• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google+/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter

Geleceğin Seyahatları

 
   Tatiller, iş hayatının getirdiği sınırlamalar, hayatta kalma ve kendimize bir mevki edinme çabalarından uzakta, belki de mutluluğu yakalamak için sahip olduğumuz tek fırsattır. Tatilimizi nasıl geçirmeyi seçtiğimiz, farkında olmadan da olsa, idealde hayatın nasıl olabileceği anlayışının cisimleşmiş halidir.

Çalışmakla geçen uzun haftalar boyunca, başka bir yere gitmenin, evden uzakta,
havanın daha güzel, geleneklerin daha ilgi çekici, manzaranın daha ilham verici olduğu ve nihayet mutlu olmak için bir şansımızın bulunduğu bir yerlere gitmenin hayali, bize hayatta kalma gücü verir.

Alain de Botton;

1969 yılında İsviçre, Zürih’te doğan Botton, Londra’da yaşamaktadır. “Günlükhayatın felsefesi” olarak nitelendirilen deneme kitaplarının yazarıdır. Aşk,seyahat, mimari ve edebiyat üzerine kaleme aldığı eserleri 30 ülkede en çok
satanlar listesinde yer almış ve 16 dile çevrilmiştir. Alain, Londra’da Hayat Okulu ismiyle açtığı ve yeni bir eğitim vizyonuna adanmış olan okulun yönetimine de yardım etmektedir. 

Ama tabii seyahatin gerçekleri hayallerimizle nadiren örtüşür. Yaşanılan traji-komik hayal kırıklıkları bellidir: Yönünü kaybetme duygusu, akşamüstleri ne yapacağını bilememe, kavgalar, antik harabeler karşısında duyduğumuz
bıkkınlık. Gidip görmek istediğimiz yerlerin resimlerine bakarken çok hayatibir gerçeği gözden kaçırmaya yatkın oluruz: Giderken yanımızda kendimizi de
götüreceğiz.

Seyahat sektörünün geleceği nasıl olacak? Tur operatörleri ve otel işletmecileri bu soru tartışmak üzere bir araya geldiklerinde ortaya hep aynı fikir çıkıyor: Daha fazla lüks. Bu durum şaşırtıcı değil. Dünyada işlerin büyük bir çoğunluğu, memnuniyete materyalist açıdan bakan bir anlayışa göre yürütülüyor. İnsanların mutsuzluğunun temelinde konfor ve paradan yoksun olmanın yattığına samimiyetle inanıyorlar. Tamamen yanılmıyorlar; kusursuz çarşaflar ya da bir oda dolusu elektronik oyuncak bizi neşelendirebilir ama bu, gerçekte insan ruhunun işleyişini son derece basite indirgemek olur.

Lüks otellerin broşürleri bize, bizim için neyin vazgeçilmez olduğunu yeniden
keşfetme fırsatları vaat eder; gösterişli kıyafetler içindeki çiftlerin resimlerini gösterir, tuvalet malzemelerinin ya da yatak takımlarının kalitesini över veya 24 saat oda servisi vermekle övünürler. Ama altı çizilen, ruhlarımızın gerçek ihtiyaçlarının karşılanması değil, fiziksel doyum ve aklın oyalanmasıdır. İlişkilerimizdeki anlaşmazlıklar ayyuka çıktığında veya Pazar gazetelerini okumak bize iş hayatımızla ilgili soğuk terler döktürdüğünde, bu yerlerin bize bir faydası dokunmaz. At binebileceğimiz veya mini golfoynayabileceğimiz yerlerle ilgili pek çok fikri olan işinin ehli konsiyerjler,suçluluk duygusuyla baş etmenin yolları, tutarsız özlemler ve kendinden nefret etmekle ilgili sorular karşısında dut yemiş bülbüle döner.

Sıkıntılarımızın büyük bir bölümü ruh halimizden kaynaklanıyorsa, modern tatil
endüstrisinin sürekli fiziksel bedenimizi rahatlatmaya yönelmesi, bu arada
Budistler’in çok yerinde ifadesiyle “maymun zihnimizi” avutup ehlileştirmeyi
ihmal etmesi, son derece yanlış görünüyor.

Tüm varlığımızı iyileştirebileceğimiz merkezlere ihtiyacımız var; herhangi bir dini inançtan arıtılmış bir dizi spritüel egzersizle sadece bedensel değil, psikolojik
ihtiyaçlarımızın da karşılanabileceği birer sığınak işlevi gören yeni otel
türleri.

Hafif, sağlıklı yiyeceklerin keyfini çıkartabileceğimiz, ruhumuzu daha sakin, daha düşünceli ve daha farkında olmaya yönlendiren güzel bahçeleri ve
bahçıvanlık aletleri olan yerler.

İyi bir otel aşkın cisimleşmiş hali gibi olmalı;
burada aşktan kasıt,
samimiyetle bir başkasının esenliğine adanmış olmaktır. Geleceğin dünyasının
ideal oteli bir süre için müşterilerinin hem fiziksel hem de zihinsel bütün
ihtiyaçlarını olanca zekâsıyla karşılamalıdır. Henüz hiçbir otelin bu noktaya
ulaşmamış olduğunu söylemekten çekinmiyorum –amacım hâlihazırda sunulan
hizmetleri küçümsemek ya da kötülemek değil, yeni nesil otelciler için bir dizi
hedef yaratmak.

Yatakların ve duşların evriminde gayet ileri bir noktaya geldik.
Telefon sistemleri de yeteneklerinin zirvesinde. Fakat en iyi oteller bile, pek çok
diğer alanda yetersiz kalıyor
. Müşterilerinin zihinsel olarak ve layıkıyla uyarılmak istediğini unutuyorlar. Hemen hiçbir otelin müşterilerine sunacak iyi bir kitabı veya bundan sonra ne okumaları gerektiğini söyleyecek bir
kütüphanecisi yok.Oteller SPA tesislerine hatırı sayılır yatırım yapıyorlar ama hiçbiri, kişinin esenliği için belki de masajdan çok daha etkili olacak temel psikoterapi hizmetlerini vermiyor. Ortalama oteller inatla, müşterilerinin zihinsel değil fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla ilgileniyorlar.

Otelciler, bizim kulakları olan yaratıklar olduğumuz gerçeğini de sürekliunutuyorlar. Tasarımlarını işitsel değil, görsel bir şekilde düzenliyorlar.

Böylece, pencere kenarından gelen garip bir tıkırtı ya da sabahın üçünde yan odadaki duşun bir şelale gibi çağlamasının, pahalı bir odada kalma deneyimini mahvedeceğini unutuyorlar. Dünya hâlâ bir “sessiz otel” bekliyor; belki de kulakları son derece hassas olan büyük Fransız yazar Proust’un anısına Proust Oteli adı verilecek ve gün doğumundan gün batımına kadar içinde çıt bile çıkmayacağını garantileyecek bir otel.En sevdiğimiz oteller, kendi arzularını gereği gibi sorgulayacak alçakgönüllülüğe ve kendi uçucu mutluluk algılarını mantıklı planlara dönüştürecek kararlılığa sahip o nadir otelcilerin elinden çıkıyor. Böyle bir birleşim, bizim farkında bile olmadığımız ihtiyaçlarımızı karşılayan ortamlar yaratmalarını sağlıyor.

Seyahatin geleceğinde hızın her şeyden önemli olacağını tahmin ediyoruz: iki saatte New York, roketle Sydney… Benim önerim, her şeyi biraz daha ağırdanalmayı öğrenmemizin daha akıllıca olabileceği yönünde. Roma’ya ulaşmak iki gün ve nihayet Sydney limanında neşeyle karaya çıkmamız bir ay alabilir. Ama bu rehavet halinin kendine özgü faydaları da var.

Bu yeni ve yaygın “deve hızı” sayesinde gezginler, Ortaçağ’da hacı olmaya giden atalarının zamanında çok iyi bildiği bir bilgelik düzeyine geri dönebilirlerdi.
Bu Ortaçağ hacıları seyahatlerini mümkün olduğunca yavaşlatmak için azami çaba gösterir, tekne ya da at kullanmaktan dahi kaçınır ve yürümeyi tercih ederlerdi. İnatçı oldukları için değil. Seyahat etmenin temel amacı geçmişi geride bırakmaksa, o zaman gerçekten çok büyük ve zaman alan bir uğraş peşindeler.Örneğin okyanus ötesi bir aylık uzun bir yolculuk ya da sıradağlar boyunca yapılan bir yürüyüşle, yeterli bir mesafe duygusu yaratmak gibi.

   Bir yere fazla hızlı ulaşmanın, vardığımız yerin hakkını vermemizi ya da gerçekten görmemizi garip bir şekilde engellediğini de kabul etmemiz gerekiyor.

   Çünkü ancak yokluk veya gecikmeler aracılığıyla, bir şeyi hayalimizde defalarca canlandırarak tam anlamıyla idrak edebiliyoruz. Alpler’i aşarak ulaşılınca Venedik, insana çok daha gerçek görünüyor olmalı. Çoğu zaman, teknolojinin arzularımızı yerine getirme hızıyla lanetleniyoruz. Galiba en iyisi, gerçekten orada olmak zorunluluğunun getirdiği fazladan yükü bize sık sık hissettirmeyecek bir yere sahip olmak.

   Seyahatin geleceğini düşündüğümüzde genellikle bir tür makine ya da yenilikçi bir hizmet icat edeceğimizi hayal ederiz. Ama seyahatin asıl değişimi belki psikolojik, hatta felsefi olacak. Bu içsel değişimler, seyahate sadece bir eğlence ve rahatlama kaynağı olarak değil, öncelikle varoluşsal bir tedavi gözüyle bakmayı hatırlatacak.
 
Binlerce Yıllık Gelişim:

   Seyahat insanlığın ilk günlerinden beri vazgeçilmez bir olguydu.
İşte İnsanlığın seyahat serüvenindeki bazı dönüm noktaları:

Kızaklar yükleri ve insanları bir yerden bir yere sürüklemek için kullanıldı.

Hayvanların evcilleştirilmesinden sonra hayvanların çektiği kızaklar görülmeye başlandı.Atın evcilleştirilmesinden sonra tekerlekli at arabaları seyahatin en önemli,aracı haline geldi.Çin, Kuzey Avrupa, Güney Asya bölgelerinde denizcilik faaliyetleri hızla hayatageçmeye başladı.17 yaşındaki Marco Polo, Venedik’te yola çıktı ve keşif yolculuğuna başladı.Fransız mucit Joseph Montgolfier’ın ısınan havanın yükselmesi prensibini hava balonuna dönüştürmesiyle insanlık gökyüzüne ulaştı.Henry Ford, içten yanmalı motorlu dört tekerlekli aracını denemeye başladı.