• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
ÇORUM TURU TEKNİK PROGRAM

ÇORUM TURU TEKNİK PROGRAM
TEKNİK ÇORUM  TURU BİLGİLENDİRMESİ
İL PLAKA KODU: 19
YÜZÖLÇÜM: 1.283.300,00 Km2
İL  TELEFON KODU: 364
RAKIM:801m
NÜFUS:535.405
ANKARA-ÇORUM :

             3 sa.(Molasız) (247 km)

 

 

ÖRNEK PROGRAM:

'' ÇORUM - HATTUŞAŞ - ALACAHÖYÜK - YAZILIKAYA  TURU ''

Sabah saat 07.30 da Sıhhiye Sezenler Sokak Atatürk Lisesi önünde buluşma ve hareket.Gerekli molalar sonrasında ilk durağımız Türkiye’de ilk milli kazı çalışmalarının yapıldığı Alacahöyük olacaktır.Alacahöyük, Tunç Çağı ve Hitit döneminin önemli bir dinsel tören ve sanat merkezidir.10 metre genişliğe sahip sfenksli kapı,Alacahöyük’ün en ilgi çeken yapısıdır. Ankara Anadolu Medeniyetleri müzesindeki altın ve bronz buluntuların ve Sıhhiye’deki Ankara’nın sembolü Hitit Kült sembolünün bulunduğu Kral mezarlarının görülmesinden sonra Çorum şehir merkezine hareket.Çorum’un sembollerinden olan Saat Kulesi ve Ulu Cami gezileri ardından restoranda öğle yemeğimizi alıyoruz.Leblebi alışverişi için vereceğimiz serbest zaman sonrasında UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan Hitit İmparatorluğu’nun başkenti Hattuşaş'a hareket.Bu yerleşim alanını gezdikten sonra Yazılıkaya’ya hareket. Anadolu’nun önemli açık hava mabetlerinden biri olan duvarlarına onlarca tanrının resmedildiği Yazılıkaya bir açık hava madedidir.Burada  90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratık figürü kayalar üzerine işlenmiştir. Yazılıkaya'yı gezdikten sonra Ankara’ya doğru hareket ediyoruz.Gerekli molalarımız ile birlikte 22.00 sularında Ankara’ya varış.
ANAHTAR KAVRAMLARHATUŞAŞ-ALACAHÖYÜK-İSKİLİP DOLMA-LEBLEBİ-BALTACI MEHMET PAŞA-İSKİLİPLİ ATIF HOCA-AKŞEMSEDDİN
ŞEHİRİN ADI

Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nin II.Cildi 407.sahifesinde bölgenin havasının astım hastalarına iyi gelmesi nedeniyle, Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan hasta oğlu Yakup Mirza’ yı ve yüzlerce çorluyu (bakımsız, zayıf, hastaları) buraya göndermiş ve bunlar sağlıklarına kavuşmuşlardır. Bundan dolayı şehre Çorum denilmiştir.

Çorum’un çevresinin dağlarla çevrili oldukça geniş bir ova olmasından dolayı (Çevrim) denildiği, halk ağzında Çorum’a dönüştüğü söylenmektedir.

Çorum (önceleri bazen Çorumlu) Türklerin bölgeye gelmesiyle bu adı almıştır. Çorum veya Çorumlu adının Oğuz boylarından Alayunt’lu boyunun bir oymağına ait olduğu belirtilmektedir.




Çorum Hakkında Genel Bilgiler

Çorum, Türkiye’nin Orta Karadeniz bölümünde yer alan bir şehirdir. Doğusunda Amasya, Güneyinde Yozgat, kuzeyinde ise Sinop yer almaktadır. 288 bin civarında nüfusa sahip olan Çorum’un rakımı ise 810 metredir. 13 ilçesi bulunan Çorum’un en ünlü ilçeleri Osmancık ve Mecitözü’dür. Osmancık ilçesi ününü pirincinden dolayı almıştır.

Karasal bir iklime sahip olan Çorum’un 20 km uzağından fay hattı geçmektedir. Yeşilırmak, Kızılırmak önemli akarsuları, Çorum Ovası ve Dedesli Ovası önemli ovalarındandır. Kartal Dağı’da Çorum sınırları içerisinde yer almaktadır. Sanayinin gelişemediği ilde halk geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır.

Karadeniz Bölgesinin İç Anadolu’ya açılan kapısı olan Çorum İli , Anadolu kültür mozayiği içerisinde eşsiz bir konuma sahiptir. Günümüzden 7 bin yıl öncesine ait kültürel verilere rastlanan Çorum’da, ilk organize devleti kuran Hititlerin ilk başkenti Hattuşa bulunmaktadır.





 Hattuşa Anadolu’nun kalbinde, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alınmış ülkemizdeki 9 değerden biridir. Hitit uygarlığı en az Mısır Uygarlığı kadar eski ve zengin bir uygarlıktır. Hititlerle Mısırlılar arasında yapılan Kadeş Antlaşması metin tabletleri Boğazköy’de bulunmuştur.

Hititlerin diğer önemli kült (dini) merkezlerinden sayılan, arkeolojide Arinna olarak bilinen Alacahöyük Ören Yeri; 13 Kral Mezarı , Hatti Tunç Güneş Kursu ve Sfenksli Kapıları ile görülmeye değer tarihi bir yerdir. Ulu Önder Büyük Atatürk’ün bizzat direktifleriyle ilk milli kazılarımızın başlangıç noktası olması ile de önem arzeder.

Çorum Tarihçesi

Çorum Türkiye’nin ve dünyanın en eski yerleşim yerlerinden birisidir. Çalışmalar ve bulgular Çorum’un tarihinin MÖ 4000 yıllara kadar gittiğini varsaymaktadır. Bilinen ilk devlet Hititlerdir. Zamanla Frigler, Kimmerler, Asurlular hakimiyet sürmüştür. Roma ve Bizans İmparatorluğu’nun da bölgede hüküm sürdüğü bilinmektedir. 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi ile Çorum Türklere geçmiş ve Anadolu’nun kapıları Türklere açılmıştır.





   ÇORUM  TURU TEKNİK PROGRAM




PROGRAM KOMPOZİSYONU:

ŞEHİR BİLGİLENDİRMESİ
DESTİNASYON
COĞRAFYA                  
TARİH           
DİN

  EDEBİYAT           
SEMBOLLER   
AKILDA KALANLAR
TERMAL SU 
 

 


 AKARSULAR
 
 
 
 DAĞLAR
  
 
 GÖLLER
 
 
 
KİŞİLER
DÜĞÜN
 
 
 
 
DOĞUM 
TATLILAR
 
 
 
 
YEMEKLER 
TÜRKÜLER  
OYUNCULAR
YAZARLAR
SİYASETÇİ
 
OTELLER
RESTORANTLAR
ALIŞVERİŞ
KÜLTÜR
 
TEKNİK  NOKTALAR

HATIRLATMALAR

ÇORUM  TURUNDA BAŞLICA GEZİ NOKTALARI
KENT GASTRONOMİSİ

Leblebisi ile ünlü olan Çorum, yöresel yemekler bakımından oldukça zengindir.
İlin özgün yemekleri arasında Mayalı , (Saç Mayalısı, Tava Mayalısı) , Yanıç , Cızlak , Kömbe, Oğmaç, Hingal, Haşhaşlı Çörek, Borhani (Hamurlu, Yumurtalı, Mantarlı) Helise, Çullama, Madımak, Tirit , İskilip Dolması , Keşkek, Kara Çuval Helvası, Hedik, Teltel, Has Baklava sayılabilir.


            
RESTORANT VE SET MENÜ BİLGİLERİ

ÖĞLE YEMEĞİ
                                       
MENÜ:
 


 
OTEL BİLGİLERİ
 
                                                                 
 
 
                                                                 
 

ÇORUM  PROGRAMI YOL(KM) VE YAKIT BİLGİSİ

TESİS BİLGİLERİ:...TESİSLERİ-

HATTUŞA-BOĞAZKALE                               

 

       Mısır, Babil ve Mitanni gibi Eski Doğu’nun büyük güçlerinden biri olan Hititler, yaklaşık M.Ö. 1200 yıllarına kadar Anadolu’nun büyük bir kısmına ve zaman zaman da Kuzey Suriye’ye hükmetmişlerdir.  Bu İmparatorluğun başkenti Hattuşa,  Çorum’un 80 kilometre güneybatısında,  Boğazkale ilçesindedir.  Bölge 1988 yılında Tarihi Milli Parklar statüsüne alınmıştır.

      Hattuşa 1834 yılında Fransız mimar Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Bu sadece Hattuşa’nın keşfi değil, tamamen unutulmuş olan Hititlerin keşfi olarak da algılanabilir.  1893-94’te Ernest Chantre’nin birkaç sondaj yapmasına ve ilk çivi yazılı tabletleri yayınlamasına kadar ki dönemde pek çok bilim adamı ve gezgin Hattuşa’yı ziyaret etmiştir. Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’in desteğini alan aynı müzenin konservatörü Theodor Makridi Bey, 1906 yılında ilk büyük çaplı kazıyı başlatır, zamanın çiviyazısı uzmanı Assiriyolog Hugo Winckler’i de kazı heyetine alarak, burasının Hitit başkenti Hattuşa olduğunu tespit ederler. 1931-39 yılları arasında ve 2.  Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952’de yeniden başlatılan kazılar, kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

      İlk yerleşim izleri, Kalkolitik (Taş) Çağ’a kadar (M.Ö. 5000) inmektedir.  Kesintisiz yerleşmeye başlanılması ise,  Eski Tunç Çağı’nın sonlarına (M.Ö. 3000)  doğru olmuştur. Bölgenin yerli halkı olan Hattiler, burada bir kent kurup, Hattuş adını vermişlerdir.

     M. Ö 20.  yüzyıl’da Orta Dicle Bölgesi’nden gelen Assurlu tüccarlar,  Hatti yerleşmesinin hemen dışında,  bir Karum,  (bir ticaret kolonisi) kurmuşlardır.  Bu yıllarda Kaniş/Neşa’nın (Kayseri yanındaki günümüz Kültepe’si) denetimi altındaki,  Assur Ticaret Kolonileri,  Güneydoğu ve Orta Anadolu’ya yayılmıştır.  Adının Hattuş olduğu bilinen bu yerleşimi M. Ö 1700’lerde ilk Hitit Büyük Kral’ı Kuşşara’lı Kral Anitta yıkmıştır.

     Hitit yazılı kaynaklarından anlaşıldığına göre, I. Hattuşili’nin iktidara gelmesiyle (M.Ö. 1665-1640) Hattuşa,  Hititlerin başkenti olmuştur.

     Hitit İmparatorluk döneminde,  yani M. Ö 14 ve 13.  yüzyıllarda,  şehir yaklaşık olarak altı kilometre uzunluğunda bir surla çevrilmiştir.  Daha geç bir imar evresinde bu surların önüne ikinci bir duvar daha örülerek,  kent daha sıkı bir savunmaya alınmıştır.  Bu yeni sur üzerinde bulunan,  anıtsal şehir kapılarının çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiştir.  Güney batıda,  dış yüzünde aslan yontuları bulunan Aslanlı Kapı’yla,  iç yüzünde,  silahlı tanrının bulunduğu Kral Kapı,  bunların en önemlileridir.  Kentin güney ucundaki Yer Kapı’nın özel bir rolü olmalıydı.  Burada 30 m.  yüksekliğinde,  250 m.  uzunluğunda ve 80 m.  genişliğinde bir toprak set oluşturulmuştur.  Bu set üzerinden geçen kent surunun ortalarında Sfenksli Kapı yer alır.  Bu kapının tam altında, Hatuşa’nın bugün içinden geçilebilen tek potern (tünel)  vardır. 71 m. uzunluğunda ve 3 m. yüksekliğindeki poternden geçilerek sur dışına çıkılmaktadır.

      Şehirde ayakta kalmış, izlenebilen yapıların büyük bölümü, surlar gibi, M.Ö 13. yy.’ dan kalmadır. Kraliyet yapılarının yer aldığı Büyükkale’de, direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonuyla,  büyük bir saraya ait kalıntılar ortaya çıkartılmıştır.

      Hitit metinlerinde sık sık “Hattuşa Ülkesinin bin tanrısından” söz edilmektedir.  Kuşkusuz bu tanrıların çoğu İmparatorluk başkenti Hattuşa’da kendilerine bir tapınım yeri edinebilmişlerdir.  Başkent Hattuşa’da bugüne kadar 31 yapı,  tapınak olarak tanımlanmıştır.  Hattuşa’nın en büyük dini yapısı olan Büyük Tapınak,  aşağı şehirdeki konutların ortasında tek tapınak olarak yükselir. İki kült odası olduğu için tapınak, imparatorluğun tanrılarının en büyükleri olan fırtına tanrısı  ile Arinna’nın güneş tanrıça’sına adanmış olmalıdır.

     Yukarı şehir’de tapınaklar yanında, kraliyet saraylarının bulunduğu Büyükkale’nin önünde, resmi işlere ayrılmış, bazı anıtsal yapılar açığa çıkartılmıştır.  Şehrin bu bölümünde, son Hitit Büyük Kralı II.Şuppiluliuma’ nın Luvi hiyeroglifleriyle, taş üzerine kazınmış, kendisi ve babası IV. Tuthaliya’nın yaptığı işleri anlatan iki büyük yazıt bulunmaktadır.

      Hattuşa’da son yıllarda yapılan kazıların ağırlık noktasını şehrin,  hatta Hitit devletinin ekonomisine ışık tutan kazılar oluşturmuştur.  İmparatorluk döneminde,  M.Ö. 13. yy.’a tarihlenen şehrin Büyükkaya sırtında, büyük boyutlarda, sayıları 11’ i bulan yeraltı siloları bulunmuştur.

     Hitit İmparatorluğu’nun M. Ö 1200 yıllarından hemen sonra yıkılmasıyla,  Anadolu Tunç Çağları da sona erer.  Bununla beraber,  Hattuşa şehrinin arazisinin yerleşim tarihi devam eder.  M. Ö 12.  yüzyılın başlarında,  Erken Demir Çağı’na tarihlenen yeni yerleşme,  Frig etkilerini yansıtan bir taşra kasabasına dönüşüp büyümeye başlaması ancak, M.Ö 8. yy.’ da gerçekleşir. Yerleşim, Pers döneminde de devam etmiştir. Hellenistik, Galat, Roma ve Bizans’a ait yerleşme ve tahkimat izleri de görülmektedir.










YAZILIKAYA TAPINAĞI                                 

 

    

 

 Hattuşa’nın en büyük ve en etkileyici kutsal mekanı, şehrin dışında yer alan,  yüksek kayalar arasına saklanmış Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’dır. Tapınak’ta 90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratıklar kaya yüzeyine işlenmiştir.

       Tanrı ve tanrıça dizileri, İmparatorluk panteonunun baş tanrıları olan fırtına tanrısı ve güneş tanrıçası’ nın maiyetini oluşturuyordu. Bu yorum sonucunda; Yazılıkaya “Yeni yıl şenlikleri evi” olarak tanımlanabilir. Hitit kült (dini tören) metinlerine göre yeni yıl ve ilkbahar törenlerinde bir araya gelen tüm tanrılar “fırtına tanrısı’nın evi’nde” toplanırlardı. Bu şenlikte kentin diğer tüm tapınaklarından tanrı heykellerinin törensel bir alayla Yazılıkaya’ ya taşınmış olabileceği değerlendirilmektedir.

       Yazılıkaya A Odasında kayaya işlenmiş kabartma figürlerin özel bir düzeni ve tertibi vardır.  Burada sol kaya yüzeyinde ikisi dışında yalnız tanrılar,  buna karşın sağ tarafta da yalnız tanrıçalar belirtilmiştir.  Ana sahnede fırtına tanrısı ile eşi güneş tanrıçası ve ortak çocuklarının karşılaşması tasvir edilmiştir.  Ana sahnenin karşısındaki duvarda daha büyük boyutlarda büyük Kral IV.  Tuthaliya işlenmiştir.  Kral, güneş tanrısı’nın törensel kıyafetinde,  elinde egemenlik sembolü olan ucu kıvrık asa tutar durumda,  iki tepe üzerinde tasvir edilmiştir. Bu kutsal alanın bu kral tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.

      B Odasındaki kabartmalar ana odadaki gibi kuşaklar halinde değildir; yan duvarlara dört bağımsız figür işlenmiştir. A Odası’nın başlangıcında tanrılar geçidinde de tasvir edilen ve orak biçimli kılıç taşıyan oniki tanrı ve “Kılıç Tanrısı” Nergal, öbür dünya ile ilişki kuran yeraltı tanrıları anlamında olmalıdır.  Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın koruyucu tanrısı olan Şarruma, krala sarılmış ve ona yol gösteren bir durumda tasvir edilmiştir. Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın ismi hiyeroglif yazıyla belirtilmiştir.








 






 





ALACAHÖYÜK                                    

 

    Çorum’un 45 km. güneybatısında, Ankara’nın 160 km. doğusundadır.

    Eski Tunç Çağı ve Hitit çağında çok önemli bir kült (dini tören) ve sanat merkezi olan Alacahöyük’te 4 uygarlık çağı açığa çıkartılmıştır.

    Alacahöyük’te 1. uygarlık çağı, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu-Osmanlı dönemleri ile temsil edilmektedir. 1. kültür katta, Geç Frig çağında höyüğün her yanı iskan edilmiştir. Küçük evlerden oluşan bu kat, seramiğine göre,  M.Ö. 650’den daha eski değildir.

    Mabedi, büyük yapıları, özel-blok evleri, sokakları, büyük küçük su kanalları,  şehir suru, biri kabartmalı ortastadlarla süslü sfenksli, diğeri poternli anıtsal kapılarıyla Hitit İmparatorluk Çağı’nın müstahkem olmayan, düz ovaya kurulan tipik temsilcisi höyüğün 2. kültür katını oluşturur.

    Kalker temel üzerine andezit bloklarla inşa edilmiş olan Sfenksli Kapının genişliği 10 metredir. O, bir yolla bağlandığı büyük mabedin anıtsal geçididir.

    Alacahöyük 3. uygarlık katını Eski Tunç Çağı (M. Ö 2500-2000) oluşturur.  Hitit kültürüne kaynaklık eden kültürlerin önde geleni olan yerli Hatti uygarlığı’nın aydınlanmasında çok katkıları olan Alacahöyük Eski Tunç Çağı hanedan mezarları,  bu çağın en önemli buluntularıdır. İntramural mezarlar özel olarak ayrılmış bir alanda toplanmıştır. Dört yanı taşla örülmüş dikdörtgen mezarlar ahşap hatıllarla(kiriş) kapatılmış, damları üzerine kurban edilmiş sığır başları,  bacakları yerleştirilmiştir. Altın, gümüş, elektrum, bakır, tunç, demir ve değerli taşlardan oluşan zengin ölü hediyeleri onların hanedana ait olduklarını göstermektedir. Çoğu altın, gümüş kapların dövme, dökme, kakma teknikleri, altın mücevheratın ince süsleri uzun bir gelişmenin ürünleridir.

       4. kültür katını oluşturan Geç Kalkolitik Çağ ana toprak üzerine kurulmuş ilk uygarlıktır.



























.
TOPLUMSAL MİRAS
KATEGORİ
GASTRONOMİ                  
KÜLTÜR

  ALIŞVERİŞ           
YÖRESEL   
ÜNLÜLER
 DEYİMLER
 
 
 
 ATASÖZLERİ
 
 
ŞİVE
 
 
 
DÜĞÜN
 
 
 
 
ADETLER
 
DOĞUM 
TATLILAR
 
 
 
 
YEMEKLER 
TÜRKÜLER 
BİLİNDİK KİŞİ

Akşemseddin (1390–1459): Asıl adı Mehmet Şemsettin’dir.1390 yılında doğmuştur.Osmanlı İmparatorluğunun büyük bir din bilgini ve aynı zamanda hekimdir.Hacı Bayram Veli'nin öğrencisi olup,Bayramilik tarikatının halifelerindendir.İzmit ve Göynük’te müderrislik yapmıştır.Fatih Sultan Mehmet’in arzusu üzerine arkadaşı Akbıyık Abdullah ile İstanbul’un fethinde bulunmuş ve Türk ordusunun manevi gücünü artırmada büyük rol oynamıştır. Eyyüb Sultan’ın mezarını bulması ile büyük ün kazanmıştır. Göynük’te vefat etmiştir .

Baltacı Mehmet Paşa (1660–1712): Adını 1711 yılında Prut savaşı ile duyurmuştur. Genç yaşta askeriyeye girmiş ve sarayda görev almayı başarmıştır.  lll.Ahmet zamanında önce vezirliğe, ardından baş vezirliğe getirildi. 1712 yılında Limni adasında sürgünde iken ölmüştür.

 

OYUNCULAR
FUTBOLCU
YAZARLAR
SİYASETÇİ
GİRİŞİMCİ
KAHRAMAN
ŞARKICI/TÜRKÜCÜ
TALKSHOW
 
OTELLER
RESTORANTLAR
ALIŞVERİŞ
KÜLTÜR
 
GEZİ NOTLARI


HATIRLATMALAR
TEKNİK AMASRA BARTIN TURU
ESKİŞEHİR TURU TEKNİK PROGRAM
TEKNİK BARTIN AMASRA  TURU BİLGİLENDİRMESİ
İL PLAKA KODU: 74
YÜZÖLÇÜM:  2120Km2
İL  TELEFON KODU: 378 RAKIM:25m
NÜFUS:205.834
ANKARA-AMASRA:3 sa. 42 dk. (306 km)

 

ÖRNEK PROGRAM
BLOG YAZISI:

Amasra Kalesi: İki ana kütleden oluşmaktadır. Boztepe Adası’nda ve Zindan Mahallesi’nde yer alan kütleler “Boztepe Kemeri” denilen bir köprü ile bağlanmaktadır. Boztepe’de yer alan ve “Sormagir Kalesi” de denilen yapı Roma dönemine aittir. Kalenin güney surları 200 m. olup, üzerinde 6 burç bulunmaktadır. Zindan Mahallesi’nde bulunan kısım ise 300 m. uzunluğunda ve 50 m. genişliğinde bir alan çevrelemektedir. Ortalama yüksekliği 17 m’dir. Amasra Kalesi özellikle Cenevizliler tarafından yoğun biçimde kullanılmış, 14. ve 15. yüzyıllarda ciddi onarımlar görmüştür.


ANAHTAR KAVRAMLARBarış Akasrsu,Balık,Bartın Çileği,Ağlayan Ağaç,Çöven Ekmeği,Kadınlar Pazarı
ŞEHİRİN ADI
Sesamos, Amastedos,Amastris, Amasra,





Üç bin yılı aşan tarihi boyunca Amasra; bağımsız site, müstemleke, küçük krallık, eyalet merkezi ve metro polis dönemlerinden geçmiş; zaman zaman önemini yitirmiş, unutulmuş, köyleşmiş fakat hiç bir zaman terk edilmemiştir. Bu uzun kent hayatının, çok sınırlı ve dar bir alan üzerinde süregelmesi, her dönemin, önceki dönemlerin izlerini yok etmesi gibi bir realiteyi zorunlu kılmıştır. Bunda yerleşme, savunma ihtiyaçlarının olduğu kadar, inanç farklılıklarının da payı söz konusudur.
Fakat 13.yy’da Cenovalıların kaleleri ele geçirmeleri ve yalnızca bu savunma yapıları ile limanlardan yararlanmalarıyla,ilk çağ kalıntılarının doldurduğu güneydeki düzlük olduğu gibi bırakılmış ve bu doğal koruma 19.yy sonlarına kadar bozulmamıştır. Yüzyılımıza doğru, Amasra’yı kalkındıracak girişimler gündeme gelince, henüz eski eser bilincinin yeşermediği bir sırada, ayakta kalan ne varsa son bir kez daha tahribe uğramıştır. Bununla birlikte ilk ve orta çağ yerleşimlerinin zemini en azından 1-2 metrelik bir toprak örtüsüyle kapandığına göre, tabiat ananın yinede epeyce bir şeyi koruduğu düşünülebilir.





Toprak altında kalarak korunma şansı olmayan bir anıtsal eserde Kuş Kayasıdır. Çünkü o yüzyıllardır kullanılan karayolunun geçtiği yamaçtaki kayalara oyulmuştur. İsmini 2 metrelik boyuyla Roma lejyonlarının sınırsız gücünü temsil eden kartal oymasından alan bu eser Amasra’nın belki de en önemli tarihsel varlığıdır. Kuş Kayası, Anadolu’da bir başka örneği bulunmayan biricik Roma dönemi yol anıtıdır. Roma İmparatorluğu Doğu Eyaletleri İnşa Ordusu Komutanı ve Bitinya - Pontus Valisi Galius Julius Aguilla tarafından Roma yol ağının bir parçası olarak İmparatorun anısına yaptırılan bu anıt; Yufka kabartma tekniğiyle kayalara oyulmuş kral heykeli ve Roma hakimiyet kartalı ile birbirini tamamlayan iki kitabe, oturma sedirleri ve kaya nişlerinden oluşmaktadır. Kitabelerde;







’’Devletler arası barışın ve dostluğun anısına imparator Cermonius’un yüceliği için G.J. Aguilla dağı yardı ve bu dinlenme yerini kendi özel ödeneği ile yaptırdı.’’ ifadesi bulunmaktadır. Kuş kayasını Karadeniz’e bakan yamaçta bırakıp, o denizin kıyılarına indiğimizde Kefaser, Kuşna, Harsa, Felengit isimli küçük koy ve girintilerin bütün yakın kıyıyı süslediğini görürüz.



Şimdilerde tatilcilerin uğrak yeri olan bu gizli köşelere, antik rıhtımda demirlemiş ’Gezmeye Motor’ yazan sandallarla gidilir. Küçük ve Büyük liman ise her mevsim fırışka rüzgarlarıyla yelkencilere kucak açmaktadır. Denizden ve rüzgardan aldıkları güçle günbatımlarında ufku arşınlayan yelkenlilerin seyrine doymak çok zor olacaktır. Küçük hamamından Bedestenine, Roma yolu Köprülerinden Cenova armalı kalesine kadar, tarihi kollarında taşıyan Amasra sokaklarını birer ikişer dolaşmak ve gene doğadan insana uzanan ikramı günbatımında balık lokantalarında tadabilmek için yolara düşülür.




Çekiciler çarşısının, el emeği göz nuru ahşap eşyaları, hasır işleri, gemi maketleri, şimşir kaşıkları hepsi doğadan alınıp işlenmiştir. Her zaman mevsimin en taze sebze ve meyvelerini, dağ çileğinden böğürtlenine kadar pazara indiren komşu köylü kadınlarda, Karalardan kara, kap kara kömürü Karadeniz’in kıyıcığında toprağın altından gün ışığına çıkaranlarda, sabah alacasından ay karanlığı gecelere kadar balık peşinde koşanlarda hep doğadan alınıp insana verilen nimetlerin manzarasıdır Amasra’da göreceğiniz.Amasra bütün tarihi boyunca hep bir liman kenti karakteriyle bilinmiş, Amasralılarda hep uzaklardan gelen ve uzaklara giden insanlarla alışverişi olan, ondan öğrenen, ona karşı hep esnek ve ince davranan, misafirperver olarak yaşamışlardır. Bu günde Amasra’nın en sevimli karakteri işte bu liman kenti insanın görmüş geçirmiş, bilge, hoşgörülü ve ikramı seven tarzıdır.



Limanının işlek zamanlarında Sormagir mahallesindeki gemici pazarında makaradan halata bir çok gemi malzemesi ile yerel meyve ve sebzeyi ziyaretçilerine ikram eden Amasralı bugünde aynı kökten gelen ağaç işlerini Çekiciler çarşısında sunmaktadır, Aynı damak tadını Balık Lokantalarında ikram etmektedir. Hele o beş ayrı tepeden Amasra’ya bakma, şafağın söküşünden gurup vaktine kadar binbir ışıkla binbir panorama. Amasra gizli bir hazine sandığı gibi gözünüze, gönlünüze ve damağınıza tat verecek birçok pırlantaya sahip olarak beklemektedir.



 
Çeşitli kaynaklar ve kentin içinde, çevresinde görülen arkeolojik kalıntılar Amasra’nın uzun geçmişinin aşamalarına işaret ederler. Amasra bir gemi tezgahları merkezi, bir kale ve bir sığınak ve yatak limanı kasabasından, geçen yüzyılın içlerinde bu bölgede maden kömürünün bulunması ile, bir kömür istihsal ve yollama merkezi haline gelmiştir. Aynı zamanda 1950 li yıllardan başlayarak sevilen bir dinlenme ve plaj yeri olarak iç turizmde kendinden söz ettirmiş, Ege ve Akdeniz’in ünlendiği 80 li yıllara kadar da Ankara’nın sayfiyesi olmuştur. Cumhuriyetin zor yıllarının aşıldığı bu günlerde Amasra ve Amasralılar ülkenin ilk gezginlerine kucak açmışlardır. İlk ev pansiyonculuğu Amasra’da yaygınlaşmış, büyük kentlerin insanları ilk seyahatlerini bu küçük kasabaya yapar olmuşlardır. İstanbul kentinin gezginleri de Etrüsk ve Tırhan vapurlarıyla yaptıkları Karadeniz seyahatlerinde, Amasra’yı ziyaretlerini unutamamışlardır.












Gelin bizde bir yerinden başlayalım gezmeye; Karadeniz’i gizleyen son dağları aşıp kıvrıla kıvrıla Amasra’ya inmeden, bakacak tepesinden kuşbakışı göreceksiniz kenti. Fakat bu keyifli noktadan bakışta küçük limanı kapalı bir deniz, Büyük ada (tavşan adası) ve ikinci ada Boztepe’yi ana karanın bir uzantısı gibi göreceksiniz. Her iki limanında bütün açıklığıyla göründüğü, adanın karadan bağımsızlığını ilan ettiği seyirlik zaman için karşı yamaca tırmanmak gerekecek. Buna da değecek, çünkü bir gurup vaktinin kızıllığı bütün Amasra’nın üstünden sizin içinize kadar süzülecek.






Kemere köprüsüyle ayrılığını ortaya koyan Sormagir mahallesine ve Boztepe’ye gitmek için yarımadanın iki limanının ortasından, Kale kapılarından geçilecektir. Boztepe’den seyredilen Amasra’nın arkasında yeşil yamaçlarıyla ana kara bir sonraki gün yürüyüş yapmak ve Amasra’yı batı tepesinden doğusuna kadar dolaşmak için sizi çağıracaktır. Hele siz Boztepe’de iken mevsimde ilk baharsa, işte o zaman Amasra’ya ilk ismini yani Sesamos ismini veren Susamların ne kadar renkli, ne kadar canlı ve ne kadar çok olduğunu görebileceksiniz. Ve artık bu tepelerden gördüğünüz Amasra panoramalarında içinizi burkan betonlaşmayı bir an olsun unutacaksınız. 







Hep tepelerde dolaşmamız, kentle beraber görmek içindi güneşin kızıllığını. Yorulduksa eğer bu kez de küçük liman kıyısındaki ağaçların gölgesine gizlenmiş kahvelerden ufka bakarak batırabiliriz güneşi. Tadına varılacak daha çok bakış noktaları var bu kentin, sizin keşfedeceğiniz.





Yarımadanın ucundan Başlayıp Boztepe adasının bir ucuna kadar uzanan kale duvarlarındaki birçok kapı ve dehliz, ta ortaçağdan beri insanlara geçit veriyor. Sizi de davet edecektir. Kalenin Küçük Liman kapısının temelinde Sezar yazısını da okuyabileceğiniz roma devrine ait kitabe parçasını gördüğünüzde, Amasra kalesinin yapılması sırasında tıpkı şimdilerde olduğu gibi Ortaçağda da daha evvelki dönemlerin nasıl tahrip edildiğinin bir örneğini göreceksiniz. Ayrıca bir çok binanın yapı taşlarında, merdiven basamaklarında, pencere kirişlerinde bahçe duvarlarında önceki uygarlıkların el emeği eserlerinin kullanıldığını görebileceksiniz.





   İki Roma sütununun üzerinde bir Bizans frizi, onun üzerinde üç Cenova arması olan bir kapıdan geçip cami yapılmış bir kiliseyi görünce Amasra tarihinin zengin geçmişini hissedeceksiniz. İşte bu zengin Amasra tarihinin bir ölçüde de olsa derlenip toparlandığı yer Küçük Liman kıyısındaki Amasra müzesidir. Denizcilik okulu olarak yapımına başlanıp yarım kalmış bina, daha sonraları müzeye çevrilmiş, arkeolojik ve etnografik eserlere kucak açmıştır. Çeşitli tarzlarda sütun başlıkları, heykeller, Roma, Bizans ve Osmanlı mezar taşları, lahitler, sunaklar, alınlık ve kaideler gibi buluntular, denizden çıkarılan amforalar, toprak altı künkleri, açılan mezarlarda bulunan gözyaşı kapları, diğer mezar eşyaları ve çeşitli dönemlerin paraları, hatta raptiye büyüklüğünde metal tiyatro biletleri bu müzede sergilenmektedir.


Bu satırları ödünç aldığımız, Arkeologundan tarihçisine bir çok değerli insan Amasra üzerine eserler yayınlamışlardır. Bu çabalar dışında, inşaat yapımı için açılan temel kazılarını saymazsak, Amasra’nın geçmişine ışık tutacak adımlar atılmamış ve gerekli kazılar yapılmamıştır. Böylece Müze dışında bir çok esere, kentin içinde hala keşfedilmeyi bekleme şansı verilmiştir.


Amasra eserlerini gizlemekte ve onları ancak değer bilir insanlara göstermekte o kadar ustadır ki; 1930’larda Zonguldak’ta açılması düşünülen müzeye götürülmek üzere eski eserler rıhtıma toplanmış, fakat bu mümkün olmadan, fırtınalı bir günde, bütün eserler denize sürüklenmişlerdir. Ve hala orada saklanmaktadırlar.
   BARTIN AMASRA  TURU TEKNİK PROGRAM




PROGRAM KOMPOZİSYONU:

ŞEHİR BİLGİLENDİRMESİ
DESTİNASYON
COĞRAFYA                  
TARİH           
DİN

  EDEBİYAT           
SEMBOLLER   
AKILDA KALANLAR
TERMAL SU 
 

 


 AKARSULAR
 
 
 
 DAĞLAR
  
 
 GÖLLER
 
 
 
KİŞİLER
DÜĞÜN
 
 
 
 
DOĞUM 
TATLILAR
 
 
 
 
YEMEKLER 
TÜRKÜLER  
OYUNCULAR
YAZARLAR
SİYASETÇİ
 
OTELLER
RESTORANTLAR
ALIŞVERİŞ
KÜLTÜR
 
TEKNİK  NOKTALAR

HATIRLATMALAR

ESKİŞEHİR TURUNDA BAŞLICA GEZİ NOKTALARI

            
RESTORANT VE SET MENÜ BİLGİLERİ

ÖĞLE YEMEĞİ
ÇEŞMİ CİHAN                                         
MENÜ:
KARIŞIK BALIK HELVA SALATA MEŞRUBAT


 
OTEL BİLGİLERİ
 
                                                                 
 
 
                                                                 
 

BARTIN AMASRA  PROGRAMI YOL(KM) VE YAKIT BİLGİSİ

TESİS BİLGİLERİ:CAFER USTA DÖRTDİVAN TESİSLERİ-









Ayandon fırtınasından kocakarı soğuklarına, kestane karasından pastırma yazına kadar iklim ve coğrafyanın el ele yaşandığı harika bir liman kentidir Amasra. Denize doğru bir kulaç gibi atılmış yarımada ve adaları ile hep doğadan gelecek olan ve ona verilecek olan nimetlerin kalesidir. İki adalı, iki koylu beş tepeli Amasra yarımadası, Karadeniz’in sanki ‘seni ben yetiştirdim’ diyerek ana karadan koparıp almak istediği üzüm salkımı gibidir. O yarımada ve adalar mı denize doğru uzanır, yoksa o ismi kara deniz mi karaya sığınmak ister ve girer toprağın bağrına anlayamazsınız. İşte bu tutkulu sarmaş dolaş oluşun, deniz ile karanın çocuğudur Amasra. İki korunaklı koyu ile zor denizleri aşıp gelen gemicilerin sığınma ve ticaret limanı, aynı zamanda Anadolu’nun da Karadeniz’e açıldığı ender kapılardan biridir.








    Amasra, denizden alınıp karaya verilen, doğadan alınıp insana verilen nimetlerin kapısını hep açık tutmaya çalışan insanların kentidir. Bugün ellerinde ‘takma’ oltaları ile mendirek taşlarının tepelerinde Kefalleri avlamayı bekleyen delikanlı balıkçılar, yarın da ay karanlığı gecelerde Palamut sürülerinin yakamozlarının peşinde koşacaklardır. Balıkçı teknelerinin güverteleri hazır ol, alesta, mola uyarıları ile şenlenirken, tutulan balıklar ya Amasra kapısından Anadolu’ya yollanacak yada o kapıdan denize uzanmak için gelmiş Amasra misafirlerinin masalarını donatacaktır.








   Sesamos, Amastris, Amasra isimlerini alarak geçilen tarihte buraya ilk gelenlerin hem denizci hem ticaret erbabı, hem gerektiğinde savaşçı olduklarını söylemeliyiz. Çünkü yarımadanın doğusunda ve batısında oluşan iki koy, şimdiki ismiyle İstanbul boğazından çıkma cesaretini göstererek doğuya yelken basanların güvenle demir atacakları iki yada üç sığınma noktasının en uygunudur.





   Gelenlerin izledikleri serüven ve korku dolu rota; asıl tehlikeyi, en eski gemicilerin ‘Konuk Sevmez Deniz’ (Pontos-Akseinos) dedikleri, daha sonraları ise bu denizin perilerine şirin gözükmek için ‘Konuksever Deniz’ (Pontos-Eukseinos) demek zorunda kaldıkları Karadeniz’e çıkınca gösteriyordu. Fenikeliler, Karyalı’lar ve Akalar, bu karlı, sisli, fırtınalı denizin boğazdan geçit vermemek için ‘birbirine çarpan kayalarına’ (Symplegat’lar), sirenler çalarak denizcileri baştan çıkaran perilerine (Nympha’lar), şiddetli rüzgarlarına aldırış etmeden doğuya dümen kırmada amansız bir yarış sürdürdüler. Anadolu ve Kafkasya kıyılarındaki bakır, demir, altın madenlerini işletmek, ton balığı avlamak, kara avcılığı, buğday ve esir ticareti yapmak başlıca amaçlarıydı. Bunun içinde ticaret acentası ve sığınma limanı kurmaya elverişli koylara ihtiyaçları vardı. Argos ustanın yaptığı elli kürekli, meşe direkli çift yelkenli gemiye dolup Altın Postu aramaya çıkan Argonotlar da herhalde bu ilk gözü pek gemicilerdendi.


Bu efsanevi yolculuk zamanlarından buyana insanlar doğadan öğrendiklerini kullanarak yaşamayı bildiler. Kendi coğrafyalarının şartlarını, denizin, rüzgarın hareketlerini izlediler, onların yolundan, onların suyuna gitmeyi öğrendiler. Aysız gecelerin karanlığında balık sürülerinin sudaki planktonları hareketlendirmesi ile oluşan yakamozların parlaklığı avlanmalarını kolaylaştırırken, ay aydınlığı gecelerde uzatıp bıraktılar ağlarını, göremedikleri balıkların ağlarına takılmalarını beklediler. Gün dönümlerini, cemrelerin düşmesini, suların ısınmasını, ‘sayılı’ rüzgarların günlerini takip ederek doğanın bilinmezlerini bilir, sırlarını çözer oldular. İşte o dünden bugüne rüzgar ve iş takvimleri yapıldı. Yelken gemiciliği döneminde, hava şartlarının el vermediği kış ayları boyunca gemiler Amasra gibi yatak limanlarında karaya çekiliyor; Ruz-i kasım (kasım- nisan kış dönemi) ölü mevsim olarak geçiriliyordu. Amasralı yelken gemicileri, kendi yatak limanlarında güvenliğe aldıkları teknelerini, kaledeki evlerinden seyrederek ve çubuk içerek tamamen yerel bir takvim izliyor; 179 günlük Kasım günlerinde ‘’seksende kalafat, doksanda donat, yüzde yüz, yüz elli de yaz belli’’ tekerlemesindeki zamanlamaya göre kalafat, donatım, yüzdürme ve denize açılma işlerini yapıyorlardı.













   Amasra bütün tarihi boyunca hep bir liman kenti karakteriyle bilinmiş, Amasralılarda hep uzaklardan gelen ve uzaklara giden insanlarla alışverişi olan, ondan öğrenen, ona karşı hep esnek ve ince davranan, misafirperver olarak yaşamışlardır. Bu günde Amasra’nın en sevimli karakteri işte bu liman kenti insanın görmüş geçirmiş, bilge, hoşgörülü ve ikramı seven tarzıdır. Limanının işlek zamanlarında Sormagir mahallesindeki gemici pazarında makaradan halata bir çok gemi malzemesi ile yerel meyve ve sebzeyi ziyaretçilerine ikram eden Amasralı bugünde aynı kökten gelen ağaç işlerini Çekiciler çarşısında sunmaktadır, Aynı damak tadını Balık Lokantalarında ikram etmektedir. Hele o beş ayrı tepeden Amasra’ya bakma, şafağın söküşünden gurup vaktine kadar binbir ışıkla binbir panorama. Amasra gizli bir hazine sandığı gibi gözünüze, gönlünüze ve damağınıza tat verecek birçok pırlantaya sahip olarak beklemektedir.



















Çeşitli kaynaklar ve kentin içinde, çevresinde görülen arkeolojik kalıntılar Amasra’nın uzun geçmişinin aşamalarına işaret ederler. Amasra bir gemi tezgahları merkezi, bir kale ve bir sığınak ve yatak limanı kasabasından, geçen yüzyılın içlerinde bu bölgede maden kömürünün bulunması ile, bir kömür istihsal ve yollama merkezi haline gelmiştir. Aynı zamanda 1950 li yıllardan başlayarak sevilen bir dinlenme ve plaj yeri olarak iç turizmde kendinden söz ettirmiş, Ege ve Akdeniz’in ünlendiği 80 li yıllara kadar da Ankara’nın sayfiyesi olmuştur. Cumhuriyetin zor yıllarının aşıldığı bu günlerde Amasra ve Amasralılar ülkenin ilk gezginlerine kucak açmışlardır. İlk ev pansiyonculuğu Amasra’da yaygınlaşmış, büyük kentlerin insanları ilk seyahatlerini bu küçük kasabaya yapar olmuşlardır. İstanbul kentinin gezginleri de Etrüsk ve Tırhan vapurlarıyla yaptıkları Karadeniz seyahatlerinde, Amasra’yı ziyaretlerini unutamamışlardır.


Gelin bizde bir yerinden başlayalım gezmeye; Karadeniz’i gizleyen son dağları aşıp kıvrıla kıvrıla Amasra’ya inmeden, bakacak tepesinden kuşbakışı göreceksiniz kenti. Fakat bu keyifli noktadan bakışta küçük limanı kapalı bir deniz, Büyük ada (tavşan adası) ve ikinci ada Boztepe’yi ana karanın bir uzantısı gibi göreceksiniz. Her iki limanında bütün açıklığıyla göründüğü, adanın karadan bağımsızlığını ilan ettiği seyirlik zaman için karşı yamaca tırmanmak gerekecek. Buna da değecek, çünkü bir gurup vaktinin kızıllığı bütün Amasra’nın üstünden sizin içinize kadar süzülecek.


Kemere köprüsüyle ayrılığını ortaya koyan Sormagir mahallesine ve Boztepe’ye gitmek için yarımadanın iki limanının ortasından, Kale kapılarından geçilecektir. Boztepe’den seyredilen Amasra’nın arkasında yeşil yamaçlarıyla ana kara bir sonraki gün yürüyüş yapmak ve Amasra’yı batı tepesinden doğusuna kadar dolaşmak için sizi çağıracaktır. Hele siz Boztepe’de iken mevsimde ilk baharsa, işte o zaman Amasra’ya ilk ismini yani Sesamos ismini veren Susamların ne kadar renkli, ne kadar canlı ve ne kadar çok olduğunu görebileceksiniz. Ve artık bu tepelerden gördüğünüz Amasra panoramalarında içinizi burkan betonlaşmayı bir an olsun unutacaksınız. 

Hep tepelerde dolaşmamız, kentle beraber görmek içindi güneşin kızıllığını. Yorulduksa eğer bu kez de küçük liman kıyısındaki ağaçların gölgesine gizlenmiş kahvelerden ufka bakarak batırabiliriz güneşi. Tadına varılacak daha çok bakış noktaları var bu kentin, sizin keşfedeceğiniz.


Yarımadanın ucundan Başlayıp Boztepe adasının bir ucuna kadar uzanan kale duvarlarındaki birçok kapı ve dehliz, ta ortaçağdan beri insanlara geçit veriyor. Sizi de davet edecektir. Kalenin Küçük Liman kapısının temelinde Sezar yazısını da okuyabileceğiniz roma devrine ait kitabe parçasını gördüğünüzde, Amasra kalesinin yapılması sırasında tıpkı şimdilerde olduğu gibi Ortaçağda da daha evvelki dönemlerin nasıl tahrip edildiğinin bir örneğini göreceksiniz. Ayrıca bir çok binanın yapı taşlarında, merdiven basamaklarında, pencere kirişlerinde bahçe duvarlarında önceki uygarlıkların el emeği eserlerinin kullanıldığını görebileceksiniz.

   İki Roma sütununun üzerinde bir Bizans frizi, onun üzerinde üç Cenova arması olan bir kapıdan geçip cami yapılmış bir kiliseyi görünce Amasra tarihinin zengin geçmişini hissedeceksiniz. İşte bu zengin Amasra tarihinin bir ölçüde de olsa derlenip toparlandığı yer Küçük Liman kıyısındaki Amasra müzesidir. Denizcilik okulu olarak yapımına başlanıp yarım kalmış bina, daha sonraları müzeye çevrilmiş, arkeolojik ve etnografik eserlere kucak açmıştır. Çeşitli tarzlarda sütun başlıkları, heykeller, Roma, Bizans ve Osmanlı mezar taşları, lahitler, sunaklar, alınlık ve kaideler gibi buluntular, denizden çıkarılan amforalar, toprak altı künkleri, açılan mezarlarda bulunan gözyaşı kapları, diğer mezar eşyaları ve çeşitli dönemlerin paraları, hatta raptiye büyüklüğünde metal tiyatro biletleri bu müzede sergilenmektedir.


Bu satırları ödünç aldığımız, Arkeologundan tarihçisine bir çok değerli insan Amasra üzerine eserler yayınlamışlardır. Bu çabalar dışında, inşaat yapımı için açılan temel kazılarını saymazsak, Amasra’nın geçmişine ışık tutacak adımlar atılmamış ve gerekli kazılar yapılmamıştır. Böylece Müze dışında bir çok esere, kentin içinde hala keşfedilmeyi bekleme şansı verilmiştir.


Amasra eserlerini gizlemekte ve onları ancak değer bilir insanlara göstermekte o kadar ustadır ki; 1930’larda Zonguldak’ta açılması düşünülen müzeye götürülmek üzere eski eserler rıhtıma toplanmış, fakat bu mümkün olmadan, fırtınalı bir günde, bütün eserler denize sürüklenmişlerdir. Ve hala orada saklanmaktadırlar.
TOPLUMSAL MİRAS
KATEGORİ
GASTRONOMİ                  
KÜLTÜR

  ALIŞVERİŞ           
YÖRESEL   
ÜNLÜLER
 DEYİMLER
 
 
 
 ATASÖZLERİ
 
 
ŞİVE
 
 
 
DÜĞÜN
 
 
 
 
ADETLER
 
DOĞUM 
TATLILAR
 
 
 
 
YEMEKLER 
TÜRKÜLER 
BİLİNDİK KİŞİBarış Akarsu
OYUNCULAR
FUTBOLCU
YAZARLAR
SİYASETÇİ
GİRİŞİMCİ
KAHRAMAN
ŞARKICI/TÜRKÜCÜ
TALKSHOW
 
OTELLER
RESTORANTLAR
ALIŞVERİŞ
KÜLTÜR
 
GEZİ NOTLARI


HATIRLATMALAR
  
17 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın