• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
SAGALASOS ANTİK KENTİ
Sagalassos efsanesi

İki bin yıl önce Psidya’nın en zengin, en güzel şehriydi. Romalılar öylesine iyi yapılandırmıştı ki ne Büyük İskender’in orduları ne de depremler yok edebildi. Konumu sayesinde yağmadan da korundu. Ağlasun’daki antik şehir, nadide çeşmesi, tapınağıyla meraklı gezginleri bekliyor.

Türkiye’de yüzlerce arkeolojik alan var ve çoğuna hak ettiğinden daha az ziyaretçi gidiyor. Sagalassos da bunlardan biri. Antalya ve Eğirdir’den kolaylıkla ulaşılabilir bir noktada bulunuyor ama çoğu gezgin göl kenarındaki bu güzel kente uğramadan başka bir yere geçiyor.

Zahmet edip gidenler için gerçek bir keşif Sagalassos. Toros Dağları silsilesinde bulunan Akdağı’nın sarp yamaçlarında kurulan antik kent muhteşem yerleşimi için bile ziyaret edilmeye değer. Büyük İskender MÖ 333’te şehri talan etmiş. Yine de Helen uygarlığına dayanan yerleşimle ilgili pek çok iz bulacaksınız. Göreceklerinizin çoğu tarihe eserler bırakmaya meraklı bir kavmin, yani Romalıların elinden çıkmış.
Burdur’un Ağlasun ilçesindeki Sagalassos günümüze en iyi şekilde korunarak ulaşan antik yerleşimlerden. 1200 kilometrekarelik alana yayılmış. 1700 metrelik yükseklikte. Hiç yağmalanmadan günümüze ulaşmayı başarabildiği için neredeyse bütün eserler yerli yerinde. Burada yapılan çalışmaların nihai amacı yapıları ilk günkü görünümlerine kavuşturmak ve bu muhteşem Roma kentine yeniden hayat vermek. Sagalassos, Psidya bölgesinin en zengin kenti olarak kabul ediliyor. Limana giden yolda yer alması ticaretin gelişmesinde önemli rol oynamış. Ticaretinde önemli yer tutan yüksek kalitedeki seramikler için gereken toprak güneyinde bulunan Çanaklı Ovası’ndan sağlanmış. Ayrıca son derece kültürlü bir aristokrasisi varmış antik kentin, bu da sanatın kalitesinin diğer kentlerle kıyaslandığında çok daha yüksek olması sonucunu doğurmuş. Bizans İmparatorluğu’nun ilk yıllarında Sagalassos, Antioch’dan (Yalvaç) sonra Psidya bölgesinin en önemli ikinci piskoposluk merkezi unvanını kazanmış ve bu 12’nci yüzyıl sonlarına kadar devam etmiş.

Arazinin coğrafi özellikleri dolayısıyla şehrin büyük kısmı yamacı kesen teraslar üzerine kurulmuş. Günümüzde kalıntılar o kadar büyük bir alana yayılmış ki, onları hakkını vererek inceleyebilmek için en azından 2-3 saate ihtiyacınız var. Gezeceğiniz alan gölge yoksunu. Yanınıza mutlaka şapka, su alın. Sandviçinizi tepeye saklayın, burada yemeğinizi yerken sessizliği bozan tek şey kuşların sesi olacak.


Neon Kütüphanesi

120’li yıllarda şehrin zengin bir ailesince yaptırılmış. Ailenin adı kütüphaneye verilmiş. 4’üncü yüzyıl sonlarına doğru zemini, 40 ve 60 metrekarelik iki mozaikle kaplanmış. Büyüğünün ortasında Aşil’in Troya Savaşı’na katılması betimlenmiş. Yangın ve depremlerden nasibini alan, depo olarak da kullanılan yapı onarılıp ziyarete açıldı. Mozaikleri görmek isterseniz bekçiden yardım isteyin. Tiyatronun doğu kısmında bol miktarda kırık çanak çömlek bulunmuş olması bize Sagalassos’un yüzyıllar boyunca endüstriyel çapta bir seramik üretim merkezi olduğunu da gösteriyor.

Hamam

2’nci yüzyıl başlarında, İmparator Hadrian zamanında yapılan hamamın süslemelerindeki detaylardan 4’üncü yüzyılda onarım geçirdiği anlaşılıyor. Üç katlı ve 4 bin metrekarelik hamamın sıcak odalarının duvarları 40 ton Afyon mermeriyle kaplı. 6’ncı yüzyılda ısıtma sistemi eklenmiş. Alt katının bir dönem çarşı olduğu düşünülüyor. Bulunan kol, bacak, kafa parçaları birleştirildiğinde, 5 metrelik İmparator Hadrian heykeline ait oldukları ortaya çıkmış.

Tiyatro

Sagalassos’taki en etkileyici, en iyi korunmuş yapılardan biri tepedeki tiyatro. 9 bin kişilik yapı 6 ve 7’nci yüzyıllardaki depremlerden zarar görse de büyük bölümü hâlâ sağlam. Dünyanın en yüksek irtifadaki tiyatrolarından biri olduğu söyleniyor. 180 – 210 yılları arasında yapıldığı düşünülüyor. Helenistik mimari örneği ve büyük bölümü ayakta. Yıkık bölümlerine ait parçaların birçoğu orkestra çukurunda; bu da arkeologları sevindiriyor. Tiyatronun güneyindeki 12 metrelik sütunsa muhtemelen yapıma kaynak sağlayan kişinin heykelini taşıyormuş.

Antoninler Çeşmesi

Tiyatronun yanı başındaki Belçikalı arkeologlar tarafından büyük titizlikle onarılan iki yapı var: Anıt çeşme ve kütüphane. Bugün bile suyu akan anıt çeşme, 161 – 180 yılları arasında, Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında yaptırılmış. 500’lerde ve 650 senesindeki depremler çeşmeye büyük hasar vermiş.
İlk bakışta tiyatro sahnesine benzeyen anıtsal yapı 28 metre genişliğinde, 9 metre yüksekliğinde. Yedi farklı türde taş, kelimelerin yetersiz kaldığı bir ustalıkla işlenmiş, ışıkla oynamayı seven Afyon mermeriyle kaplanmış.
Çeşmeyi süsleyen heykeller Burdur Müzesi’nde. 2010’da tekrar suyu bağlanan çeşmeye ertesi yıl da heykellerin kopyaları yerleştirilmiş.

Apollo Klarius Tapınağı

Aşağı agoranın batısında son derece etkileyici bir kilise kalıntısı mevcut. Eski bir tapınağın üzerine inşa edilmiş. 1 ya da 2’nci yüzyılda inşa edilen yapının mimarisi çok sade. 5’inci yüzyıldan itibaren kiliseye dönüştürülmüş. Güneyinde bir mezarlık mevcut. Aşağı agoranın üst kısmındaki teraslarda ise yukarı agora, bouleterion, odeon ve Roma İmparatoru olan Antoninus Pius (86 – 161) onuruna yaptırılmış bir tapınak var.

Kahramanlar Anıtı

En etkileyici yapı kentin batısında, hâlâ ayakta duran Heroon. İsmi “kahramanlar için yapılmış anıt” anlamını taşıyor. Büyük kahramanlar, muhtemelen Büyük İskender için yaptırılmış, şehrin en parlak döneminde dansçı kız figürleriyle dekore edilmiş. 14 metre yüksekliğindeki yapı podyum, friz ile ana yapıdan oluşuyor. 2’nci yüzyılda onarımdan geçtiği anlaşılan eser, dönemine göre olağanüstü mimari özellikler taşıyor. Kazılarda podyum sağlam ama friz ve ana bina çökmüş halde bulunmuş, buna rağmen kazı ekibinin en büyük tesellisi etrafa dağılan taşların çok zarar görmemiş olması. Birbirlerinin eteklerinden tutmuş dans eden 14 kızın betimlendiği friz gerçekten görülmeye değer. Korint düzenindeki sütunları ve kendine özgü mimarisi ile anıt, kahramanların hak edeceği bir güzellik ve zarafet sergiliyor. Heroon’un yanında bir Dor tapınağına ait kalıntılar var. Muhtemelen Zeus’a adanmış ve antik kentteki birçok eserden önce yapılmış. Sonraki yıllarda tapınak şehir surlarına katılınca bu nadide taş işçiliği de kurtulmuş.

Sagalassos Antik Kenti - Burdur

Sagalassos, Ağlasun ilçesinin 7 km kuzeyinde ve Akdağ yamaçlarında denizden 1700 metre yüksekliğindedir. Sagalassos, Pisidia bölgesinin Roma imparatorluk döneminin en önemli şehridir. Şehirde bulunan yapıların büyük bir çoğunluğu Roma dönemine aittir. Sagalassos’un ilk tespiti 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından yapılmıştır.

Bulutların arasındaki şehirde girişte konutlar, aşağıda hamam, kireç ve metal fırınları, aşağı agora (çarşı), çeşme ve odeon, daha yukarıda, kuzeyedoğru ilerledikçe konutlar, sağ tarafta tiyatro, Neon kütüphanesi, Helenistikçeşme, seramik üretim merkezi, şehrin merkezinde yukarı agora, meclis binası, kilise, sol üst tarafta heroon, tapınak ve Cladius kapısı bulunmaktadır.

Sagalassoslular M.Ö. 3. bin yılın sonlarında Batı ve Güney Anadolu’da yaşayan Luvi kabilelerinin bir kolu olan Pisidia halkındandır. M.Ö. 333 yılında Büyük İskender, bu şehri ele geçirmiştir.

Sagalassos, Seleucid (Seleukos) ve Attalid (Attalos) hakimiyetlerine girmiş, M.Ö. 25 yılında Galatia kralı Amyntas’ın, ardından Agustus tarafından Roma İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. Hadrian’ın 120’li yıllarda Sagalassos’u Pisidia imparatorluk kültünün resmi merkezi seçmesi üzerine başlayan çok daha büyük çaplı ekonomik büyüme, bir yüzyıl sürecek imar büyümesini başlatmıştır. 6. yüzyılın ortasına kadar gelişmeye devam eden kent M.S. 590 yılında yaşanan büyük depremde yerle bir olmuştur. M.S. 13. yüzyıl ortalarında Selçukluların son Bizans kalelerini de ortadan kaldırmasına kadar kentin yıkıntıları arasında birkaç küçük köy ayakta kalmaya devam etmiştir. En belirgin yapısı muhteşem Antoninler çeşmesidir. Şehir, İmparator Hadrian (M.S. 2. yy) döneminde ekonomik siyasi ve sosyal anlamda en iyi dönemini yaşamıştır. Sagalassos, küçük Asya’da belki de terk edildiği günden günümüze kadar en iyi korunagelmiş antik yerleşimlerden biridir. Sagalassos 2009 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmıştır. Kazılarda ortaya çıkan 5.5 metre civarında boyu olabileceği tahmin edilen İmparator Marcus Aurelius ve İmparator Hadrian’a ait heykeller ile çıkarılan diğer eserler Burdur Müzesinde sergilenmektedir

Sagalassos Antik Kenti (Burdur)

Sagalassos Antik Kenti, antik dönemde Pisidia olarak bilinen bölgede yer almaktadır. Dağlık bir alanın bitişiğinde yer alan kentte ilk yerleşim izleri günümüzden 12.000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Sagalassos Antik Kenti, orijinal yapı taşlarının neredeyse tamamının bulunabildiği anıtsal yapıları ile son derece iyi korunmuş durumdadır. Diğer yandan, kentin planı, üzerinde kurulmuş olduğu teraslı yapı düşünüldüğünde oldukça çarpıcıdır ve bu yapı ile uyumlu ve etkileyici bir anıtsal merkez yaratılmıştır. Ayrıca, en az bin yıllık seramik üretimi ile Sagalassos antik dönemlerdeki en uzun seramik üretimi merkezi olarak UNESCO Dünya Miras Listesi’ne önerilmektedir.

SAGALASSOS

“Sagalassosluların en onurlu kenti, Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidia kenti” Antalya ilinin 109 km kuzeyi, Ağlasun’un (Burdur bölgesi) 7 km kuzeyinde yer alan Pisidia kenti Sagalassos, batı Torosların batı kolunda, Ağlasun Dağları’nın güneye bakan dik yamacına (1.400- 1750 metre arası) iskân edilmiştir. Bulunduğu konumun avantajları oldukça fazladır.

SAGALASSOS

“Sagalassosluların en onurlu kenti, Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidia kenti”

   Antalya ilinin 109 km kuzeyi, Ağlasun’un (Burdur bölgesi) 7 km kuzeyinde yer alan Pisidia kenti Sagalassos, batı Torosların batı kolunda, Ağlasun Dağları’nın güneye bakan dik yamacına (1.400- 1750 metre arası) iskân edilmiştir. Bulunduğu konumun avantajları oldukça fazladır. Öncelikle, Pamfilya (Pamphylia) güney kıyısını Orta Anadolu dağlık arazilerine bağlayan bir dağ geçidini kontrol eder. Bu geçit, Osmanlı Dönemi boyunca da kullanılmış 1706 yılında Fransız gezgin P. Lucas Antalya’dan Konya’ya giden bir karavana katılmış, karavan yolu onu Sagalassos’un kalıntılarına doğru götürerek yerleşmeyi keşfetmesini sağlamıştır. Fakat yerleşmenin ismi, F. V. J. Arundell tarafından 1824 yılında tanımlanmıştır. Sagalassos yüzyılın geri kalan kısmında, C. Texier, W.J. Hamilton ve C. Fellows gibi birçok Avrupalı araştırmacının dikkatini çekmiştir. Yerleşmeyi, Roma Döneminin en iyi şekilde korunagelmiş şehri olduğunu düşünmüşlerdir. Bununla birlikte 1884-1885 yılları öncesi, Polonyalı Kont K. Lanckoroński tarafından finanse edilen/desteklenen bir Avusturya keşif seferinin Sagalassos’a yolunun düşmesi birkaç yıl sürmüştür. Ekip, kalıntılar üzerinde iki sezon çalışmıştır. Bu ilk gezginler ve araştırmacılar özellikle mimari kalıntılar ve sayısız Yunan yazıtıyla ilgileniyorlardı. Yüzyılın sonlarına doğru, Bergama (Pergamon), Efes (Ephesos), Milet (Miletos) ve Priene gibi Ionia (Iyonya) batı kıyısı boyunca uzanan daha büyük kentlerde kazılar yapılmaya başlanmış ve Sagalassos, 20. yüzyılın büyük kısmında unutulmaya yüz tutmuştur. Kentte modern araştırmalar R. Fleischer’in 1972 ve 1974 yıllarında Nortwest Heroon (mezar anıtı) çalışmasıyla birlikte başlar. 1986’da S. Mitchell başkanlığında İngiliz “Pisidia Projesi” nin bir parçası olarak mimari ve epigrafik bir yüzey araştırması yapılır. Burdur Müzesi’nin gözetimi altında gerçekleştirilen iki kazı sezonu sonrasında 1991 yılında M. Waelkens geniş ölçekli kazılara başlar. O zamandan beri (1993 yılından bu yana) yerleşmenin ve etrafındaki 1200 km2’lik alan üzerinde çeşitli disiplinlerden bilimadamlarınca yapılan çalışmalarla Sagalassos Akdeniz’de gerçekleşen en büyük çok-disiplinli arkeolojik projelerden biri haline gelmiştir.

   Sagalassos’un doğal koruması sadece 250 metre altındaki verimli Ağlasun Vadisi’ne bakan stratejik konumundan değil akropolisinden de sağlanmaktadır (akra). Akropolis, yerleşmenin hemen kuzeyinde yer alan ve sarp kayalıklarıyla yerleşmeyi ulaşılamaz kılan Tekne Tepe’nin zirvesinde (1882 metre) yer alır. Büyük İskender’in biyograflarından biri olan Arrianus, kentin önünde, “savunma ile ilgili nedenlerle hemen hemen kentin duvarları kadar sağlam” konik bir tepeyi tarif eder. Bugün bu tepe “İskender Tepesi” olarak bilinir ve MS 268-270 yıllarında Sagalassos’ta basılan ve Büyük İskender’i MÖ 333 yılında kenti ele geçirirken tasvir eden sikkelerde açıkça görülür.

   Sagalassos’un konumunun bir diğer avantajı da yakın çevresinde pınarların bol oluşudur. Çok sayıda pınar ve aldığı bol yağışla birlikte eriyen karlar, bu dağ sırasının geçirimli kireçtaşının içlerine sızar. Antik kent ve Ağlasun Vadisi seviyesinde içeri sızan bu su, suya dayanıklı kalın kil birikintilerine ulaşır ve böylece düzinelerce pınar oluşturur. Bu pınarlardan biri olan Ağlasun Çayı’nı besleyen Aksu Nehri’nin (antik adıyla Kestros) ana kolu, Hellenistik Dönemden beri Sagalassos bölgesinin doğu sınırını oluşturmaktadır. Günümüzde kentin arkasında yer alan çıplak dağlar polen analizlerine göre MS 7. yüzyıla kadar meşe, sedir ve çam ağaçlarıyla kaplıydı. Bu yamaçlar, kente kereste ticareti ve Kestros Nehri’nin güney kıyısında taşımacılık sağlamış olmalıdır.

   MÖ 2. yüzyılın başlarına kadar, güneyde Augustus’un zamanında alınan birkaç vadi dışında Sagalassos, 1200 km2’lik bir alanı kaplayan imparatorluk bölgesinin yaklaşık sınırlarını belirlemek zorundaydı. Bu bölge, sadece orman açısından zengin değil aynı zamanda güneybatı Anadolu’nun en verimli vadilerini de içeriyordu. Roma tarihçisi Livy, MÖ 189 yılındaki olayları tarif ederken şöyle der: “oldukça geniş ve her türden ekin ve meyve açısından zengin…”. Dahası, arazi inşa için kireçtaşı ve demir oksit gibi madenlere de sahiptir. En azından MS 5. yüzyıla kadar diğer madenler Sagalassos’ta ikincil bir “cam fabrikası” sağlayan Levant ve Mısır’dan cam parçalarıyla karıştırılmıştır. Bununla beraber, Sagalassos’un geniş bölgesinin önemli ekonomik katkılarından biri, keramik üretimi için muazzam kil birikintilerinin yaygın olarak var olmasıydı. Burdur düzlüğündeki Hacılar yerleşmesi, daha Son Neolitik ve İlk Kalkolitik dönemlerinde (MÖ 6500-5500) zamanının en iyi çanak çömleğini üretiyordu. İmparatorluk zamanlarında yaygın olan kaplar, tuğla ve çini kırsal kesimde varolan yerel kil kullanılarak yapılıyordu. Hellenistik Dönemde Sagalassos’ta kentin doğu banliyösünün “Çömlekçi Mahallesi” haline gelmiş merkezinden gelen kille yapılan yerel mat, kırmızı çanak çömlek geleneği vardı. Augustus döneminde bu zanaat, kentin 8 km güneyindeki bir vadiden ithal edilen çok iyi bir kille yapılmış kırmızı astarlı kapların endüstriyel üretimine dönüşmüştür. Bu “Sagalassos kırmızı astarlı çanak çömleği”, bir çeşit “doğu sigillata” Pisidia ve Batı Anadolu’ya altı yüzyıldan fazla hizmet etmiş, hatta Doğu ve Orta Akdeniz pazarları, Ostia ve Kartaca’ya kadar ulaşmıştır.

   Büyük İskender dönemindeki ve sonraları Arrianus tarafından kullanılan tarihi kaynaklar Sagalassos’u “savaşçı olduğu düşünülen Pisidialıların en gözüpek olanlarının yerleştiği küçük bir kent değil” diye tanımlar. Büyük olasılıkla bu şöhretlerini Pers kralları ve bazı düşmanları için paralı asker olarak hizmet etmeleri nedeniyle kazanmışlardır. Bu şöhretleri ayrıca Roma İmparatorluğu Dönemine kadar kamuya özgü ve mezar anıtlarında yer alan frizlerde silah betimlemelerinin neden bu kadar çok kullanıldığını ve popüler olduğunu da açıklar. Anadolu’ya olasılıkla MÖ 3. binyılın sonlarında göçmüş olan bir halk olan Pisidialılar, Luwice’den türemiş bir dil konuşurlardı. 2. binyılın ortalarından bu yana neredeyse sürekli Hititlerle savaş halinde olan çeşitli krallıklar kurmuşlardır. Sagalassos yerleşmesi de bu krallıklardan birinin sınırında yer alır.

   Pisidialıları sadece Latin ve Yunan kaynaklarından biliyoruz. Bu kaynaklara göre, MÖ erken 5. yüzyıldan beri birçok Pisidialı, Büyük Pers Kralları ya da düşmanları için paralı asker olarak hizmet etmişlerdir. Bu durum, Geç 5. yüzyıl ve sonrasında, Yunan yazarlarca sıklıkla vurgulanan Pisidialıların itaatkâr olmada başarısız olmalarından kaynaklanmaktaydı. Aslında bu dönemin başlarında MÖ 546 yılında birleştiklerinden beri Pers İmparatorluğu’nun istikrarı için sürekli bir tehdit haline gelmişlerdi. Bu tarihten önce, MÖ erken 7. yüzyıldan itibaren, Lidya Krallığı Sagalassos’un içinde yer aldığı Batı Anadolu’nun “efendisi” idi. MÖ 10. yüzyıldan itibaren Hititleri Orta Anadolu’nun bir gücü konumuna getiren Frig Krallığı ile olan ilişkileri ise hala belirsizdir.

   Sagalassos ismi büyük olasılıkla Luwice kökenlidir. MÖ 14. yüzyılın ortalarında bir Hitit kraliyet mektubunda Salawassa’nın Luwi dağ kalesi olarak bahsedilir. Ancak Tunç Çağına ait birkaç çanak çömlek parçası dışında bu dönemde bilinen bir yerleşmeyle ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Kentin batı kısmında yapılan yoğun yüzey araştırmaları sırasında o döneme ait kap parçaları toplansa da (yüzey malzemesi) 2011 yılında Sagalasssos’un en erken in situ malzemesi doğu banliyöde bir terasta –olasılıkla tarım için kullanılan- bulunmuştur ve bu malzemeler 5. yüzyıla ait çanak çömlek parçalarından oluşur. MÖ 5. yüzyıldan 2. yüzyılın sonlarına kadar Sagalassos’un MÖ geç 3. yüzyıl kent surları içindeki yaklaşık 13 hektardan beş kat daha büyük olan alana başka bir yerleşme kurulmuştur. Bu plato üzerine kurulan büyük yerleşme Düzen Tepe olarak adlandırılır ve Sagalassos’un sadece 1,8 km güneybatısında yer alır. Düzen Tepe de dik yamaçlarla, Zencirli Tepe (1784 m) üzerindeki akropolisi de ayrıca kuşatan etkileyici fakat eski bir çevre duvarı ile korunmuştur. Şaşırtıcı bir şekilde her iki yerleşme de, geçimini yoğun, hâlihazırda küçük tarımcı yerleşme örüntülerine sahip Ağlasun Vadisi’nden sağlar. Bu durum, daha küçük olan Sagalassos’taki genç erkeklerin geçimlerini sağlaması için Pers ordusunda paralı asker olarak hizmet etmesine sebep olmuş olabilir. MÖ 4. yüzyılın sonunda ve devamında, Hellenistik etkileri benimsedikleri açık olduğundan Ön Asya’daki Yunan kolonileriyle doğrudan temas kurma noktasına gelmiş olmalıdırlar. Bu tarihten önce, her iki komşu yerleşme de aynı, daha ziyade anakronistik (içinde bulunduğu zamana ait olmayan) – çini, saz dam örtü, dal örgü duvar, çok basit çanak çömlek – “Pisidia”’ya özgü (?) maddi kültürü paylaşıyordu. Düzen Tepe’de bu maddi kültür yerleşme MÖ geç 2. yüzyılda terkedilene kadar hemen hemen değişmeden kalır. Bununla beraber Sagalassos sakinleri, büyük kesme taşlarla çağdaş Yunan kentleri ya da teras duvarlarındaki gibi tamamlanmış olan depolama üniteleri inşa etmişlerdir. MÖ 300-280 yılları civarında yazılmış olan Grekçe bir yazıtta, yazılı kanunlarla birlikte yargıyı yönlendiren yönetmelikler ve ifadeler bulunmuştur. Bu yazıt, o zamana kadar Sagalassos’un yerel bir yerleşmeden Yunan kurumlarıyla bir “polis” e dönüşmüş olduğunu gösterir. Yazıt, önceki yönetmeliğe de gönderme yaptığından, bu dönüşüm MÖ 4. yüzyılın sonlarında gerçekleşmiş olmalıdır. MÖ 333 yılında, Arrianus’un yerleşmenin yerel topografyasıyla ilgili ayrıntılı ifadesinde de belirttiği gibi, Büyük İskender’in kenti ele geçirdiği dönemde Sagalassos çoktan kendinden büyük komşusu Düzen Tepe’nin boyunduruğu altına girmiştir. İşin aslı, Makedonya kralına direnerek inatçılığını resmeden Sagalassos halkı bu özelliğini MS 6. yüzyıla değin kaybetmemiş olan Ön Asya’daki nadir kentlerden biridir.

   MÖ 323 yılında İskender’in ölümünden sonra Sagalassos, önce İskender’in genç oğullarının naiplerinden biri olan Alketas’ın eline geçer. Sonra, MÖ 301 yılında, ilk kez “kral” ünvanı aldığı varsayılan, İskender’in komutanlarından Antigonos Monophthalmos’un krallığına geçer. Bu dönem, büyük olasılıkla yerel otonominin uygulandığı bir dönemdi. Sagalassos, MÖ 281 yılında Seleukos Krallığı’nın bir parçası haline gelir. Görünen o ki, özellikle onlara gümüş tetradrahmi basmalarına izin veren ve büyük olasılıkla Hellenistik kentin duvarlarını da inşa ettiren III. Antiokhos döneminde iyi ilişkiler devam ettirilmiştir. Sagalassosluların bu Seleukos öncesi tutumu ve inatçılığı, MÖ 189 yılında bu kralın Romalılara yenilmesinden sonra, kış boyunca lejyonlarını beslemek için tahıl arayan ve bölgelerine giren Roma konsülünü neden hoş karşılamadıklarını açıklar. Bu durum Romalıların muazzam yaptırımına neden olmuştur. Bu yaptırım, 1000 işçinin yıllık maaşına karşılık gelen 50 gümüş talent ile birlikte Hellenistik Dönemde kent bölgesinde yetişen ana ekin olan 40 bin ‘medimnoi’ buğday ve arpayı içerir. Bu kayıp, yaklaşık bir yüzyıl boyunca kamusal inşa çalışmalarını aksatmıştır. Ancak, yüzyıl sona ermeden yukarıda da bahsedildiği gibi, Sagalassos bölgesel olarak yayılmış, bazılarının formları Seleukos ve Ege civarında meşhur olan formlardan esinlenmiş, mat, kırmızı renkli çanak çömleği üretmeye başlamış olmalıdır.

   Sagalassos, III. Antiokhos’un yenilmesinden sonra, Bergamalı Attalidlerin, sonra da MÖ 133 yılında Roma eyaletinin eline geçmiştir. Roma Cumhuriyeti, ilk önce Attalid krallarına karşı devam eden açık savaş ve isyan yıllarından sonra tekrar sağlanan düzeni idare etmiştir. Hellenistik Sagalassos’un en önemli anıtsal yapısı, MÖ 100 yıllarında inşa edilmiş Bouleuterion (Meclis Binası) idi. Seçilmiş yaklaşık 220 üyenin oturduğu bu yapı, tamamen Yunan tipindedir ve yüzyıllar boyunca, üst ve orta kentteki tüm kamusal anıtlar etrafında odak noktası haline gelir. Bununla beraber, MÖ 64 yılında Büyük Pompey’in barışı tekrar sağlaması ve kıtayı yeniden düzenlemesinden önce, bu yüzyılın ilk yarısı gerileme veya duraklama dönemiydi. Bu durum ticareti Kilikya korsanlarından yeteri kadar zarar görmüş Pisidia’nın Pontuslu VI. Mithridates ile birliklere katıldığı üç Mithridatik savaşla sonuçlanmıştır. VI. Mithridates, Romalı açgözlü vergi toplayıcılarına karşı Ön Asya’daki birçok kentten destek almıştır. Bu dönemden sonra Sagalassos’un iskân alanı, istihkâmının ötesine, güneye ve doğuya doğru genişler. MÖ 39 ve 36 yıllarında Mark Antony bir dizi bağımlı krallık kurduğu zaman, kısa süreliğine (MÖ 39-25) Sagalassos kenti de bu krallıklardan biri olan Galatyalı aristokrat Amyntas’ın hükmü altına girer. Bu durum, kentte kralın rakiplerinin Sandalion’a geri çekilmesiyle sivil savaşa neden olur. Sandalion, çok derin olan Kestros (Aksu) kanyonuna bakan Sagalassos’un hâkimiyet alanının doğu sınırında yer alan bir kaleydi. Amyntas burayı asla ele geçiremedi. Ancak, doğudaki yeni domestik mahallede “Yunan” tipinde bir çeşme yapısının inşa edilmesinden de anlaşılacağı gibi bu dönem boyunca kent büyümeye devam etti. 1997 yılında restore edilen yapı çeşme işlevini tekrar kazandı. Olasılıkla Zeus’a adanmış bir Dor Tapınağı da aynı döneme tarihlenebilir. Sagalassos Amyntas’ın hükmündeyken, MS 270 yılına kadar süren olağanüstü derecede zengin bronz sikke basımı da başlatılmıştır.

   Roma İmparatoru Augustus’un MÖ 25 yılında Amnytas Krallığını topraklarına katması ve Galatya eyaletine çevirmesinden sonra Sagalassos, tamamen değişime uğradı. Augustus’un, hepsi Sagalossos’un 100 km’lik alanı içinde konuşlanmış, yedi yeni koloni kurması ve kolonide yaşayan 80 bin (çoğunlukla Orta İtalya’dan) kişiyle birlikte Sagalassos’un tarım ve zanaat faaliyetleri için potansiyel pazarını genişletti. Kentin soyluları, bu sömürgecilerin evyapımı kaliteli ve kırmızı astarlı kaplarını (‘sigillata’) içme ve yemek yeme için kullandıklarının farkındalardı ve bu durum yukarıda bahsi geçen “Sagalassos kırmızı astarlı çanak çömleği”, ‘Doğu Sigillata’sının endüstriyel ölçekte üretimine yatırım yapmalarını sağladı. MÖ 6 yılında, 63 km’lik bir mesafe üzerinden Pamfilya limanları ile ana kolonileri birbirine bağlayan ve Sagalassos tarafından kontrol edilen bir yol olan ‘via Sebaste’’nin inşası, kentte yürütülen ihracat için Akdeniz’e doğrudan erişim sağlamıştı. Dahası, Sagalassos’un soyluları, tarıma büyük oranda yatırım yapmış, ormanlık arazileri yakarak, tahıl ve zeytin yetiştirmek için tarım arazilerine dönüştürmüşlerdi. Augustus zamanıyla birlikte başlayan ve yaklaşık altı yüzyıl devam eden ılıman iklim sayesinde, 1400 m yükseklikte zeytin yetişebilmiştir. Tüketilen hayvan kemikleri üzerinde bulunan ağır metal izleri, kentin 3500 ila 4000 sakininin geçim ihtiyaçlarını zanaat faaliyetleriyle oldukça kirlenmiş olan hemen yakınındaki alanın üretim kapasitesiyle gidermiş olduğuna işaret etmektedir.


   Birkaç nesil içerisinde Sagalassos kentinin boyutu üç mislinden fazlasına çıkar ve sonunda 42 hektara ulaşır. MS 10 yılında hâlihazırda işleyen Anadolu’nun en eski “Roma hamamları”nı da (şimdiye kadar keşfedilmiş) içeren yeni yapılar bölgedeki İtalyan kökenli sömürgeciler nedeniyle açıkça Campania’lı ilk örnekleri taklit eder. Çoğu Augustus döneminde tamanlanan, Aşağı Agora’nın düzenlemesi, Odeon ve Apollo Klarios’a adanmış bir tapınak inşası gibi başka yapı projeleri başlatılır. Bu tapınakta, büyük olasılıkla dolaylı olarak yaşamakta olan Apollon’un koruyucu tanrısı olarak görülen Augustus’un kendisine tapınılıyordu. Augustus’un ardından gelen Tiberus’un (MS 24-37) hükmü boyunca, Anadolu’nun en eski sütunlu caddelerinden biri 290 metreye kadar genişletilmiş ve kentin yeni Güney Kapısı ile Aşağı Agora birleştirilmiştir. Bu inşa programları olasılıkla hala kent yerel yönetimince-kent sınırları dâhilinde finanse ediliyordu. Ancak Augustus’un, nüfus sayısına dayanan ve çoğu gelirin yönetimsel yerine, bölgesel hazineye aktarıldığı vergi reformları sonrasında, sıklıkla kent valilerince yürütülen gelirleri kentin düzenlenmesi için kullanma uygulaması kent soyluları arasında yaygın hale gelir. Soylular bu hizmetleri karşılığında, kent meydanlarına ya da Sütunlu Cadde’ye dikilen bir dizi heykelle onurlandırılmışlardır. Önceleri bu soylu kesim, 2009 yılında tamamiyle yeniden inşa edilen, zengin biçimde bezenmiş, 15 metre yükseklikteki Kuzeybatı Heroon (Kahramanlar Anıtı) gibi, kendi sınıfının üyeleri için zengin anıtlar dikmeye devam etmiştir. Sonra, dört aristokrat tarafından (yeniden) düzenlenen ve taş döşenen, akabinde her bir meydanın dört köşesine 14 metre uzunluktaki sütunların üzerine kendi heykellerini yerleştirdikleri Yukarı Agora’da olduğu gibi kentsel altyapıya yatırım yapmaya başlamışlardır. Julio-Claudian Hanedanı (MS 14-68) döneminde soylu sınıf, inşa politikasını sadece imparatorlar ve ailelerine adanan onursal anıtlara (ağırlıklı olarak kemerler, kapılar) çevirmişlerdir. Bu, hem yerel tanıtım hem de Roma vatandaşlığının elde edilmesini sağlamıştır. Yukarı Agora’ya önce Caligula’ya (MS 37-41) daha sonra olan imparator Cladius’a (MS 43) adanan kemerli kapı inşa edilmesinden sonra, Sagalassos’ta ilk defa Yukarı Agora’yı düzenleyen aristokratlardan birinin torununa kendi ailesi için Roma vatandaşlığı verilmiştir. Flavian Hanedanı imparatorları döneminde (MS 69-96), imparator kültü Roma vatandaşlığını elde edebilmek için başka bir araç haline gelir. Bu, Vespasianus (MS 69-79) hükümdarlığı altındaki bir kişinin, Flavian İmparatorluk evi için tanıttığı bir “belediye” kültü örneği idi. Sagalassos’ta ilk kez Roma vatandaşlığı elde eden bir aileden kadınla evlenmesiyle, kentin en önemli iki soylu ailesi birleşmiştir. Her ne kadar kentteki ilk şövalyelik Yukarı Agora’nın düzenlenmesinden sorumlu olan aristokratlardan birinin büyük torunu için verildiyse de, bu evlilikten doğan çocuklar çoktan Roma “şövalyeleri” olarak görülmüştür. Bu büyük torun aynı zamanda bu aileye Roma vatandaşlığı kazandıran Cladius kemerini yapan kişinin yeğeniydi. Ona kentin ilk şövalyeliğini kazandıran iş, şimdilerde bölgesel imparator kültünün bir parçası haline gelen Apollo Klarios (‘Klareia’) için oyunlar yaratmasıydı.

   Traianus döneminde (MS 98-117), Marcus Aurelius, Antoninus Pius ve Hadrianus dönemleri boyunca doruk noktasına ulaşan yüzyıllık bir inşa süreci başlamıştır. Bundan dolayı yerel aristokratlar, imparatorlara adanan anıtsal yapıları finanse etmeye devam etmişlerdir. Fakat şimdi bu yapılar genellikle kent halkının faydasına hizmet etmektedir. Bunlara, en az beş anıtsal çeşme yapısı - dört tanesi ‘tabernacle’ tipi olarak adlandırılan Nympheum (çeşme yapısı) ve bir Macellum (gıda pazarı) - da dâhildir. Kent soyluları, arka duvarlarındaki nişlerde ve sırasıyla onlara imparator heykelleri ve Olympos tanrıları yanında kurucularını ve aile üyelerini sütun ‘tabernacle’ veya ‘aediculae’ ile temsil etme fırsatı elde ettiklerinden özellikle ‘tabernacle’ tipinde Nympheumlara yatırım yapmayı tercih ederlerdi. Bu heykellerin çoğu, tüm ya da parçalar halinde korunagelmiştir. Bu nympheumlardan en zengin bezenmiş olanı, Marcus Aurelius döneminde (MS 161-180) Yukarı Agora’da inşa edilmiştir. 2010 yılında restore edilip tekrar işler hale getirilen bu çeşme, neredeyse kesin olarak (belki ölümünden sonra eşi tarafından) yukarıda bahsi geçen kentin en önemli iki ailesini birleştiren evlilikten olan torun T. Flavius Severianus Neon tarafından yapılmıştır. T. Flavius Severianus Neon, kent tarihinin en büyük hayırseveri haline gelmiş, “kariyerine” MS 120-125 yıllarında halk kütüphanesi inşasıyla başlamıştı. Atalarını onurlandıran bir düzineden fazla heykel nedeniyle bu yapı bir nevi hanedan anıtıydı.

   Sagalassos tarihinde görülen bir diğer önemli olay ise, MS 120 yıllarında Hadrianus’ın (MS 117-138) Pisidia’yı ‘Likya-Pamfilya’ eyaletine devretmesiyle, Sagalassos’un ‘neokoros’ ya da Pisidia’nın tümünde uygulanan imparator kültünün resmi merkezi olarak seçilmesidir. Hadrianus ayrıca, 5. yüzyılın sonlarına kadar gururla taşınan onursal “Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidia kenti” ünvanını kazandırmıştır.

   Pisidia’nın imparator kültü merkezi olarak Sagalassos, Pisidia’nın her tarafından yıllık ziyaretçileri ve temsilcileri çeken festivallere ve oyunlara ev sahipliği yapmıştır. Bu faaliyetler, kente ek gelir sağlamış ancak yerel gereksinimlerin ötesindeki boyutlarda binaların yapılmasını da beraberinde getirmiştir. Bu durum Antoninus Pius döneminde (MS 138-161) tamamlanan yeni bir imparator kültü tapınağının inşasıyla sonuçlanmıştır. “İmparatorluk Hamamları” (6500 m2 den fazla bir alanı kaplayan) Augustus dönemine ait içi doldurulmuş “Eski Hamam”ların üzerine inşa edilmiştir. Bu yeni kompleksin üzerine inşa edilmiş genişletilmiş yapay teras olasılıkla MS 165 yılında tamamlanmıştır. Aynı şekilde, 9000 kişilik yeni bir tiyatro yapısı, öncülünün üzerine inşa edilmiş ve büyük olasılıkla Marcus Aurelius döneminde (MS 161-180) açılmıştır. Ancak, kentin “aşırı harcama”ları yüzünden oditoryumun üst kısmı ve sahne yapısının ikinci katı asla tamamlanamamıştır. Hadrianus ve halefleri Antoninus Pius ve Marcus Aurelius, Sagalassos’un refahını artırmakla sorumluydu. Kendilerini ve eşlerini temsil eden yaklaşık beş metre yükseklikteki akrolit heykelleri yeni hamam kompleksinin “mermer oda”sına yerleştirilmiştir. Bu mekân, genellikle kentin görkemli geçmişini anlatan heykel teşhiri ve diğer süslemeleriyle yüksek oranda sembolik bir karaktere sahiptir.

   Severus Hanedanı’nın sonu (MS 235) – kentin iki ana caddesinin kesişme noktasındaki kemeryolu ve Aşağı Agora’daki bir nymphaeum’un inşaatı süresince- Theodosius’un hükmünün başlangıcı arasında Sagalassos’ta kamu binası faaliyetleri sekteye uğramıştır. Bu durgunluk dönemi yüzyılın sivil istikrarsızlık ve işgallerden (Gotlar, Persler) etkilenen pazar yerlerinin küçülmesinden kaynaklanmış olmalıdır. Bununla birlikte, 4. yüzyılın sonları boyunca kamusal ve özel inşaat çalışmaları devam etmiştir. MS 400 yılı civarında, Hellenistik tahkimat alanından uyarlanan ve bu nedenle kentin sadece üçte birini koruyan yeni bir kent duvar inşa edilmiş. Bu duvar, ‘Spolia’nın kullanımına rağmen, iyi inşa edilmiş duvarları özel bir tehditin neden olduğu aceleci bir yapımdan ziyade kentsel bir gururu yansıtır. Theodosius döneminde (MS 379-450), hamam kompleksi masif ve savurganca bir onarıma maruz kalmış ve birçok odanın işlevi değiştirilmiştir. Bu müdahaleyle “mermer odası” sıcak su hamamına (caldarium) dönüştürülmüştür. Devasa akrolit imparator heykelleri kaldırılarak doğu kolunda büyük bir havuz yer alan 1650 m2’lik geniş bir haç şeklindeki soğuk su odasına (frigidarium) güneydeki orijinal erkek soyunma odalarına taşınmıştır. Erken 6. yüzyıla ait bir mozaik yazıtında odanın orijinal tabanının onarıldığından bahsedilir. Kamusal bir yemek salonu olarak kullanılmış olduğundan, bu dönüşümün nedeni de açıklığa kavuşmaktadır. Bundan dolayı içi doldurulmuş havuzun üzerinde odanın dört kolunun kesiştiği yerde yapılan törenleri izleyebilmek için ahşap bir tiyatro yapısı yer alır. Önceleri, genel yemekler, imparatorları onurlandırmak için burada düzenlenmiş olmalıdır. Fakat büyük olasılıkla mekâna, Hristiyan şehitleri anmak amacıyla halk yemekleri düzenlenerek çabucak el konulmuştur. Önceden ‘mermer oda’nın giriş odası (vestibule) olarak kullanılmış olan geniş alan yeni bir havuzu olan ve abartılı bir şekilde süslenmiş frigidariuma dönüştürülmüştür. Aynı dönem süresince, daha eski bir peristilli villa (sütunlu avlusu olan) yeni inşa edilmiş kamusal ve özel kanatlarıyla oldukça büyük bir kent sarayı haline gelir. Daha şimdiden sekiz farklı katta 73 tane oda açığa çıkarılmıştır. Burası muhtemelen yeni ortaya çıkan soylu kesimden bir aristokratın konutuydu. Kent konsülleri ve valileri hala kendi ofislerinin şimdiye dek çok ağır olan finansal sorumluluklarını taşımalarına rağmen, bu yeni üst sınıfın üyeleri bölgeye(lere) imparatorluk yönetimi hizmeti vermelerinden sonra vergilemeden muaf tutulmuşlardı. Orada kentlerinden çok daha büyük arsaların sahibi olmuşlardı. Oldukça zengin olmalarına karşın, bu servetlerini kendi yaşadıkları kente bir yatırım olarak aktarmaktan vazgeçmiş, daha ziyade Sagalassos’taki lüks Kent Konağı gibi özel yapılara yatırım yapmışlardı. Bununla beraber, bu sarayın ilk olarak MS 381 yılında Konstantinapolis Konsili’ne katılmasıyla belgelenmiş Sagalassos’un piskoposlarının konutu olduğu da unutulmamalıdır.

   Sagalassos’ta Hristiyanlık yalnızca aşamalı olarak baskın din haline gelir. Kentin soyluları 6. yüzyılın ortalarına kadar hala paganizme ve ‘klasik’ kültüre sempati duyuyorlardı. 5. yüzyılın başlarında, Hellenistik bouleuterion terkedilmiş Apollo Klarios Tapınağı gibi ‘pagan’ geçmişin virane anıtları kentin ilk Hristiyan bazilikalarına dönüştürülür. Oldukça göz önünde olan konumları nedeniyle kentin peyzajında göze batar hale gelen bu kiliseler yeni dinin zafer sembolü olmaktan çok, kentin estetik görünümünü sürdürmeyi amaçlamıştır. Hristiyan sembolleri MS 450 dolaylarında sadece yerel olarak üretilen çanak çömlek üzerinde görülür ve hala Dionysos motifleriyle rekabet halindedir. Sagalassos’un Hristiyanlıkla tanışması, MS 370’lerde Arianizm (İsa’nın tanrı olarak değerlendirilmediği öğreti) ile Katoliklik arasındaki rekabet ve 5. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar devam eden St. Michael’e tapınanların (Michaelitai) zaferiyle sonuçlanan iki grup arasındaki anlaşmazlık ile 4. yüzyılın sonlarında Hristiyan ayaklanmasıyla oluşan kentsel gerilimle aynı zamana rastlar.

   5. ve 6. yüzyılın ortaları arasında birçok yapı, anıtsal boyutlarda neredeyse tamamen tekrar inşa edilmiştir. Onarımlar kent altyapısını ve kamusal anıtları da etkilemiştir. Sütunlu Cadde’nin onarımı sırasında, iki yeni anıtın dikilmesi – biri yeni ortaya çıkan bir pagan heykeli taşıyan, diğeri Julianus the Apostate (Dönek Julian - pagan inanışların icra edilmesine, mabetlerini tekrar açmalarına izin verdiği için bu lakap verilmiş) (MS 361-364) onuruna yapılmış olan - kentin bazı yöneticilerinin arasında eski ‘pagan’ kültürünün korunduğuna/direnişine tanıklık eder. MS 525-540 yıllarına tarihlenen bu yenilemelerin çoğunun, 6. yüzyılın başlarında yaşanan bazı doğal felaketler (olasılıkla deprem) sonrasında yapılan onarımlar olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte bu faaliyetler birdenbire sona erer. MS 541-42 yıllarında ara sıra ortaya çıkan veba – Anadolu’nun başka yerlerinde de olduğu gibi - olasılıkla kentsel ve kırsal nüfusun üçte birini öldürmüştür. Kendi mal varlığı için çalışan işçiler ya ölmüş ya da kaçmışken, hayatta kalan süper-elit kesimin çoğu servetini kaybetmiştir. Bu felaketten sonra Sagalassos, aşamalı olarak kentsel görünümünü kaybetmiş ve sonunda düzenli çöp toplama gibi bütün valilik hizmetlerinden vazgeçmiştir. Bu yüzden çöpler terkedilen kamusal yapılara atılmıştır. İmparatorluk Hamamları içindeki, orijinal frigidariumun doğu ‘kol’undaki ahşap tiyatro kaldırılarak yerine iki büyük fırın konulmuştur. Bu fırınlarda, aralarında Sabina, Antoninus Pius ve Faustina Minor’un akrolit heykellerinin de bulunduğu mermer heykeller kireç elde etmek için yakılmıştır. Yedi ya da sekiz daha küçük fırın heykellerin yaldızlı bronzlarını eritmek için kullanılmıştır. Bu faaliyetleri yalnızca sismik felaket durdurabilmiştir. Faustina Minor ve Marcus Aurelius heykellerinin mermer kısımlarının tümü, Hadrianus heykelinin bir bacağı ve portre başı kurtulmuştur. Eş zamanlı olarak, tarımsal faaliyetlerin artık kent içlerinde yapılmasından anlaşılacağı üzere kent geçiminde yoksullaşma ve stres artmıştır. Kent Konağı yerel bir misafirhanenin de içinde bulunduğu daha küçük birimlere bölünmüş, bazı kısımları ziraat ürünlerini depolamak için kullanılmıştır.

   MS 602-620 yıllarında yıkıcı bir depremle kentin büyük bir kısmı yok olmuş, fakat 7. yüzyıl boyunca dağınık bir şekilde yaşamını sürdürmüştür. Yüzyılın ortalarında muhtemelen Arap işgallerine karşı inşa edilmiş iki kuleli duvar ve bir zamanlar Pisidia imparator kültüne ev sahipliği yapan dağlık burun ve Sütunlu Cadde’nin güney ucu kapatılmıştır. Ayrıca MS 650 civarında yaşanan şiddetli bir kuraklık, kent bölgesindeki bazı vadilerde tarımdan hayvancılığa geçilmesine sebep olmuştur. Yüzyılın sonuna kadar, Sagalassos’taki yerleşim, birbirinden bağımsız iki küçük köye bölünmüştür. Daha önce bahsedilen kendi tahkimatıyla korunan dağlık burunda 13. yüzyıl başlarına kadar yerleşilmeye devam edilmiştir. 12. yüzyılda ‘İskender Tepe’sinin üzeri de tahkim edilmiştir. Her iki yerleşme de bir süre Ağlasun’da yaşamakta olan Selçuklularla beraber yaşamıştır. Bununla birlikte, yerleşme 13. yüzyılın başlarında terkedilmiştir. 

Sagalassos Örenyeri

Burdur ili, Ağlasun ilçesi. Güneybatı Torosların güneye bakan yamaçları üzerinde 1490-1600 metreler arasında yer alır. Ağlasun İlçesine 7 Km. Burdur İline 35 Km. Uzaklıkta olup, asfalt yolu bulunmaktadır.

Sagalassos topraklarında arkeolojik tarih,günümüzden 12bin yıl öncesine dayanır, ancak kentin yazılı kaynaklardan bilinen tarihi, Büyük İskender’in M.Ö. 333 yılındaki fethi ile başlar. İskender’in ölümünün ardından kent, kısa bir süre selefkosların idaresinde kalır. M.Ö. 281 itibariyle, Selefkoslar’ın kontrolü altına girer. M.Ö. 188-133 yılları arasında Attaloslar'ın Bergama Krallığı’nın parçası olur. M.Ö. 129’dan itibaren çeşitli Roma eyaletleri içine dahil edilen Sagalassos, son olarak M.Ö 39’da Roma’nın Galatya eyaletinin en önemli kenti olur. M.S. 5.–7.yy.larda, ardı ardına gelen depremler ve özellikle Arap saldırıları ile bölgenin nüfus yitirmesine paralel olarak Sagalassos terk edilme sürecine girer.

Sagalassos antik kenti, büyük ölçekli bir hinterland kenti olarak, liman kentlerinden önemli farklılıklar gösterir. Sagalassos araştırma projesinin geniş kapsamlı disiplinlerarası çalışmaları ile, bu nitelikte bir kentte, mimarlık, üretim, tüketim, ticaret ve yaşam, hakkında detaylı kanıtılar elde edilmekte ve böylelikle tarihin az bilinen yönlerine ışık tutmaktadır. Kent ayrıca yaklaşık 1000 yıl boyunca devam etmiş bir seramik üretim merkezi olmak bakımından çok önemlidir. Sagalassos’ta üretilmiş seramiklerin sadece Anadolu içine değil, Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’nın önemli antik kentlerine ticaret yoluyla ulaştığı bilinmektedir. Tarihlenebilen Sagalassos seramikleri, bu sebeple bilimsel açıdan da önem taşırlar.

Sagalassos ve bölgesinin bir diğer önemli özelliği, bölgede Erken Demir Çağı’ndan, Helenistik Dönem’e geçiş hakkında az bilinen noktaları aydınlatacak kalıntılara sahip olmasıdır. Erken Demir Çağında, yerleşimin, mevcut anıtsal kent merkezinin güneybatısında yer alan Tepe Düzen üzerinde yer almış olduğu, daha sonra muhtemelen su sıkıntısı sebebiyle, Sagalassos’un, kazılarla açığa çıkarılan yamaçlara taşındığı tahmin edilmektedir. Aynı zamanda, Sagalassos bölgesi, Geç Antik Dönem’den Bizans Dönemi’ne geçiş ve Orta Bizans Dönemi’ne kadar olan tarihi sürecin daha iyi tanınması açısından da bilimsel potansiyele sahiptir. Sagalassos’un en önemli şansı, terk edilmesinin ardından kısa sürede erozyon tabakaları altında neredeyse, el değmeden korunmuş olmasıdır. Bunda ulaşımının kolay olmayışı da etkili olmuş olmalıdır.

Kentin Batılılar tarafından ilk keşfi, Fransız gezgin Paul Lucas tarafından yapılmıştır. Kalıntıların Sagalassos antik kentine ait olduğu, İngiliz rahip F. Arundell tarafından belirlenmiştir. 1884-1886 yılları arasında Polonyalı Kont K. Lanckoronski kapsamlı mimari ve epigrafik çalışmalar yürütmüştür. 1972-1974 yılları arasında Avusturyalı R. Fleischer ve ekibi genel bir yüzey araştırmasına başlamış ve özellikle Kuzeybatı Heroon’u çalışmıştır. 1986-1989 yıllarında Galler Üniversitesi’nden S. Mitchell başkanlığında ve M. Waelkens’ın da dahil olduğu bir ekip Pisidya Yüzey Araştırmaları Projesi içinde Sagalassos’u çalışmıştır. Kentin anıtsal merkezinde, yüzeyde görünen tüm mimari kalıntılar incelenmiştir. 1989’da Burdur Müzesi ve Marc Waelkens ortaklığında ile bir kurtarma kazısı yürürütülmüş, 1990 senesinde, Sagalassos, Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında yürütülen, Bakanlar Kurulu kararlı bir kazı projesi haline gelmiştir.

Kazılar, antik kentin bir süreç içerisinde terk edildiğini ve bu süreçte, kullanılabilecek durumdaki çoğu yapı malzemesi ve eşyanın bilinçli şekilde alındığını göstermektedir. Bununla beraber, anıtlar ve birçok alanda heykeller, kısa sürede erozyon tabakaları altında kalarak yıkıldıkları vaziyette korunmuş olarak bulunmaktadırlar.

Kentin en önemli tapınaklarından birinin (Dor Tapınağı), cella duvarları kısmen ayaktadır. Büyük tiyatronun caveası ve sahne binasının büyük bir kısmı in-situ durumdadır. Kazılarla, bugüne kadar Yukarı ve Aşağı Agora ile bunların çevresindeki yapılar ve büyük tiyatro yakınlarındaki bazı anıtlar açığa çıkarılmıştır. Roma Hamamı, Agora çeşmeleri, Hadrian Çeşmesi, Geç Helenistik Çeşme, Neon Kütüphanesi, Agora dükkanları, Sütunlu Cadde, Bouleuterion, Heroon, Antoninler Çeşmesi, Makellum ve Odeion gibi anıtsal merkezin kentsel dokusunu oluşturan yapılar oldukça iyi korunmuş durumda bulunmuşlardır; son iki anıt üzerinde halen kazı çalışılmaları devam etmektedir. Kent merkezinin doğusunda en az 40 odalı büyük bir konut kompleksi açığa çıkarılmaktadır. Çömlekçiler mahallesinde de çeşitli atölye ve fırınlar bulunmuştur. Jeofizik çalışmaları bu “üretim mahallesinin” çok geniş bir alana yayıldığını ve çok sayıda fırının toprak altında korunmuş durumda olduğunu göstermiştir.

Sagalassos’ta, bozulmada en etkin faktör donma-çözülme döngüleridir. Antik kent yılın büyük kısmını kar altında geçirir. Bu sebeple yeni kazılmış mimari kalıntıların sezon içinde koruma müdahalesi görmesi gerekmektedir. Yine iklim koşulları sebebiyle, daha hassas alanlar, örneğin mozaik zeminler açıkta bırakılamazlar. Bu sebeple sezon boyunca geniş bir konservatör ve restoratör-mimar ekibi alanda çalışmaktadır. Ören yeri içinde tüm yapı kalıntıları gerekli bakım ve onarım programları içinde ele alınmaktadırlar.

  
98 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın