olan Karataş tepesidir ve Balıkesir'in Edremit ilçesi Güre beldesinin kuzey-kuzey batı istikametine düşmektedir. Çanakkale'nin Bayramiç ilçesi Ayazma mesire yeri ise Kaz Dağı zirvesinin kuzey batısına düşmektedir ve mesire yerine ulaşmak için Bayramiç'ten yaklaşık 17 km'lik Evciler Beldesi yolunu takip edip Evciler'den sonra 6 km'lik yol aşılarak ulaşılabilir.

Bölgedeki en önemli merkez Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu ve Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı Altınoluk beldeleridir.

 

Kazdağları'nın Bitki Örtüsü

           Kazdağlarının Ege ve marmara bölgelerinin sınırlarını oluşturması nedeniyle iki farklı iklim etkisinde kalması, Avrupa – Sibirya, Akdeniz ve İran - Turan bitki bölgelerinin kesiştiği noktada bulunması nedeniyle bu bölgeleri temsil eden bitki türlerinin burada bulunması, Güney yamaçlarının deniz seviyesinden birden 1700 metrelere yükselmesi, bu alanların dereler ve çaylar tarafından derin vadiler şeklinde yarılması  biyo çeşitliliği artırmaktadır.

            Kazdağı milli parkında bilim adamlarınca bugüne kadar 101 familyaya ait 800 cıvarında bitki taksonu tespit edilmiştir. Bu türlerin 77 adedi yalnızca Türkiyede bulunmaktadır. Bunların 29 tanesi de Dünyada sadece kazdağı milli parkında bulunan endemiklerdir

        Kazdağlarının güney yamaçlarında denizden itibaren 200 metrelere kadar zeytin ağaçları, yaklaşık 800 metrelere kadar kızıl çamlar (Pinus brutia Ten), yaklaşık 1500 metrelere kadar karaçam (Pinus nigra ssp. Pallasiana), Kazdağının endemiklerinden olan Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana ssp. Equi-trojani) hemen daima dağın kuzey yamaçlarında 1000 – 1400 metrelere kadar kayın ve karaçamlarla aynı yetişme ortamını paylaşmaktadır. Geniş yapraklı ağaçlardan Kayın (Fagus Orientalis) yaklaşık 600 – 1400 metreler arasında, Kestane (Castanea sativa Miller) yaklaşık 600 – 900 metreler arasında, Gürgen (Carpinus betulus) yaklaşık 350 -700 metreler arasında, Meşe (Quercus) yaklaşık   300 – 1000 metre arasında yayılım göstermektedirler. 1550 metreden sonra yastık formunda bitkiler görülmektedir.

Kaz Dağı çevresi büyük ölçüde ormanlar ile kaplıdır ve yakınında yerleşim oldukça seyrektir. Üst yokuşlardaki ormanlar başlıca Kazdağı göknarı (Abies nordmanniana subsp. equi-trojani) Türkiye'de yalnızca Kazdağı'nda yetişen endemik bir göknar alt türüden oluşur.Dağın kuzey yamacında alt kesimlerde meşe ve bazı maki elemanları görülür.daha yükseklere çıkıldıkça meşe-kestane-gürgen meşe-karaçam görülür.Kayın da kazdağı bitki örtüsünün önemli bir kısmını oluşturur.Yaklaşık 600-700 m yükseklikten sonra kazdağı göknarı ile birlikte güzel görüntüler oluşturmaktadır.

10 Eylül 2012 tarihinde, saat 13:30 civarında çıkan ve 11 Eylül akşamı kontrol altına alınabilen, Kaz Dağları eteklerindeki 5 milyon metrekarelik alanı etkileyen bir orman yangınında çıkmıştır. Yangında ağırlıklı olarak kızılçam ve karaçam ile az miktarda zeytin ağacı ve tarım arazisi yanmıştır.

Kazdağları'nın Endemik Bitkileri

 Kazdağları'nda 32 tane endemik (Dünyada sadece Kazdağında bulunan) bitki türü olduğu literatürde bahsedilmektedir.Bunun 29 tanesinin Kazdağları milli parkında bulunduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Biz fotoğraflayabildiklerimizi sitemize aldık.

Achillea fraasii sbp.troiana (Kazdağı civanperçemi, ayvadana)            

Abies Equi Trojana      Achillea fraasii S.troiana    Allium kurtzianum       Armeria Trojana BokhariKazdağı göknarı Civan perçemi, Ayvadana Yabani Sarımsak  Asperula sintenisii Achers ex Bornm     Astragalus idea Sirj (Geven)               

*Asperula sintenisii Achers ex Bornm     Astragalus İdea Sirj  Centaurea Odyssei Wagenits   Cirsium Steriolepis Petrax Geven   Peygamber Çiçeği, Digitalis Trojana (yüksük otu)                           

*Digitalis Trojana    Ferulago İdaea Ö.A.    Galium Trojanum         Hieracium Marmoricola

Yüksük Otu    Kurt Kulağı    Yoğurt Otu     Şahin Otu, Hypericum kazdaghensis Gemici et Leblebici (Kantaron) Hieracium Scamandris Hypericum Kazdaghensis    Jasione İdea Stj           Matthiola trojana T.Dirmenci,Şahin Otu      Kantaron        Kum Çamı      F.Satıl, G.Tümenthymus pulvinatus celak (kekik)         Sideritis Trojana Ehrent        Silene Bolanthoides      Thymus Pulvinatus Celak          Sarıkız Çayı   Nakil, Gıcıgıcı Kekik              

                       

Akarsular

Batıdan Tuzla Çayı ve Kara (Skamandros) Menderes Çayı, kuzeyden Gönen Çayları doğar. Yarımadadaki önemli akarsulardan Karamenderes ve Biga Çayı ile çevredeki köy ve diğer yerleşim yerlerine içme suyu sağlayan küçük ölçekli kaynaklar bu dağdan doğmaktadır.

 

Balıkesir, Edremit'te yer alan doğa temalı milli parkdır. Marmara ve Ege bölgeleri arasında sınır oluşturan Kazdağı'ndan ismini alır. Bulunduğu geçiş iklimi ve yakın bölgedeki tek yüksek dağ olan ve ayrıca Biga yarımadasında doğu-batı doğrultusunda uzanan dağ arazilerini kapsar.


Kazdağında   Yaşayanlar

        Kazdağı eteklerinde, tarih boyunca pek çok   yerleşimlerin kurulduğu, antik kaynaklardan ve günümüze kadar gelen tarihi   kalıntılardan anlaşılmaktadır.

          Antik kaynaklara dayanılarak, yörenin ilk sakinlerinin Karlar, Troyalılar,   Lelegler, Luviler ve Ledler olduğunu görüyoruz. Bölgenin sakinlerinden olan   Mysialılar, Herodotos'a göre Karlar ve ledlerle aynı soydandır. Bu insanlar   belirli zamanlarda Troya'ya bağlı şehir devletleri kurarak yaşamışlardır.

          Hititler M. Ö. 1660  yıllarında sınırlarını Batı Anadoluya kadar   genişlettiler. M. Ö. 1440 yılında gücünü kaybetmeye başlayınca, Batı Anadolu   da birçok küçük devletler kurulur. Bu devletler hem birbirleri ile hem de   Hititlilerle savaşırlar. Bazen de birbirleri ile veya Hititlililerle birlik   kurarlar. Bu durum Troya'nın yıkılmasından sonra Deniz kavimlerinin Anadoluyu   istilasına ve Hititlerin yıkılmasına kadar sürer.

          Arnold Schwarzenegger’in de filmlerinde canlandırdığı ünlü çizgi roman   kahramanı Barbar Conan’ın kavmi Kimmerler, Volga Irmağı’ndan   Karadeniz’in Kuzeyi’ne doğru uzanan geniş alanda göçebe   yaşayan    savaşçı bir halktı. Kimmer ülkesi, M. Ö. 8'inci   Yüzyıl'da İskitler'in eline geçince, Kimmerler, Anadolu’ya girerler.   Frigyalılara saldırıp başkenti Gordion’u yağmalarlar. Kimmerler daha sonra   batı’ya yönelerek, Kazdağı'nın eteğindeki Antandros kentini işgal edip   göçebelikten, yerleşik düzene geçerek burada yüz yıl kadar yaşarlar.

           M.Ö. 570’li yıllarda Lydya Kralı Alyattes’in oğlu Kroisos, Kimmerlerin   egemenliğine son verir. Kral Kroisos'un kardeşi, Adramis, Edremit   körfezindeki Adramition şehrini kurarak kendi adını verir.

          Pers kralı II. Kyros, M. Ö.  546  da Lydya Kralı Kroisos'u yenerek   bütün Anadolu'ya hakim olur. Pers Kralı Kserkses M. Ö. 480 yılında çıktığı   Atina seferinde, ordularını Kazdağları'nın 1300 metre yüksekliğindeki bugün   Kapı dağı tepesi olarak bilinen yerde, olduğu söylenen, antik yoldan   geçirdiği söylenmektedir.

          Makedonya kralı İskender, M. Ö. 334 yılında Granikos ( Biga Çayı ) çayı   kenarında Pers Kralı III. Darius'u mağlup edince Mysia bölgesi İskender'in   hakimiyetine girer. İskender'in ölümünden sonra kumandanları arasında el   değiştirir. Daha sonra Bergama krallığının egemenliğine giren Mysia, Kral   III. Attalos'un vasiyeti ile Romalıların eline geçer. M. Ö. 133 Romalılar   Mysiayı da içine alan Asya eyaletini kurarlar.

          Mysia, Pontus Kralı Mithridates ile Romalılar arasında olan birçok savaşa   sahne olur. Roma imparatorluğu ikiye ayrılınca M. S. 395 bölge Doğu Roma'nın   ( Bizans'ın ) hissesine düşer.

          M.S. 672-678 ve 717 yıllarında İslam orduları tarafından İstanbul iki kere   kuşatıldığında,Mysia bölgesine de gelirler. Kazdağları eteklerinde bulunan   Antandros sakinleri, bulundukları şehri terk ederek Şahindere Kanyonun da   bulunan Şahin Kaleye taşınırlar. Bu gün tepenin eteğinde ve üzerinde kale   kalıntıları, yerleşim yerlerinin temelleri görülmektedir.

          Selçuklular, ( 1015 yılında ) Çağrı bey komutasında Anadolu'ya akınlara   başladılar. 1071 Malazgirt meydan savaşından sonra Selçuklu Türkleri Anadolu'ya   hakim olmaya başladı. Büyük Selçuklu Sultanı Melik şah, Kutalmış oğlu   Süleyman Şaha Anadolu beyliğini verdi (1077). İzmir beyi, Çaka bey 1092   yılında Mysia bölgesini işgal etti. 1099 yılında Haçlı seferinin başlamasıyla   Türklerin Anadolu'da ilerlemeleri durdu. Hatta girdikleri topraklardan çıkmak   zorunda kaldılar. 1204 yılında İstanbul'u eline geçiren haçlılar bir süre   sonra yöreye hakim oldular. Ancak Türk akınları devam etti.

          13. yüz yılda bölge Türklerin eline geçti. Doğudan bir çok Türkmen aşiretleri   gelerek bölgeye yerleştiler ve burayı Türkleştirdiler. 13. yüz yılın   sonlarında Karesi Beyliği kuruldu. Yarım asır hüküm sürdükten sonra   Osmanlıların hakimiyetine girdi.

          Kazdağı'nın eteklerinde yaşayan Türkmenlerin, İstanbul'un veya Midilli'nin   fethi sırasında gemilerde kullanılmak üzere kereste üretmeleri için Fatih   Sultan Mehmet tarafından Toroslar'dan getirildiği söylenmektedir.

 

Hasan Boğuldu Efsanesi

Edremit   pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurdu.   Etraftaki köylüler ürünlerini pazara getirip satar, ihtiyaçlarını alarak   köylerine dönerlerdi. Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’ın babası   ölmüş, anasının ve kendisinin karnını doyurabilmek için baba mesleği   bahçıvanlığı devam ettirmekte idi. Yetiştirdiği sebze ve meyveleri, Edremit   pazarına götürüp satıyor, ihtiyaçlarını alıp köyüne dönüyordu. O gün pazarın   kalabalığı içerisinde bir kız görmüştü, çok güzel, alımlı bir kızdı,  uzun süre gözleri ile onu takip etti.   Giysilerinden obalı olduğu anlaşılıyordu, sırtında heybesi bir şeyler satmaya   uğraşıyordu. Kızı gözden kaybetmişti fakat hayali gözünün önünde duruyordu,   evlenme çağı da gelmişti. Güzel düşlere dalıp gitmişti. Birden, kendisine   seslenildiğini fark etti, kafasını kaldırdığında güzel kızı karşısında   görmüştü. Eli ayağı birbirine dolaşmıştı, şaşkınlıktan ne yapacağını   şaşırmıştı. Bu halini gören kız gülmeye başlamış, daha da güzelleşmişti.   Hasan kendisinden istenilenlerin en iyilerini seçip verdi. Kıza kim olduğunu   sordu. Adının Emine olduğunu ve Zeytinlinin üstündeki obalarda oturduklarını   öğrendi. O da Hasanı fark etmişti. Her Çarşamba Emine peynirin ,sütün   ,yoğurdun,balın en iyisini, Hasana getiriyor, Hasanda sebzenin en iyisini ona   veriyordu. Pazardan, Zeytinliye kadar beraber dönüyorlar, Zeytinliden sonra   Emine obaya varabilmek için üç sat daha yürüyordu.

 

Emine ile   Hasan birbirlerini sevmişler ve evlenmeye karar vermişlerdi. Hasanın annesi   evine bir can yoldaşı geleceği için sevinmişti. Fakat Emine’nin ailesi, obada   hiçmi kendine uygun delikanlı bulamadığını, ovalının obada yaşayamayacağını   söyleyerek karşı çıkmışlardı. Emine ısrar edince, Hasanın kırk okka ( altmış   kilo ) tuzu sırtında obaya çıkarabilirse yiğitliğini göstereceğini ve   herkesin onu damat olarak kabul edeceğini söylemişlerdi.

 

Emine, Hasana   durumu anlatır. Başka yapacak bir şey olmadığını anlayan Hasan, sevdiğine   kavuşmak için tuz çuvalını sırtına alır ve yola düşerler. Bahçıvanlık yaptığı   için Hasan bu tür bir yüke alışkın değildi. Beyobaya vardıklarında yorulmaya   başlamıştı. Şimdiki Sütüven şelalesine vardıklarında, yol dere içerisinden   gidiyordu, taşların üzerinden atlayarak geçiyordu, yorulmuştu, tuz sırtını   yakmaya başlamıştı, daha geldikleri kadar yol vardı. Gök büvete vardıklarında   gücü tükenen Hasan, yere düşer. Emine, Hasanı yüreklendirmeye çalışarak   gelecek iyi günleri anlatır, fakat Hasan kalkamaz. Emine’ye buralardan   kaçmayı, başka yerlerde yaşamayı teklif eder. Emine obasına söz vermiştir.   Kendisinin bile rahatlıkla taşıdığı çuvalı taşıyamayan kişiyi obaya nasıl   götürebilirdi. Hasanın yalvarmalarına aldırmaz, çuvalı omzuna alarak obanın   yolunu tutar. Hasan “ senin obana varamıyorum, kendi köyüme de varamam, beni   bırakma” diye yalvarır. Emine, Hasanın sesi kulaklarında çınlayarak yoluna   devam eder. Obaya vardığında pişman olur. Geri dönmek ister. Fakat fırtına   çıkar, şiddetli yağmur yağmaya başlar. Ailesi bu havada onu ormana bırakmaz,   sabah olunca gitmesini söylerler.

 

Emine sabahı   zor eder, ilk ışıklarla, Gökbüvet’e koşar fakat Hasan yoktu. Zeytinliye   annesine, Edremit’e koşar, Hasanı kimseler görmemişti. Hasanın sesi   kulaklarında çınlayan Emine, mecnun gibi, dere boyunca onu arar durur.   Obasına da dönmez.Günler sonra Gökbüvet’te, Hasan’ın gömleğini ve ona verdiği   çevreyi bulur. Sana kavuşmaya geliyorum Hasan’ım diyerek kendini Gökbüvetin   başındaki çınara asar. O günden sonra Gökbüvetin adı Hasanboğuldu, Gökbüvete   bakan çınara da Emine Çınarı denmektedir.

Kazdağları'nın Hayvanları


 Kazdağı   Milli Parkının güney yamaçlarının dereler ve çaylar tarafından derin vadiler   şeklinde yarılması, zengin bitki topluluklarının varlığı hayvan çeşitliliğini   sağlamıştır. Biz bu hayvanlardan Karaca'yı (Copreolus capreolus), Yaban   Domuzu'nu (Sus scrofa), Ayı'yı (Ursus arctos), tavşan'ı, şincab'ı ve bir çok   kuşları gördük fakat teknik imkansızlıklar nedeniyle fotoğraflayamadık.   Ayı'yı ve Karaca'yı uzaktan fotoğraflayabildik. Literatür taraması sonucu,   Milli Parkta yaşayan, yaşama ihtimali olan türleri tespit ettik, internet'de   fotoğraflarını bulabildiklerimizi sitemize aldık.

5.GÜN:
AYVALIK VE CUNDA

  Taksiyarhis Kilisesi; Ayvalık merkezde yer almakta, kilise duvarındaki kitabede 1844 yılında yapıldığı anlaşılıyor. Kapı sütunları ve merdiven basamaklarında sarımsak taşı kullanılmış. Uzun yıllar tekel deposu olarak harap edilmiş daha sonradan koruma altına alınmış, İnsani ve doğal olarak tahribata uğrasa da bölgede en iyi korunan kilise burası bence.
Kapı sütunları ve merdiven basamaklarında sarımsak taşı kullanılmış.
      
 Cunda (Alibey) Adası:
Eşsiz bir doğal güzelliğe sahip olan ada hakkında ilk bilgi veren Yunanlı tarihçi Heredot, İ.Ö. 459/454 yıllarında yöreden Ekatonisos olarak bahsetmiştir. Adalarda Aıol kenti vardır demekle yetinmiştir. Kentin ve bulunduğu adanın isminden bahsetmemiştir.
Bölgeye gelen yazarlardan tarihçi ve coğrafyacı Stravon (M.S. 21-63/64), Plinius (M.S. 79), Klaodius Ailianos ve Ptolomomaios da eserlerinde adadan bahsetmişlerdir. Ama isim vermemişlerdir. Çünkü yöreyi tam olarak bilmiyorlardı. Yörede iki batık kent bulunmaktadır.
    İ.Ö. 1500 yıllarında Yunanistan’dan gelenler Anadolu’nun batı sahillerinde ve adalarında 12 şehir kurmuşlar. Bu kavmin ismi Aiol deniyordu. Bunlar Çanakkale’den Gedize kadar Midilli dahil 12 kent kurmuşlardır. Bu 12 kentten biride Yunt adasının doğusundaki sahilde kurulmuştu. Piri Reis’in 1513 yılında yazdığı “Kitab-ı Bahriye” sinde yöre adalarından Yunt Adaları olarak bahsetmektedir. Piri Reis adaların üzerinde başıboş gezen eşek, at ve kısraklardan esinlenerek bölgedeki adalara Yunt Adaları ismini vermiş olduğu tahmin edilmektedir.
Adaya, Moshonisia da denmektedir. Moshos sözcüğü içinde iki düşünce ileriye sürülmektedir. Birinci görüşe göre yöredeki kokulu bitkilerden yayılan güzel kokulardan ileri gelmektedir. İkinci görüşe göre ise 1530’lu yıllarda büyük adanın batısındaki küçük bir adada Moshas adında kötü ün salmış bir korsan, ailesi ve ortağı ile beraber yaşıyordu.   
   Korsan, Osmanlı Donanması yöreye gelince adayı terk etmek zorunda kaldı. O tarihten sonra korsanın yaşadığı adaya Moshonisos, bölgedeki adalar grubuna da Moshonisia denmeye başladı. Bu isim zamanla bütün adalara hâkim oldu.
   İtalyanca bir sözcük olan “Cunda” sözcüğünün anlamı, Meydan Larousse’da bir denizcilik terimi olarak “yelken açmak” yâ da “işaret sancaklarını çekmek için konulmuş yatay çubukların her iki ucu” anlamına geldiği yazılmaktadır.     Ada olmakla birlikte 1817 yılında denizin doldurulmasıyla karaya bağlantısı sağlanmış. Bir çoklarının sandığı gibi adaya gitmek için feribot gerekmiyor .Dar taş sokakları ve eski taş evleri adaya hayran olmanıza yeter de artar bile.. Adada mübadele öncesinde yaşayan Rum Ortodoks cemaatinden kalma bir çok kilise ve manastır da mevcut, koruma altına alınmış ve bir çoğunda restorasyon devam ediyor. Akşamları ise kıyıdaki balıkçı lokantalarıyla, kafeleriyle oldukça şenlikli oluyor. Gidince mutlaka lokma yemenizi tavsiye ederim. Bir de sakızlı dondurma. Balık yiyecekseniz oraya özgü Papalina balığını denemeniz lazım. Hamsiye benzeyen çerez niyetine yenilen bir balık. Bir de dibek kahvesi meşhurdur.
Alibey Adası’na gitmek için önce Lale Adası’ndan geçersiniz.Ayvalık ile Lale Adası arasındaki yola “ Gönül Yolu” deniliyor. Gönül Yolu’ndan sonra Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü’nden geçerek Alibey Adası’na ulaşıyoruz. Alibey Adası, Ayvalık merkezine 8 km. uzaklıkta. Adanın merkezine gitmek için isterseniz köprüyü geçtikten sonra soldaki yeni yolu ya da biraz ilerdeki yine solunuzda kalan eski yolu kullanabilirsiniz. Ya da bizim gibi eski yola dönmeyip sağ taraftaki yoldan giderek adanın kuzey bölgesini keşfedebilirsiniz. Bundan sonraki yolumuz oldukça bozuk, yer yer denize sıfır ama gizemli bir yol. İki tane terk edilmiş Rum köyü var burada. Yemek yiyebileceğiniz tek yer ilk köydeki Bıyıklı’nın Yeri.
İlk köyden sonra geldiğimiz ikinci Rum köyü için terk edilmiş demek çok zor. Patriçia Koyu’nda bulunan Ayışığı Manastırı’na ulaşıyoruz. Ama manastıra ulaşmak o kadar kolay değil. Bu köyde arabanızı bırakmanız ve yaklaşık yarım saatlik, zeytin ağaçları arasında ve cırcır böcekleri, çekirgeler eşliğinde bir yürüyüş yapmanız gerekiyor. Unutulmaması gereken tek şey; Ayışığı manastırı için ilerlerken yol ikiye ayrılmaktadır ve doğru tercih sol taraftan gitmektir! Manastıra gidince tüm yorgunluğunuzu unutacaksınız
   M.S. 1770 yılına kadar tarihi belgelerde Yunda(Cunda) hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. 1770 yılında Osmanlı Donanmasının Çeşme’de Rus donanması ile yaptığı savaşta sağ kurtulan Hasan Paşa ve hafif yaralı üç arkadaşı ile Foça Dikili yolu ile Ayvalık’ın güney kısmına gelirler. Tesadüf olarak Papaz İkonomus’un çiftliğine düşer. Konuklarını çok iyi ağırlayan Papaz ile Hasan Paşanın dostlukları Ayvalıklılara özerklik belgesi verilmesini sağlamıştır
Bu ferman ile iç işlerinde bağımsız bir yapıya kavuşan Rumlar Eylül 1821 yılında çıkan Ayvalık isyanı Adayı da etkilemiş isyandan sonra Rumların bir kısmı kaçmış kalanı da sürgün edilmiştir. Ayaklanma esnasında adadaki binaların büyük bir kısmı tahribata uğramıştır. İsyandan sonra ekonomik kaynaklar Sultan II Mahmut’un emriyle ya Müslüman ailelere satılmış veya emaneten verilmiştir. 1824 yılında kenti terk etmek zorunda bırakılan halkın geri dönmelerine izin verilir.
    1832 yılında  bir fermanla geri dönmelerine izin verilen Rum halka malları iade edilir ve mülkiyet hakkı tanınır. 1840 yılında kaza yapılarak Karasi (Balıkesir) sancağına bağlanarak özerklik tamamen ortadan kaldırılır.1862 yılında Yunda belediye olur. Osmanlı  ile Rum halk anlaşarak belediyeyi kurarlar. Ada belediyesi için kazdırılan ilk mührün etrafında Yunanca olarak “Moshonisia Belediyesi 1862” yazmaktadır.
Mührün ortasında ise Osmanlıca olarak “Daire-i Belediye Cezire-i Yunda” yazmaktadır. Daha sonraları mührün ortasındaki Osmanlıca yazının yanlış okunması sonucu “Cunda” sözcüğü ortaya çıkmıştır. 1922 yılındaki mübadele ile adadan ayrılan Rumlarla yapılan görüşmelerde hiçbiri adanın adını “Cunda” olarak bilmemektedir. Ada hakkında kitap yazan Rum yazarlarda, Türklerin adaya Yunt Adası dediklerini yazarlar.    
                Ada belediyesi Eylül 1952 yılında yapılan oylama sonucunda iki mahalle olarak (Namık Kemal Mahallesi ve Mithat Pasa Mahallesi)  Ayvalık’a bağlanır. İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildiği dönemde Ayvalık’a özel bir önem vermişlerdir. Cunda ve Ayvalık 29 Mayıs 1919 da Yunan ordusu tarafından işgal edilmiştir. İşgale 172. Alay Komutanı Kaymakam Ali Bey (Atatürk’ün Nutukta belirttiği Afyonkarahisar mebusu Ali Çetinkaya) karşı koymuştur.
    Yunan ordusu Anadolu’ya çıktıktan sonra ilk direnişle Ayvalık’ta karşılaşmış, Kurtuluş Savaşının ilk kurşunu Yarbay Ali Çetinkaya tarafından Ayvalık’ta atılmıştır. 15 Eylül 1922 yılında tekrar Türk topraklarına katılan adaya Cumhuriyet döneminde Ali Bey ismi verilmiştir. 13 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması Yunanistan ile Anadolu arasında ki büyük göçün başlangıcı olmuştur. Tarihin ilk ve tek mübadele uygulaması 1923–1924 yıllarında  tamamlanmıştır. 
Mübadele sonucunda Ayvalık bölgesine Girit, Rumeli ve Midilli Adası’ndan Türkler gelmiştir. Adaya Midilli ve Girit’ten gelen Türkler yerleştirilmiştir. Adanın 1700-1800’lü yıllarda ekonomik, sosyal, kültürel yönden bu günkü durumundan daha çok gelişmiş olduğu bilinmektedir. Fakat bölgede yaşanan depremler gelişmenin ilerlemesine engel teşkil etmiştir. Asıl tahribat ise 5 Ekim 1944 yılındaki depremde yaşamıştır. Depremde adada ölüm olmamasına rağmen pek çok binanın tahrip olmasına neden olmuştur.
Zeytincilik, balıkçılık ve turizm adanın önemli ekonomik faaliyetleridir.1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alanın doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiş olması Adanın mimari yapısının korunmasında etkili olmuştur. Ayvalık merkezine 8 km . olan Ada ile Ayvalık arasında belediye otobüsleri ile ulaşım sağlanmaktadır. Ayvalık merkezden metropol kentlere yaz kış otobüs bulmak mümkündür.
Tarihinden bahsetmişken  isterseniz birazda bir tatilci gözüyle cundaya dönelim.Sizi bilmemem ama biz denize girme hakkımızı Ortunç Koyu’nda kullanalım dedik..Ortunç Koyu, Alibey Adası’nın sonu olup, Midilli Adası manzaralıdır. Orada kamp alanında denize girerek günün yorgunluğunu atarak, oldukça güzel olan geleneksel yaprak sarması ile otlu börekten yiyebilirsiniz.

 

 

Şeytan Sofrası: Burası Ayvalık merkeze 8km, Sarımsaklı'ya da 4km uzaklıkta. Sönmüş bir volkandan kalan lav birikintileriyle oluşmuş tepede Şeytanın ayak izine benzeyen bir şekil de kafes içine alınmış turistlerin ilgisini çekiyor. Biz de diğer herkes gibi gün batımını izlemek amacıyla çıktık buraya. Yüksek bir tepe olduğu için çevredeki adaların çoğunu tepeden görüyorsunuz. Muazzam bir görsel şölen. Hele ki gün batımı muhteşemdir. gün batımından yarım saat falan önce gitmenzi öneriririm. Ayvalık’la özdeşleşmiş bir tepe. Adını bu tepedeki sözüm ona şeytanın ayak izi olan bir çukurdan alıyor. Nitekim tüm Ayvalık’ı tepeden görüp gün batımını izlemek için mükemmel bir yer Şeytan Sofrası. Fotoğraf çekmeyi de seviyorsanız çok güzel kareler yakalayabilirsiniz bu sırada.
Sarımsaklı Plajı:
 Ayvalık'ın Küçükköy beldesinde bulunan ve 7km lik kumsalıyla bilinen yer. Plajın uzunluğu kesintisiz 5 Km, genişliği de yer yer 50-100 metre arasında değişmekte, yan yana şirin mi şirin 22 plajdan oluşuyor ve hepsi halka açık. Bir çok Otel, Motel ve Pansiyon mevcut. Biz 10 gün boyunca burada bir otelde kaldık ve her yere günübirlik gidip geldik. Lokasyon olarak çok iyiydi. Akşamları Ayvalık merkezde hiç hareket olmuyor (Cunda'da yoğunlaşıyor eğlence) ama Sarımsaklı'da 7km'lik sahil boyunca yürüyüş imkanı, sahildeki lokmacılardan, dondurmacılardan atıştırma imkanı, kafeler, dükkanlar falan olması çok iyi.
Sarımsaklı Akdeniz'e göre soğuk olmakla birlikte yüzülebilecek seviyede .Daha da önemlisi tertemiz bir deniz, dibini görüyorsunuz. Yalnız en kötü yanı gidiyorsun gidiyorsun derinleşmiyor, çok dengesiz yükselip alçalmalar olduğunu hatırlatmak isterim.
Sarımsaklı beldesi , 7 km lik kumsalıyla meşhur. Gerçekten de oldukça uzun ve geniş bir kumsalı var. Bu kumsal boyunca da pek çok otel ve pansiyon seçeneği mevcut. , Sarımsaklı plajlarının tek olumsuz tarafı, tuzlu sudan arınmak için duş alabilme imkanınızın olmaması. Tüm günü orada geçirmeyi planlayanlar için sıkıntı yaratabilir.
AYVALIK:
Ayvalık’a ulaştık ve önce 1 saatlik panoramik şehir turu yaptık. Ayvalık’ın merkezinde bulunan ve saatiyle ünlü olduğu için Saatli Cami denilen, Cumhuriyetin ilanından sonra Cami olarak kullanılan Agios Yannis Kilisi ile başlayan şehir turumuza, Perşembe günleri , Ayvalık’ın dar sokaklarında kurulan pazarında dolaşarak devam ettik. Perşembe günleri kurulan bu pazara Girit Halkı çok rağbet gösteriyormuş, gezimiz sırasında bunu fazlasıyla gördük.
Alibey Adası’nın ise Butik Otel konseptinden dolayı fiyatlarının oldukça yüksek olmasından dolayı bu bölgede konaklamayı tercih edeb ilirsiniz..
Ayvalık merkezde, denize sıfır olan Deniz Kestanesi Restaurant’ına gittik.
Neler mi yiyebilirsiniz?
-Hardal,turp ve zahar otlarindan yapilan sicak ottabagi-Sutlu bakla
-Girit salatasi-Enginar salatasi-Yufkaya sarili karides-Begendili ahtapot
Ertesi gün alışveriş(KAZDAĞLARI) tarafına yolunuz düşerse aşşağıdaki listeyi alın derim:
-Fume lor (kaymak gibi ama tütsülü bir tadı var)
-patlıcanlı roka-ahtapotlu pilav-lor koftesi-mini file
-portakal & çilek suyu denemenizi  öneriririm.
Cunda’da balık yiyeceğimiz için burada tamamen mezelere, yöreye has otlara ve tabiî ki vazgeçilmezimiz Karides Güveç ve Kalamar Tava’ya tam puan veriyoruz. Kabak Çiçeği Dolması(mükemmel) , Girit Usulü Yaprak Sarma(İkinci favori), Deniz Börülcesi, Yöresel Otlar, Tereyağlı Karides, Ahtapot Saltası ve diğerleri… Tek kelimeyle leziz mezeler yediğimiz ve kesinlikle bir daha geleceğimiz ve Ayvalık’a yolu düşenlerin mutlaka gitmesi gereken biryer.
Ayvalıkta Tekne Turları: Tur fiyatları 15 ile 20,-TL arasında değişiyor. Karar vermeden önce muhakkak teknelerin içini gezmenizde fayda var. 11.30 gibi limandan ayrılan ilk tekne olarak yola koyulduk. İlk durağımız Ortunç Koyu oldu. Burada verilen 40 dakikalık yüzme molasından sonra Akvaryum Koyu’na doğru yola çıktık. Akvaryum Koyu, bize doyana kadar yediğimiz Sardalya balıkları için yemek mekanı oldu. Gerçekten de baştan anlaştığımız gibi doyana kadar balığımızı yedik. Yemek sonrası verilen 30 dakikalık yüzme molasından sonra diğer bir koya doğru yola koyuldukAkşam 18.30 civarında limana dönüş.
Cennet Tepesi:Ayvalık limandan çıkıp sağa döndükten hemen sonra İzmir yoluna girip, daha sonra tabelaları takip ederek bulabileceğiniz ya da Sarımsaklı’dan Ayvalık’ a gelirken limana gelmeden hemen önce sağdaki İzmir ayrımından gidebileceğiniz yerdir Cennet Tepesi. Her ne kadar Şeytan Sofrası kadar bilinmese de onun da fazlasıyla ziyaretçisi bulunuyor. Manzara nasıl derseniz, tek kelimeyle kusursuz. Tüm Ayvalık, Alibey Adası, Lale Adası, bildiğiniz bütün adacıkların hepsini aynı anda görebileceğiniz, güneşin Alibey Adası’nın arkasından battığı, muhakkak görülmesi gereken bir yer.
•Ayvalık a değer verip, keyif alan zengin ailelerin başında ; Halis Komili, Sabancılar, Rahmi Koç gelmektedir. Hepsi de tarihi binaları restore ettirip yeniden hayata döndürmüşler.
•Sokak isimleri hep çiçeklerden oluşuyor; Begonya, Itır, Kasımpatı...vs gibi. Bu semt de Tımarhane adasını da içine alan bir iç deniz bulunmakta.
•Ayvalık a bir defa geldiyseniz artık işiniz bitti ; asla gitmek istemeyeceksiniz, huzur ve mutluluk kanınıza işleyecek. Her sene koşa koşa buraya gelmek kaçınılmaz, hele ki suyundan da içtiyseniz kurtuluşunuz yok

Ayvalık Blog Yazısı İçin Tıklayınız.

GENEL BİLGİLENDİRME:

Yüzölçümü :- Toplam 1,688 km2 -  Rakım :68 m
Nüfus (2014)  - Toplam:101,813- İl alan kodu: 0232 - İl plaka kodu:35
Bergama( Pergamos) -İzmir iline bağlı bir ilçedir.
Bergama, İzmir’in kuzeyinde, Bakırçay Havzasında yer alır. Doğuda Kınık, batıda Dikili, güneyde Aliağa, kuzeyde ise Balıkesir ve Manisa illeri ile çevrilidir. İl merkezine uzaklığı 103 km’dir. Bergama ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalıdır. Verimli Bakırçay Ovası’nda tütün, pamuk, zeytin ve üzüm yetiştirilmektedir. Kozak yaylasında ekonomik getirisi yüksek olan çam fıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Günümüzde özellikle dağ köylerinde arıcılık giderek gelişmekte ve önemli bir geçim kaynağı haline gelmektedir. Tarıma dayalı sanayi de son yıllarda gelişme göstermektedir. İlçede halıcılık ve kilim dokumacılığı gelişmiştir.  
Etimoloji:
 Bergama Hitit dilinde "Yüksek yerleşim/üs", Hitit-Kaşka sınırındaki Argoma (Suluova)ise aynı dilde "sınır yerleşimi/üssü" anlamına gelmektedir
Pergamon, günümüzde İzmir iline bağlı Bergama ilçesinin merkezinin yerinde kurulu antik kentin adıdır. Pergamon, eski çağlarda Misya bölgesinin önemli merkezlerinden biriydi.Pergamon adı, bir söylence kahramanı olan Pergamos'tan gelir. Pergamos’un, Teuthrania kralını öldürdükten sonra kenti ele geçirdiği ve kendi adını verdiği sanılır. Başka bir söylenceye göre de Teuthrania Kralı Grynos savaşta Pergamos'tan yardım istemiş, zaferden sonra iki kent kurdurarak birine onun onuruna Pergamon, ötekine de Gryneion adını vermiştir.
Yazılı belgelerde Pergamon'dan ilk kez MÖ 4. yüzyılın başlarında söz edilir. Kent daha sonra Pergamon Krallığı'nın başkenti oldu. Bu dönemde saray, tapınak, tiyatro gibi yapılarla yapıldı, kent kule ve surlarla çevrildi. Pergamon, krallığın Roma'ya bağlanmasından sonra da Batı Anadolu'nun sayılı kentlerinden biri olarak kaldı.
Eski kentin kalıntılarını, 1870'lerde Batı Anadolu’da demiryolu döşenmesinde çalışan Alman mühendis Carl Humann buldu. Pergamon'da ilk araştırma ve kazı çalışmalarına da 1878'de başlandı. Kazılar ve onarım çalışmaları günümüzde de sürmektedir.
    Tarih boyunca bir çok kültüre ev sahipliği yapan Anadolu da yaşadığı uygarlığa ait kalıntılar ve yapılarıyla geçmişi yansıtabilirle özelliğine sahip bir çok şehir vardır. Bunlardan bazıları Hitit, Yunan, Roma, Bizans.Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşıyarak günümüze kadar ulaşmışlardır.
         Helenistik ve Roma çağlarına ait zengin kalıntıları daha çok ilgi çektiği için bilimsel araştırmalar ve arkeolojik kazılar genelde "antik dönem" e yoğunlaştırılmıştır. Antik çağda "Pergamon" adı ile anılan şehir Hellenistik dönemin en önemli kültür
ve sanat merkezlerinden biridir. Arkeolojik araştırmalara göre, kelime etimolojisi yapıldığında Pergamon'un asıl kökü "Perg" veya "Berg"dir. Kelime sonuna "amo" takısı getirilmiştir. Buna göre Berg, eski bir Anadolu kent sözü kökenlidir. Şehrin Prens Pergamos adına kurulduğu sanılmaktadır.
TARİHÇESİ:
Bergama’da ilk yerleşimler, MÖ 7. ve 6. yüzyıllara kadar gitmektedir. Bergama, günümüze kadar geçirdiği tarihsel süreç içinde pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, her medeniyetin kendi kültürü doğrultusunda inşa ettiği  tarihi ve kültürel değerleriyle, bugünkü önemine kavuşmuştur.Bergama ve çevresi; Hellenistik, Krallık dönemini, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerini yaşamıştır. Bergama’da bu dönemlerde pek çok yapı inşa edilmiştir.
*Bergama’nın asıl adı Luwi dilinde Paraga(u)ma öğelerinden üretilmiş “Yüksek Yerin Halkı” (nın kenti) anlamında, Pargama’dır.
Pergamon; Mysia’nın Hellenistik çağda büyük önem kazanmış bir  kentinin, (şimdiki Bergama) adının, Helen ağzında büründüğü biçimidir.
Bergama kale anlamına gelmektedir. Şehrin ilk yerleşim alanıAkropol’dür. Akropol, bugün bütün görkemiyle Bergama’ya gelen konuklarını ağırlamaktadır.
Bergama, Lidya ve Pers egemenliğinden sonra MÖ 4. yüzyılda, Makedonya Kralı Büyük İskender’in egemenliğine girmiş, MÖ 283’ten itibaren ise 150 yıl boyunca Batı Anadolu’ya hükmetmeyi başararak, Helenistik dönemin en önemli gelişmiş kültür ve ticaret merkezi olmuştur.
MÖ 133’te Kral 3. Attalos’un vasiyetiyle Roma Devleti’ne devredilen Bergama, MS 395’te Bizans egemenliğine, Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle birlikte de, Türklerin hakimiyetine girmiştir.
    BERGAMA KRALLIĞININ KURULUŞU
Arkeolojik araştırmalara göre, M.Ö. 2000.yılında kurulduğu sanılan şehir çeşitli kavimlerin etkisi altına girdikten sonra M.Ö. 283 yılında kendi krallığını kurmuş, Trakya'danKızılırmak'a  kadar uzanan bir alanda 150 yıl hüküm sürmüştür. Philetairos MÖ. 283-269 yılları arsında hüküm sürmüş ilk Bergama kralıdır. Bu Hellenistik Krallığın kurucusu olan Attaloslar, Bergama'yı bir sanat ve düşünce merkezi haline getirmişlerdir. Şehir tarihi konumu ve idarecilerin başarısı nedeniyle o dönemde bölgenin ticaret merkezi durumuna gelmiştir. Güvenilirliği bütün dünyada ün salmıştır. Büyük iskender'in hazinesi Lycimashos tarafından Bergama kalesinde saklanmıştır. Bu yüzden Bergama deyince servetpara ve altın akla gelir olmuştur. Bergama'da ilk para basımı M.Ö, 5.yüzyılda yapılmıştır
Bergama Krallığının bilinen Kralları ve hüküm sürdükleri yıllar şöyledir.
"Philetairos (M.Ö. 283 - 263) 20 yıl-Eumenes (M.Ö. 263 - 241)-22 yıl-l.Attalos (M.Ö. 241 - 197)-44 yıl-2.Eumenes (M.Ö. 197- 159)-38 yıl-2. Attalos(M.Ö.159 -138)-21 yıl-3.Attatos (M.Ö. 138 -133),-5 yıl-Aristonikos (M.Ö. 133 -129)-TOPLAM 150 YIL"
         Büyük İskenderin ölümünden sonra Trakya bölgesini elinde tutan generallerinden Lysimachos Bergama'nın doğal konumunu kavramış ve burayı askeri bir üs haline getirerek MÖ.301-283 yılları arasında burada üstünlüğünü korumuştur.Bu arada Anadoluda hakimiyet kurmaya çalışan Antigonos ölünce komutanlarından Philetairos  Lysmachos 'a sığınmış ve bu becerikli komutan daha sonra Lysmachos tarafından Bergama kale komutanlığına atandı.İskenderden kalan miras Lysmachos tarafından bu kalede saklanıyordu.Suriye krallığı ile olan savaşta Lysmachos yenilip ölünce önce suriye kralı Selevkov'a  bağlanan daha sonra da bağımsızlığını ilan eden (mö-283)Philetairos böylece Bergama krallığını kurmuş oldu.İskender'în hazinelerinin de kendisinde kaldığı daha sonra kaleyi onarmak ve asker toplamak gibi gelişmelerden anlaşılmaktadır.
          Yerine geçen 1.Eumenes'in mö.261 yılında galatlardan aldığı ücretli askerlerle Sardes ovasında Suriye askerlerini bozguna uğratması ve Suriye kralının öldürülmesi ile Bergama Krallığı bağımsızlığına kesin kes kavuşmuş oldu.Bu tarihten sonra bergama sikkelerinin üzerinde görülen eski Suriye kralı Selevkos kabartmalarının da  yerini bergama devletinin kurucusu olan Philetiros'un başı almıştır.Yerine geçen Attalos döneminde Galatlarla ve suriye kralları ile birçok savaş yapmıştır.Bergama deyince akla gelen Zeus sunağının temelleri de atılmıştır.Bölgenin en büyük kütüphanesi oluşturulmuştur.
         I.Attalos'un yerine geçen II.Eumenes  döneminde Bergama krallığı Trakya'dan Toros'lara Ege denizi'nden Kızılırmak'a kadar sınırlarını genişletmiştir.Tüm Galatya'ya hakim olmuşlardır.Galatyanın eski halkı Frig'lerden de büyük yardım görmüşlerdir.Roma ile de daima dost kalmaya çalışmıştır.38 yıl sürem krallığı döneminde Bergama en parlak dönemini yaşadı.Bergama'daki tüm kalıntılar bu döneme aittir.Hierapolis(pamukkale) bile bu dönemde yapılmıştır.
        II. ve III. Attalos dönemleri Roma ile iyi geçinme çabaları içinde geçmiş.Devleti krallardan çok güçlü komutanların yönettiği dönemlerdir.Krallar çok zamanlarını bilimsel çalışmalarla geçirmişlerdir.Büyük zaferler görülmüyor.Fakat ülkesinin sınırları da değişmemiştir.III.Attalos Vasiyetnamesinde tüm krallık özel mülkleri,krallık taç ve toprakları ve hazinesini  Roma halkına bırakmıştır.Krallık içindeki tüm kentler ve Bergama kenti özgür bırakılmıştır.Bu vasiyetname sonrası anlaşılmaktadır ki Bergama Roma imparatorluğunun bir eyaleti haline gelmiştir.Bu duruma karşı çıkarak başa geçmeye çalışan Aristonikos Çevredeki Kent güçleri ile de birleşerek Roma'ya karşı çıkmaya çalışsada mö.130 yılında Roma ile yaptığı savaşta yenilerek  129 yılında Roma'ya götürülüp boğduruldu.  Daha sonra Romalıların egemenliğine giren şehir Roma imparatorluğunun doğu ve batı diye ikiye ayrılmasına kadar 530 yıl Romalıların egemenliğinde kalmış bu tarih den sonra ise 800 yıl Bizans hakimiyetinde kalmıştır. Bu tarihten sonra da Türk Kültürünün etkisi altına girmiştir.
 
 
 **Bergama'nın Osmanlı Devletine katılması 1337 yılında Orhan Gazi zamanında gerçekleşir. Bu dönemde başlayan Karesi Beyliğini Osmanlı topraklanna katma çabaları Sultan l. Murat'ın tahta çıktığı 1361 yılında gerçekleşir. Bundan sonra Karesi topraktan Anadolu eyaletine bağlı merkezi Balıkesir'de olan bir "sancak" haline gelir.Bergama'da bu sancağın bir kazası olur. Beylikler devrinde burada birçinili minare yaptırılır. XIV. Yüzyılda yaptırılan bu minareye Bergama
güdük minare denmiştir.
Cumhuriyet öncesi yörede Türkler, Rumlar. Yahudiler ve Ermeniler beraberce yaşamaktaydı. Şehrin ortasından akan çayın kaleye bakan tarafında Rumlar, çayın sağ ve sol kıyısında ise bir şerit halinde Yahudiler ve Ermeniler yerleşmişlerdii. 1899 yılındaki
Salnameye göre; 23590 nüfuslu Bergama'da 17139 Türk. 3585 Rum, 281 Ermeni 495 Yahudi ve 74 diğer azınlığın varlığı tespit edilmiştir.
12 Haziran 1919 da Yunan işgaline uğrayan Bergama 14 Eylül 1922'de bu işgalden kurtulmuştur.
 AKROPOL
Pergamon kentinin Akropol'ü ("kentin yukarı bölümü"), Bakırçayı'nın suladığı ovaya egemen bir tepenin üzerinde yer alır. Büyük bir kale görünümündeki Akropol’ün ana kapısına varmadan solda Heroon'un kalıntıları vardır. Heroon, Antik Yunanistan'da bir kahraman ya da yarı tanrı adına yapılmış ve çevresi sütunlu bir galeriyle çevrili kutsal yerlerin adıydı. Heroon’da, dinsel törenin yapıldığı oda (kült odası) geniş bir ön galerinin arkasındaydı. Heroon’un kuzeyinde Helenistik dönemden kalma bir dizi dükkândan oluşan uzun bir yapı bulunuyordu.
Kentin koruyucusu sayılan akıl ve savaş tanrıçası Athena adına yapılan Athena Tapınağı, Akropol'ün en önemli mekânıydı. Tiyatro terasının üzerinde bulunan bu tapınak, Dor düzeninde yapılmıştı. Kazılarda Athena Tapınağı’nın birçok parçası Berlin'e götürülerek aslına uygun biçimde orada yeniden kurulmuştur. Pergamon'da ise yalnızca temelleri kalmıştır.
Athena Tapınağı'nın kuzeyinde dört salonlu bir kütüphane vardı. Burası Helenistik dönemin en büyük kitaplıklarından biriydi. Kütüphanede "Pergamon derisi" olarak adlandırılan parşömen üstüne yazılmış 200 bin kitap bulunduğu bilinmektedir. Romalı asker ve devlet adamı Marcus Antonius, MÖ 41'de kitapların tümünü Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya armağan etmiştir.
Athena Tapınağı’nın güneyindeki bir terasta Zeus Sunağı yer alıyordu. Zeus Sunağı da Berlin'e götürülmüş ve onarılarak oradaki Pergamon Müzesi'ne (Pergamon Museum) koyulmuştur. Helenistik dönemi mimarisinin en güzel örneği olan sunağın Pergamon’da yalnızca temelleri kalmıştır. Zeus Sunağı'nın güneyinde Yukarı Agora bulunur. Agora, güney ve kuzeydoğudan Dor düzeninde sütunlu galerilerle çevriliydi. Agora'da toplanan halk, siyaset ve ticaretle ilgili konuları yönetimle görüşüp konuşuyordu. Agora’nın kuzeybatısında Agora Tapınağı bulunuyordu. Akropol'ün en yüksek yerinde Pergamon krallarının sarayları yükseliyordu. Günümüze bu sarayların yalnızca zemini ve temelleri ulaşmıştır. Sade görünümlü bu yapılarda odalar sütunlu bir avlu çevresine sıralanıyordu.
Athena Tapınağı'nın batısındaki dik yamaçta, yaklaşık 10 bin kişilik bir tiyatro yer alır. Helenistik dönemde yapılan tiyatronun uçuruma bakan ön tarafı setlerle sağlamlaştırılmıştı. Tiyatronun ahşap bir sahnesi vardı ve bu sahne sökülüp takılabilecek biçimde yapılmıştı.
Akropol’ün bir başka tapınağı olan Dionysos Tapınağı, tiyatro terasının kuzeyindeydi. 25 basamakla çıkılan bir podyum üzerinde bulunan tapınağın yalnız ön yüzünde sütunlar vardı.
Bir tepe yerleşimi olan Pergamon’un şehircilik anlayışı,  büyük ölçüde topografik zorunluluktan kaynaklanan bir kent düzeninin form ve planlama bakımından eşsiz bir örneğini oluşturmaktadır.
 
Pergamon’da doğal bir düzlüğün olmaması yerleşimin en erken evresinden itibaren arazi teraslaması yapılmak suretiyle yer kazanılmasını gerekli kılmıştır. Azalan inşaat alanları yıllar içerisinde artan ihtiyaçlar sebebi ile eski terasların yeni teraslar içerisinde eritilmesine sebep olmuştur. Bu da, şehrin en erken tarihi hakkındaki yeterli ipuçlarının bulunamamış olmasının başlıca sebebidir. Kalede tespit edilen en eski yerleşim yerleri M.Ö 7-6. yy a tarihlenmektedir.
Kent, başından beri iki ana kısımdan oluşan bir yapılar bütünü idi. Bunlar dağın en tepesinde yer alan ve  kendi surları olan Kale ile güneyde daha yumuşak ve meyilli yamaçta yer alan keza sur duvarı ile çevrili bir aşağı kent idi.   Konut alanları gerek büyüklük gerekse yayılma açısından siyasal ve ekonomik koşullara göre  birçok değişikliklere uğramıştır.
 
Pergamon’un kent surları, en geniş dönemine II. Eumenes zamanında ulaşmıştır. II. Eumenes Devrinin en önemli yapıları arasında Galatların mağlup edilmesi anısına inşa edilen Zeus Sunağı, Athena Tapınağının propylonu ve onu çevreleyen stoaları; ikiyüzbin kitap rulosunun muhafaza edildiği ünlü kütüphane, Büyük saray ve kent surları yer alır. Bu gelişme dönemi sırasında daha önce inşa edilmiş olan Athena Tapınağı ile onbin seyirci kapasiteli antik çağın en dik tiyatrosu korunmuş, kent bu çekirdeğin üç bir tarafında yelpaze biçiminde açılan bir plan düzeni içersinde gelişmiştir.

Yukarı şehir daha çok kral aileleri ile ileri gelenlerin, aydınların, komutanların ikamet ettiği bir merkez idi. Bu nedenle burasının resmi bir karakteri vardır. Kentin orta kesiminde kuzeyden güneye doğru Hera ve Demeter Kutsal alanları, Asklepios Tapınağı, Gymnasionlar ve kent çeşmesi yer almakta idi. Bu yönü ile orta kentte, yönetim ile doğrudan ilgili olmayan yapılarla, halkın rahatlıkla girip çıktığı toplantı yerleri bulunmakta idi.
 
Aşağı kentte Aşağı Agora , orta ve yukarı şehre çıkan  ana yolun iki yanında sınırlanan çok sayıda dükkan, birinin avlusunda halen kazı evi olarak kullanılan, diğeri Attalos evi olarak adlandırılan peristylli evler yer alır.
 
Yukarı şehirdeki agora, konumu ve işlevi bakımından hem çok yükseklikte idi, hem de sadece devlet işlerine ayrılmış idi. Bu bakımdan, II. Eumenes’in yönetiminin ilk yıllarında inşa edilmiş olan aşağı agora kentin ticaret merkezi konumunda idi.
 
Kenti bir baştan bir başa kat eden geniş ve düzgün rampalı yol, aşağı şehirde Eumenes kapısında başlar, birkaç zikzak ve orta kent yerleşim bölgesinde büyük bir kavis yaparak kent dağının güney yamacından yukarı şehre ulaşır.
 
M.S II. yy’da İmparator Traianus ve Hadrianus yönetiminde Pergamon  parlak bir dönem yaşamıştır. Kent artık sur duvarlarının dışına taşıp ızgara planlı bir yapılaşma ile ovaya kadar yayılmıştır. Genişlemenin en önemli yapısı Serapis
( Kızıl Avlu)’ tapınağıdır.  Roma kentine Roma tiyatrosu, amfitiyatro ve stadion da dahil edilmiştir.           
    
Orta Kent
Bugün Orta Kent denilen yerleşme, eski Pergamon kentinin bir başka bölümüydü. Kentin yukarı bölümü Akropol’de, daha çok kral ailesi ile yöneticiler, aydınlar ve komutanlar oturuyordu. Orta Kent ise halkın rahatlıkla girip çıktığı yerdi. Burada doğrudan devlet yönetimiyle ilgili olmayan yapılar, gençler için spor alanları, halka açık tapınaklar bulunuyordu.
Orta Kent’in önemli alanlarından biri Demeter Kutsal Alanı‘ydı. Bu alan dikdörtgen bir platformda yer alıyordu. Bugün Yukarı Gymnasion'dan gelindiğinde, eskiden bir çeşme ile kurban çukurunun bulunduğu alana girilir. Buradan beş basamakla çıkılan iki sütunlu anıtsal girişe (propylaia) ulaşılır. Kutsal alana buradan inilir. Alanın solunda tapınak, ortasında ise sunak vardı. Sağ yandaki 10 sıralı oturma alanında, Demeter ve Kore dinsel törenlerini 600 kişi izleyebiliyordu.
Gymnasion Orta Kent’in en büyük yapı kompleksiydi. Burada çeşitli spor dallarında çalışmalar ve yarışmalar yapılırdı. Gymnasion, yukarıya doğru genişleyen üç teras üzerine kuruluydu ve bir bakıma üç ayrı Gymnasion biçiminde inşa edilmişti. Üst terası yetişkinlere, orta terası gençlere, alt terası ise çocuklara ayrılmıştı. Orta bölümünde galerilerle çevrili alanda güreş, disk atma, uzun atlama gibi spor çalışmaları yapılırdı. Kuzeydeki galerinin arka bölümündeki salonlarda çeşitli konularda dersler verilirdi. Bu salonlardan biri 1.000 kişi alabilecek büyüklükteydi. Güney galerisinin altında bulunan üstü kapalı koşu yolu 212 metre uzunluğundaydı.
Orta Gymnasion'un batısında gençlerin eğitim gördüğü yapılar vardı. Uzun koşu yolu doğuda Herakles ve Hermes'e adanmış tapınağa açılıyordu. Yarışmalarda başarılı olan gençlerin adları tapınağın duvarlarına yazılırdı. Küçük çocukların eğitimine ayrılan Aşağı Gymnasion 80 metre uzunluğunda bir terasa kurulmuş yapılardan oluşuyordu.
Yukarı Gymnasion'un batısında yer alan Asklepios Tapınağı’nın günümüze yalnızca temelleri ulaşmıştır. Hekimlik tanrısı Asklepios adına yapılan tapınak dinsel özelliklerinin yanı sıra tıp alanında araştırma ve deneylerin gerçekleştirildiği bir okuldu. Hastalar, bitkilerden elde edilen ilaçlar, ameliyat, su ve çamur banyolarının yanı sıra, spor, müzik, eğlence ve telkin yoluyla tedavi edilirdi.
Aşağı Kent
Pergamon’un Aşağı Kent olarak adlandırılan aşağı bölümünde, iki sütunlu galerilerle çevrili Aşağı Agora ile heykel okulu ve evler vardı. Evler içinde en dikkat çekeni, sütunlu galerileri olan iki katlı Attalos Evi‘dir. Buranın güneydoğuya açılan odası, kışın bile güneşle ısıtılıyordu. MÖ 2. yüzyılda surlarla çevrilen kente güneydeki Eumenes Kapısı yapılmıştı. Bugün bu kapıdan girenler, ince yapılı bir sütun sırası ile karşılaşırlar. Mısır tanrısı Serapis'e adanmış tapınak, eski Pergamon’un en büyük yapısıdır. Kırmızı tuğladan yapıldığı için Kızıl Avlu olarak da adlandırılır.
Roma Kenti
Pergamon kentinin kuzeybatısı ile Bergama Çayı arasında Roma dönemi yerleşmesi bulunur. Burada 50 bin kişilik amfitiyatro ile 30 bin kişilik tiyatro vardı. Günümüzde Viran Kapı denilen kalıntılar tiyatronun ayakta kalan kemeridir.
Pergamon, yapılan düzenli kazılarla büyük bölümü ortaya çıkarılmış bir ilkçağ kentidir. Burada kurulan Bergama Müzesi, Türkiye'nin ilk arkeoloji müzesidir. Pergamon buluntularının birçoğu burada sergilenmektedir.
 
Akropol’ünde; Zeus Sunağı’nı, Dionysos Tapınağı’nı, Athena Tapınağı’nı ve Demeter Tapınağı’nı inşa etmiştir. Bu yapıların içinde en önemlisi ise Zeus Sunağı’dır. Bu yapı Bergamalıların büyük zaferini sembolize etmekteydi.
**Heykelcilik sanatının ilk ve en güzel örnekleri yine Bergamalılarca bu Büyük Sunağın üzerinde uygulanmıştır. Bu yapı ne yazık ki bugün Almanya’nın Berlin Şehrindeki “Pergamon Museum”da sergilenmektedir.
200 bin tomar kitaptan oluşan Büyük Kütüphane’de yine Akropol’ün önemli yapılarındandır.
Bergamalılar, parşömen kağıdından kendi icat ettikleri kitaplarla bu kütüphanede büyük bir kültür hazinesi yaratmışlar ve Mısır uygarlığı ile yarışmışlardır.
Bergama’daki bir diğer önemli yapı da Aslepion’dur. “Eczacılığın Babası” Hekim Galenos’un da kenti olan Bergama’da dönemin en büyük sağlık yurdu Asklepion, MÖ 4. yüzyıla uzanan geçmişiyle Sağlık Tanrısı Aslepieos’a adanarak yapılmış ve MS 5. yüzyıla kadar ünlü bir tedavi merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür.
Şifa havuzlarıyla cilt hastalıklarının ve telkin yoluyla psikolojik rahatlama tedavilerinin yapıldığı Bergama Asklepion’u; Kütüphanesi, Tiyatrosu, Asklepios Tapınağı ve Kutsal Bodrumuyla bugün konuklarını ağırlamaktadır. Her yıl, mayıs ayında dünyanın pek çok bölgesinden uzmanların katıldığı psikoterapi konferansları burada yapılmaktadır.
Bergama, hristiyanlık tarihi açısından da son derece önemli bir yer olarak bilinmektedir. Roma’nın Asya bölgesinde** Kutsal Kitap İncil ilk kez Bergama’da görülmüştür. Bunun nedeni, ilk yedi kiliseden birisi olan Bazilika’nın Bergama’da bulunmasıdır.
Mısır Tanrıları tapınağı olarak yapılan Serapeion (Bazilika) daha sonra St. Jean Kilisesi olarak Hıristiyanların dinsel mekanı olmuştur. Aynı yapının avlusunda şimdi de  Müslümanların dinsel merkezi olan Kurtuluş Cami bulunmaktadır. Bu yapı Bergama’da dinsel hoşgörünün en güzel bir örneğidir.Bazilika halen ayakta durmakta ve Anadolu’daki hayatta kalan en yüksek yapılardan birisi olarak varlığını korumaktadır.
Dev Roma Tiyatrosu, Amfiyatroları, Stadyumları ve Tümülüsleriyle Bergama adeta bir “Açık Hava Müzesi” gibidir. Bu görkemli kenti her yıl bir milyon insan ziyaret etmektedir.
Türkiye’nin önemli tarih ve turizm kenti Bergama, insanlık tarihine kattığı pek çok ilk ve yenilikle de adından sıkça söz ettirmektedir.
Bergama’nın insanlık tarihine kattığı ilkler şöyledir:
1-      Deriden kağıt yapımı olan, ilk Parşömen,
2-      200 bin ciltlik kitaba sahip olan, ilk Asya Kütüphanesi,
3-      İlk büyük sağlık yurdu (hastane), Aslepion,
4-      İlk telkinle tedavi yöntemi olan, Psikoterapi,
5-      Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamurla yapılan, ilk doğal tedavi,
6-      Bitkisel ilaçlarla tedavi şekli olan ilk Farmakoloji,
7-      İlk afyon maddeli ilaç,
8-      Sağlık altyapısı olan, ilk kent hijyeni,
9-      İlk tıp ve eczacılığın simgesi olan, Yılanlı Sütun,
10-  İlk mühendislik olan, “U” borusu yöntemi ile Trigonometri,
11-  İlk kent imar yasası,
12-  İlk kent çarşı-Pazar yasası,
13-  İlk komün devleti,
14-  İlk grev ve toplu sözleşme, (MÖ 248’de ücretli askerlere, 1. Eumenes haklarını vermiştir)
15-  İlk dört tiyatrolu kent,
16-   İlk ve en dik tiyatrolu kent,
17-  İlk meslek sendikaları ve sendika konfederasyonu,
18-  İlk üç dereceli öğretim, (ilk, orta, lise)
19-  İlk ve en büyük sunak, Zeus Suağı,
20-  İlk kazı müzesi, (Arkeoloji deposu ve sonra müze)
21-  İlk ahşap sahneli tiyatro,
22-   İlk yedi kiliseden birisi, Bazilika,
23-  İlk batı Türkçesi grameri, 

(Bergamalı Kadri Efendi’nin Müyesseretü’l Ulum adlı yapıtı)
24-  İlk işgali kıran kent, (15 Haziran 1919) ve
25-  İlki 1937 yılında düzenlenen, ilk yerel festival yapan şehir.
M.Ö. 7.yy´da sur duvarlarιnιn insa edildiği saptanan sehirde Pers, Büyük Iskender, Frigya, Trakya Krallιğι, Selevkos Krallιğι, Roma ve Bizans Dönemlerinin izini tasιr. 1302 yιlιnda Bizans´dan Karasi Oğullarι Beyliğine ve 1341´den sonra da Osmanlι’lara katιlmιstιr.
Bergama 19 Haziran 1919 tarihinde Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, 14 Eylül 1922 tarihinde de bağımsızlığına kavuşmuştur.
ASKLEPİON
-Antik Grek mitolojisinde hasta insanlara şifa dağıtan, hekimliğin ve tıp biliminin tanrısıydı. Apolion oğlu Asklepiosu yarı at yarı insan olan Khiron'a emanet etti. Khiron ona okuma, 
yazma ve önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların formüllerini öğretti. Asklepios un ünü kısa sürede yayıldı. Asklepios ölüleri de diriltiyordu. Zeus buna kızdığı için Asklepiosu öldürttü. Yunanlılar asklepiosun adını yaşatmak amacı ile aynı isimle sağlık merkezleri yaptılar. NOT:Allianoi de bunlardan biri.  Topraklarından 45 derece kükürtlü su çıkan şifa merkezi Allianoi, bu özelliğiyle dünyanın dört merkezinden biri.
-Bergama Asklepion’u (Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi idi) Antik Çağ tarihçilerinden Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında, bugün Ayvazali olarak bilinen yerde kurulmuştu ve MS 4 yy.’a kadar etkinliğini sürdürmüştür. Kazılarda kutsal yerin M.Ö 4 yy’dan beri var olduğu ve Hellenistik Dönemde geliştiği saptanmıştır. Ancak Asklepion en parlak devrini M.S II. yy’da  yaşamıştır.Roma Çağında şehirden Asklepion’a 900m uzunluğunda (750 m.si andazitten üzeri tonoz ile örtülü, 150 m.si korint sütunları ile oluşmuş stoalı) bir kutsal yol ile gidilirdi. Kutsal yol propylon (anıtsal kapı-giriş) avlusunda son bulurdu. Propylon avlusunun üç yanı Korint tarzında sütunlu galerilerle çevrilidir. Propylon M.S 2.yy ‘da bir tarihçi olan Konsül Claudius Charax tarafından yaptırılmıştı.
 
-Bergama Asklepion’u Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi idi. Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında kurulmuştu. Kazılarda kutsal yerin M.Ö 4 yy’dan beri var olduğu ve Hellenistik Dönemde geliştiği saptanmıştır. Ancak Asklepion en parlak devrini M.S II. yy’da  yaşamıştır
 
Roma Çağında şehirden Asklepion’a bir kutsal yol ile gidiliyordu. Kutsal yol propylon avlusunda son bulur. Propylon avlusunun üç yanı Korint tarzında sütunlu galerilerle çevrilidir. Propylon M.S II. yy ‘da bir tarihçi olan Konsül Claudius Charax tarafından yaptırılmıştı.
 
Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus’a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı ile Roma Dönemi’nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi. Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.
 
 Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapına’ğı yer alır.  Bu tapınak Roma’daki Pantheon örnek alınarak M.S 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Sütunlu bir girişi bulunmaktadır.  Tapınğın içinde dönüşümlü olarak 7 tane niş sıralanmaktadır. Girişin karşısındaki nişte tanrı Asklepios’un Kült Heykeli bulunmaktaydı.
 
M.S II. yüzyıl ortalarında burada 13 yıl kalmış olan hatip Aelius Aristides’ten tedavi şekillerini ve yöntemlerini öğrenmekteyiz. Burada genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmakta idi. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleri idi.
-Bergama Asklepion’u (Eskiçağ’da Epidaurus ve Kos’taki örneklerine eşdeğer önemde bir sağlık tedavi merkezi ) Antik Çağ tarihçilerinden Pausanias’a göre Bergama’da ilk Asklepios Tapınağı M.Ö 4.yy’ın ilk yarısında, bugün Ayvazali olarak bilinen yerde kurulmuştu ve MS 4 yy.’a kadar etkinliğini sürdürmüştür.
Asklepios Kutsal Alanı, galerili avlusu, 3500 kişilik tiyatro yapısı, İmparator Hadrianus’a ait kült salonu, kütüphanesi, yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı,  ile Roma Dönemi’nde oldukça önemli bir sağlık merkeziydi. Güney kesiminde Hellenistik Dönemden kalma üç küçük tapınak ile uyku odaları, kutsal kaynak ve havuzlar bulunmaktadır.
M.S.2.yüzyılda Roma Döneminde, buradaki yapılar yenilenmiş, onarılmış ve kuzey galerinin batı ucuna 3500 kişilik ve Romanın Anadolu’daki ilk üç katlı sahneye sahip olan tiyatrosu ile bir kütüphane (Flavia Melitine tarafından finanse edilerek), Batı galerisinin güney ucuna Latrinler eklenmiştir. Helenistik dönemde yapılmış olan tapınakları ile çeşme, Roma döneminde de işlevini sürdürmüştür. Asklepion kutsal alanı Hristiyanlık dönemine kadar önemini korumuştur. Kutsal kaynak yanında burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla uzun bir yer altı tüneli yapılmıştır.
Bu yer altı tünelinin hemen kuzeyinde yuvarlak planlı Asklepios Tapınağı yer alır.  (Bu 24 m. Çaplı) tapınak Roma’daki Pantheon örnek alınarak M.S 150 yıllarında Konsül L.C Rufinus tarafından yaptırılmıştır. Sütunlu bir girişi bulunmaktadır.  Tapınağın içinde dönüşümlü olarak 7 tane niş sıralanmaktadır. Girişin karşısındaki nişte tanrı Asklepios’un Kült Heykeli bulunmaktaydı.
M.S II. yy ortalarında burada 13 yıl kalmış olan Antik dönem yazarlarından, P.Aelius Aristides’in Hieroi Logoi (Kutsal Sözler) kitabından tedavi şekillerini ve yöntemlerini öğrenmekteyiz. Asklepion sağlık merkezi’nde genellikle telkin, hidroterapi ve fizyoterapinin bugün halen kullanılmakta olan çeşitli şekilleri uygulanmakta idi. Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık-susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma başlıca tedavi yöntemleri idi. Ayrıca gerektiğinde ameliyat yapıldığı da bilinmektedir.
Kült yolu ile kurulmuş (günümüzde bilinen) 19 Asklepios mevcuttur. Bunlardan biri İtalya (Roma)’da, İkisi Anadolu (İstanköy-Kos- adası ve Pergamon) da, kalan 16 merkez Yunanistan (Atina, Trikka, Korintos, Patras ve Epidauroas vb.) dadır.

ASKLEPİONDAKİ DOĞAL TEDAVİ YÖNTEMLERİ:
 Hydroterapi (suyla tedavi) merkezi olarak hizmet vermiş. Yortantı Baraji'nın yapım aşamasında antik değeri anlaşılan bölgede hızlandırılan kazı çalışmaları esnasında, bölgenin Helenistik Çağ'da kurulduğu  ve en parlak dönemini Roma İmparatorluğu Hadrian'la yaşadığını ortaya koydu, işte o zaman da kentin sağlık merkezi Asklepionlar'dan biri olduğu anlaşılmış. Allianoi 'de Hadrian döneminde Anadolu'daki pek çok kent gibi büyük bir bayındırlık hareketi yaşanmış ve gösterişli bir Asklepieion haline dönüştürülmüş. Kazılar sayesinde Bergama, ikinci bir sağlık merkezine kavuşmanın dışında arkeleoji alanında bölgenin ve Türkiye'nin  önemini daha da artıran Asklepieion kültürününAnadolu'da yaygın olduğunu da kanıtladı. Allianoi'nin MS 11.yüzyılın sonuna kadar Bakırçay  havzasında önemli bir sağlık yurdu olarak kullanıldığı ve Bergama Asklepion 'unda yapılan psikoterapi tedavi merkezinden farklı olarak burada daha çok 'hydroterapi' uygulandığı yönündeki görüşler de güçlendi. Bergama'nın yaklaşık 23 kilometre doğusunda Bergama-İvrindi karayolunun üzerinde yapılan kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılan Allianoi antik yerleşmesi M.Ö 1. yüzyılda Paşa Ilıcası ve çevresinde kurulmuş. 1998–99 yılı kazıları sonucunda Helenistik Çağ, mimari, 
buluntularının yanı sıra özellikle M.S 2.yüzyıla ait pek çok arkeolojik eser ele geçirildi. Ayrıca kazılarda; çok sayıda heykeltıraşlık eser, metal eserler,  çanak çömlek, kandiller, kemik objeler, çok sayıda üzeri işlemeli cam eser, 1500 civarında altın, gümüş ve bronz sikke,  en son olarak da 2. yüzyıl Roma döneminden kalma bir metre 60 santim uzunluğunda kırılmamış olduğu için Büyük önem taşıyan mermer Afrodit heykeli  bulundu. Bu güne kadar kazıda çıkanlar Afrodit heykeli, iki asklepios başı, torsolsr, termal havuzlar, heykeltıraşlık parçalar, dükkânlar, çeşme, şarap imalathanesi, seramik fırınları, antik kaideler.

BAZALİKA

Binanın tamamının tuğladan yapılmış olması ve büyük ön avlusu sebebi ile tapınak halk arasında “ Kızıl Avlu” olarak adlandırılmıştır. Avlusu, yüksek duvarlarla dışarıya kapalı idi. İç kısmının sütunlu galerilerle çevrili olduğu kabul edilir. Tapınağa, avlunun batı cephesinde yer alan üç adet anıtsal kapıdan  girilmektedir. Bu girişin halen bir kısmı ayaktadır.
Mısır Tanrılarına verilen önem sebebi ile tapınak Roma Dönemi aşağı Bergama kentinin tam merkezine inşa edilmiştir. Tapınağın avlusu ile bütünleşmesine engel teşkil eden Selinos çayında bugün halen kullanılmakta olan su tünelleri inşa edilmiştir.
 
Tapınağın önünde tapınak ile aynı aks üzerinde avluya doğru çıkma yapan bir propylon ve gerisinde devasa bir tapınak kapısı yer almaktadır. Kutsal mekanın sadece ön tarafı  pencerelerle aydınlatılmış, kült heykelinin bulunduğu arka kısmın yarı aydınlık olmasını sağlamak amacıyla pencere yapılmamıştır. Yanlardaki yuvarlak yapıların ve avluların bazı bölümlerinin altında uzayıp giden gizli geçitler ve merdivenler yer almaktadır.. Muhtemelen bu geçitlerden ilerleyen tapınağın baş rahibi içi boş olan kült heykelinin baş kısmına yükselerek oradan halka tanrı adına  telkinlerde bulunuyordu. Tapınağın üzerini örten, çok sağlam yapıda ahşaptan bir çatı iskeletinin bulunduğu söylenmektedir.
 
Kült ve sanat tarihi verilerine  dayanarak tapınağın M.S II. yy’da muhtemelen İmparator Hadrian döneminde inşa edildiği ve Mısır tanrıları hem Serapis hem İsis’e itaf edildiği söylenebilir. Ancak tapınağın iki yanındaki yuvarlak yapıda kült mihraplarının bulunmasına karşılık yan tanrıların kimler olduğu bilinmemektedir.
 

 

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
169 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın